Kürtleri bir kriz öznesi olarak değil, siyasal ve toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak ele alan bir yaklaşım, bu boşluğu onarabilecek yegâne zemin olacaktır.
Kürtleri bir kriz öznesi olarak değil, siyasal ve toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak ele alan bir yaklaşım, bu boşluğu onarabilecek yegâne zemin olacaktır.
Vekalet dönemi kapandı, devletlerin asil güçler dönemi sert bir şekilde başladı. Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi.
Suriye’de zemin yanlış hesap yapmaya halen müsait. Maksimalizmi ve gidişatı okumadaki zayıflığı SDG’ye, malum yatkınlıkları da rejime yanlış hesap yaptırabilir halen. Ancak gerek SDG’nin Rojava’ya çekilmesiyle oluşan tablonun işin içindeki herkes için daha fazla hazmedilebilir olması, gerekse de başta ABD olmak üzere yine işin içindeki herkesin Suriye dosyasını kapatmak istemesi daha fazla yanlış hesap yapılmasının önüne geçebilir.
Suriye’nin geleceği, silahlı yapılardan arındırılmış bir siyasal düzenle; Kürt meselesinin geleceği ise şiddetten tamamen kopmuş bir siyaset diliyle mümkün. Hem örgütler hem de devletler açısından temel hedef, demokratik dönüşüm olmalı.
Şiddetin sonuçlarıyla doğrudan ya da dolaylı olarak yüz yüze kalmış kesimler açısından, sürecin dili ve sembolleri, içeriği kadar belirleyici bir önem taşımaktadır. Bu nedenle kullanılan dilin, ister istemez bu hassasiyetleri tetikleme riski bulunmaktadır. Maksimalist, meydan okuyucu ya da geçmişi meşrulaştıran bir ton, sürecin özünü temsil etmese dahi, kamuoyunda bazı soruların sorulmasına yol açabilmektedir. Tam da bu nedenle, bu tür dönemlerde algı, çoğu zaman sürecin gerçek içeriğinin önüne geçebilmekte, sembolik söylemler, kurumsal iradeyi gölgeleyebilmektedir.
SDG/YPG’ye İsrail tarafından sağlanan lojistik, mali ve askerî destekler Türkiye’nin hem sınır güvenliği hem de bölgesel güç dengeleri açısından kritik bir değişken oluşturuyor. Somut veriler, hem Türkiye’nin güney sınırında kalıcı bir tehdit unsuru oluştuğunu, hem de PKK’nın Suriye kolunun dış destekle korunmasına olanak tanındığını gösteriyor. Bu durum Ankara’nın görmezden geleceği bir mesele değil.
SDG’nin devlet ordusuna entegre edilmesi, Türkiye açısından uzun süredir beklenen bir gelişme. Ancak bu düzenlemenin yalnızca bir ‘rebranding’e dönüşmesi ve silahlı kurumsal varlığın sürmesi, Ankara açısından kabul edilebilir değil.
Suriye’nin geleceğine ve bölgesel dengelere dair bir projeksiyon: Washington, SDG’nin özerklik taleplerini sınırlı idari düzenlemelerle destekleyerek ülkenin kuzeydoğusundaki yapıyı kalıcı kılmayı amaçlıyor ancak bunun sosyolojik zemini tartışma konusu. On beş yılı aşan savaş topluluklar arasındaki güveni zedeledi. Bu tabloya bakıldığında Ankara’nın bölgesel diplomasiyi çok boyutlu yürütmesi gerektiği açık.
Türkiye, beklentilerini bir kısmıyla revize ederek Suriye vizyonunu Suriye gerçekleriyle barışacak minvalde yenileyebilir. Suriye’de bir tür ademi merkeziyetçi yönetimin oluşmasına razı olunursa, hem Kürtlerle, hem rejimle, hem de Suriye’de an itibariyle etkili diğer aktörlerle bir modus vivendi oluşturulabilir görünüyor.
Takip edilen Suriye politikası, Suriye’deki tüm unsurların kendini özgürce temsil etmesini, eşit vatandaşlık ilkesinin hayata geçirilmesini, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bölgesel istikrarı tesis etmeye yönelik. Ankara’nın eşit vatandaşlığa ve demokratik siyasete dayalı yaklaşımı, yürütülen negatif kampanyaların gölgeleyemeyeceği kadar güçlü bir zemine sahip.