Vekalet dönemi kapandı, devletlerin asil güçler dönemi sert bir şekilde başladı. Suriye’de daha ilk günden sürdürülemez bir yapı olarak “kurgulanan” SDG, kurucu iradesi tarafından feshedildi. SDG’nin “küresel ve bölgesel zemininin” ortadan kalkmasının ardından Türkiye açısından bir tehdit hitama erdi.

Suriye’de zemin yanlış hesap yapmaya halen müsait. Maksimalizmi ve gidişatı okumadaki zayıflığı SDG’ye, malum yatkınlıkları da rejime yanlış hesap yaptırabilir halen. Ancak gerek SDG’nin Rojava’ya çekilmesiyle oluşan tablonun işin içindeki herkes için daha fazla hazmedilebilir olması, gerekse de başta ABD olmak üzere yine işin içindeki herkesin Suriye dosyasını kapatmak istemesi daha fazla yanlış hesap yapılmasının önüne geçebilir.

Şara sonrası Suriye meselesi, yalnızca dış politika konusu değil, Türkiye’de ideoloji, güvenlik ve siyaset arasındaki gerilimin yeni bir yansımasıdır. Bu gerilim, analitik bir çerçeveyle ele alınmadığı sürece, sorun çözmek yerine yeni kutuplaşmalar üretmeye devam edecektir. Bu çerçevede tartışmanın merkezinde Şara’nın kimliği değil, Türkiye’de ideoloji ile gerçeklik arasındaki mesafenin giderek büyümesi bulunmaktadır.

YPG, Suriye’deki varlığını IŞİD’le mücadele döneminde, ABD öncülüğündeki uluslararası askerî koalisyonun sağladığı destek ve siyasi meşruiyet sayesinde kurmuştu. Rakka ve Deyrizor gibi, demografik olarak Arap çoğunluğa sahip, aynı zamanda petrol ve gaz açısından stratejik önemi yüksek şehirler de YPG denetimine girmişti. Devrimden hemen sonra bu bölgeleri yeni hükümete devretmesi, sahadaki en akılcı ve en az maliyetli seçenekti. Yapmadı. Arap şehirlerini kontrol etmeye devam etmek istedi.

10 Mart mutabakatı ve egemen olmanın gereğini yerine getirmek bahanesiyle yapılan, bir başına Suriye’de istikrarı ve süreci bitirmiş değil ve fakat her ikisinin üzerinde de kara bulutlar toplanmış durumda. Burada kalınırsa ne alâ.

Halep’te Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye giren Suriye ordusu, yalnızca birkaç mahalleyi değil, 2016’da yarım kalan bir hesabı da kapattı; YPG için mesele artık direnmek değil, yanlış okunan zamanın bedelini ödeyerek neye dönüşeceğine karar vermek.

8 Aralık 2024’te Şam’ın düşüşü, Suriye’de yalnızca bir rejimin değil; içten çürümüş bir devlet modelinin, bölgesel vesayet düzeninin ve Soğuk Savaş’tan miras kalan statükonun çöküşünü simgeledi. Bu kırılma, dış komploların değil; sosyolojik fay hatları, tükenen hami güçler ve muhalefetin devletleşme kapasitesiyle şekillenen tarihsel bir sonun ilanıydı.

Suriyeli aktörlerin değişimlerine tanıklık ederken çoğu zaman iki hata yapıyoruz. Ya romantize ediyor ya da hemen reddediyoruz. Gerçek ise her iki uçtan da daha çetrefilli. Bütün hikâye sakalın ucunda başlayıp kravatın düğümünde bitiyor. Oysa bu kırılganlık, Suriye’nin en sert adamlarını bile günün birinde gülümseyerek kravat düzelten siyasetçilere dönüştürebilecek kadar güçlü.

Türkiye, beklentilerini bir kısmıyla revize ederek Suriye vizyonunu Suriye gerçekleriyle barışacak minvalde yenileyebilir. Suriye’de bir tür ademi merkeziyetçi yönetimin oluşmasına razı olunursa, hem Kürtlerle, hem rejimle, hem de Suriye’de an itibariyle etkili diğer aktörlerle bir modus vivendi oluşturulabilir görünüyor.

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.