Türkiye’nin geleceği yalnızca siyasi reformlarda değil, kültürel inceliği, estetik duyarlığı ve görgü merkezli bir toplumsal ahlakı yeniden üretme kapasitesindedir. Çünkü bir toplum kendi inceliğini kaybettiğinde reformlar boşluğa düşer, inceliğini yeniden kazandığında ise en karmaşık dönüşümlerin bile altından kalkabilir. Bu, yalnızca sosyolojik değil; tarihsel tecrübeyle sabit bir hakikattir.

Toplumumuzu, ne “mozaik” ne de “mermer” metaforları doğru olarak niteleyebilir. Madem burayı herkes için aynı sevimlilikte bir “vatan” yapamadık, o halde “bahçe” veya –köpek balıklarının etrafta cirit attığı bir okyanusta- “gemi” metaforları daha uygun ve doğrudur.

Kurun baskılanması mecburiyeti; tarihin nadir gördüğü, faizin, enflasyonun, kurun birlikte tavan yaptığı bir sürece meydan veren zihniyetin günah zincirinin halkalarından sadece birinin tamiriyle ilgiliydi. O tamirat süreci kaplumbağa hızıyla ve sistemin doğasında var olan engellerle devam ederken, siyasi fatura da “Emekliler Yılı”, “Türkiye Yüzyılı” gibi süslü ama gerçeklerden uzak ifadelerle örtülmeye çalışıldı.

Günümüzde dijital fanusta yaşayan birey, özgür olduğunu zannederken aslında algoritmik tahakkümün bir nesnesine dönüşür. Bu bağlamda direniş ya da ahlaki başkaldırı fikri giderek belirsizleşmekte ve etkisizleşmektedir. Umut gün geçtikçe zayıflamaktadır. Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı, bireyi tükenişle karşı karşıya getiren enformasyon tuzağından kurtuluş için önemli bir reçetedir.

Hukuk ki ahlâkın asgarisidir. O çökmüşse her şey çökmüş ve “kendisini cüzzamlıların bakımına adayanla içinde insanlar yakacak kadar ateşler tutuşturan” herkes eşitlenmiş demektir.

Türkiye’de bir kamusal hukuk ve ahlak düzeninin oluşmamasında ilk suçlanan kesim devlet yöneticileri ve siyasetçiler olmaktadır. Bu tavır, bir yönüyle anlaşılabilir. Sonuçta böyle bir değişimin yaşanabilmesi için siyasetçilerin kararlı ve taviz vermeyen adımlar atmaları ve kendilerinin topluma örnek olmaları öncelikle beklenir. Diğer yandan mesele sadece siyasetçilerin aldıkları kararlar ve yaptıkları kanunlardan ibaret değildir. Daha ötesinde, toplumsal gerçekliğin kendine göre direnme mekanizmaları söz konusudur.

Asırlar boyu kan, ter, gözyaşına mal olmuş insanlık birikimlerine tutunmayı sürdürürseniz, cüssenizi de fersah fersah aşan gerçek bir güce, kendi gerçek sermayenize yaslanmış olursunuz. Bu ahlaki meşruiyet de kim bilir, belki çevrede, komşularda ilham yaratır, örnek oluşturur, metazori siyasi, kültürel değişimler getirir ve geniş, vizyonel bir ortak habitat kurmak mümkün olur.

Özde İslam tasavvufu, kadim ezoterik-bâtıni öğretinin İslami koludur. Buradan baktığınızda, tevhidi ve nebevi bakışla İslam tasavvufunun evrensel tüm kadim öğretilerle veya ötekiyle bir sorununun olmaması gerekmektedir.

Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ile bugünkü İslam teolojisi anlayışında evrensel ahlak ve vicdanın yeri konusunda bir söyleşi yaptım. Çağrıcı Hoca Ehli Sünnet çizgisinden ayrılmayan, çok yönlü itibarı olan ve mahallelinin güvendiği bir ilahiyatçı. Aynı zamanda gelenekten kopmayarak mevcut krizin teolojik temelli kritiğini yaptığı yazılarıyla da tanınıyor.

İdeolojik kümelerin hepsinin kişi ve eylemi arasında sıkı bir organik ilişki kurma alışkanlığına sahip olması, en büyük handikaplarımızdan birini oluşturuyor. Herhangi bir konuda asıl meseleyi konuşmak yerine, konu, hep bir noktaya, o meseleyi icra eden kişi ve onun aidiyeti üzerinde odaklanıyor. Dolayısıyla da mesele yerine kişi, grup, grup aidiyeti ve bu aidiyetin taşıdığı soyut değerler tartışılıyor.

  • 1
  • 2
Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.