Suriye’nin geleceği, silahlı yapılardan arındırılmış bir siyasal düzenle; Kürt meselesinin geleceği ise şiddetten tamamen kopmuş bir siyaset diliyle mümkün. Hem örgütler hem de devletler açısından temel hedef, demokratik dönüşüm olmalı.
Suriye’nin geleceği, silahlı yapılardan arındırılmış bir siyasal düzenle; Kürt meselesinin geleceği ise şiddetten tamamen kopmuş bir siyaset diliyle mümkün. Hem örgütler hem de devletler açısından temel hedef, demokratik dönüşüm olmalı.
Şiddetin sonuçlarıyla doğrudan ya da dolaylı olarak yüz yüze kalmış kesimler açısından, sürecin dili ve sembolleri, içeriği kadar belirleyici bir önem taşımaktadır. Bu nedenle kullanılan dilin, ister istemez bu hassasiyetleri tetikleme riski bulunmaktadır. Maksimalist, meydan okuyucu ya da geçmişi meşrulaştıran bir ton, sürecin özünü temsil etmese dahi, kamuoyunda bazı soruların sorulmasına yol açabilmektedir. Tam da bu nedenle, bu tür dönemlerde algı, çoğu zaman sürecin gerçek içeriğinin önüne geçebilmekte, sembolik söylemler, kurumsal iradeyi gölgeleyebilmektedir.
SDG/YPG’ye İsrail tarafından sağlanan lojistik, mali ve askerî destekler Türkiye’nin hem sınır güvenliği hem de bölgesel güç dengeleri açısından kritik bir değişken oluşturuyor. Somut veriler, hem Türkiye’nin güney sınırında kalıcı bir tehdit unsuru oluştuğunu, hem de PKK’nın Suriye kolunun dış destekle korunmasına olanak tanındığını gösteriyor. Bu durum Ankara’nın görmezden geleceği bir mesele değil.
SDG’nin devlet ordusuna entegre edilmesi, Türkiye açısından uzun süredir beklenen bir gelişme. Ancak bu düzenlemenin yalnızca bir ‘rebranding’e dönüşmesi ve silahlı kurumsal varlığın sürmesi, Ankara açısından kabul edilebilir değil.
Suriye’nin geleceğine ve bölgesel dengelere dair bir projeksiyon: Washington, SDG’nin özerklik taleplerini sınırlı idari düzenlemelerle destekleyerek ülkenin kuzeydoğusundaki yapıyı kalıcı kılmayı amaçlıyor ancak bunun sosyolojik zemini tartışma konusu. On beş yılı aşan savaş topluluklar arasındaki güveni zedeledi. Bu tabloya bakıldığında Ankara’nın bölgesel diplomasiyi çok boyutlu yürütmesi gerektiği açık.
Türkiye, beklentilerini bir kısmıyla revize ederek Suriye vizyonunu Suriye gerçekleriyle barışacak minvalde yenileyebilir. Suriye’de bir tür ademi merkeziyetçi yönetimin oluşmasına razı olunursa, hem Kürtlerle, hem rejimle, hem de Suriye’de an itibariyle etkili diğer aktörlerle bir modus vivendi oluşturulabilir görünüyor.
Takip edilen Suriye politikası, Suriye’deki tüm unsurların kendini özgürce temsil etmesini, eşit vatandaşlık ilkesinin hayata geçirilmesini, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bölgesel istikrarı tesis etmeye yönelik. Ankara’nın eşit vatandaşlığa ve demokratik siyasete dayalı yaklaşımı, yürütülen negatif kampanyaların gölgeleyemeyeceği kadar güçlü bir zemine sahip.
Suriye’deki gelişmelerin seyrinden duyulan endişeden mi, belirsizliğe olan tahammülün azalmasından mı bilinmez, son birkaç haftada devlet kanadından yapılan açıklamalar Rojava tümseğinin başımızı ağrıtabileceğini, sürecin hem içerideki hem de Suriye’deki seyrinin değişebileceğini gösteriyor.
Suriye’nin istikrarlı ve yönetilebilir bir ülke olabilmesi, merkezin çevreye olabildiğince güven telkin etmesine, çevrenin kendini mümkün olduğunca güvende hissetmesine bağlıdır. Bu da Şam’ın gücünü çevreyle paylaşmaya hazır olmasını gerektirir. Kürtlerin bu çerçevede merkezi bir öneme sahip olduğu izahtan varestedir. Şam, Kürtlerle uzlaşmadan Suriye’de bir düzen tesis edemez. Kürtler de Şam ile anlaşmadan huzur bulamaz. Şam-SDG […]
Bugün Erbil ile kurulan ilişkiden büyük bir memnuniyetle bahsediliyor. Eğer yarın bunun bir benzeri Qamışlo ile kurulmak isteniyorsa, şimdiden adım atmak lazım. Bir müzakere başlangıcı için şartlar uygun. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken Bakan Hakan Fidan bir sunum yapar. Sunumun ardından CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu söz alır ve Bakan’ın konuşmasında […]