Taliban ve Ortadoğu’daki Fay Hatları

Türkiye’nin ABD ve NATO şemsiyesi dışında Afganistan’daki askeri varlığını sürdürmesinin tek şartının Taliban’ı de jure olarak tanımak olduğunun herkes farkında. Bununla birlikte her ne olursa olsun Ankara, saha temelli tehditlerin yanı sıra diplomatik-siyasi tehdit ve krizleri göğüslemek zorunda kalacak.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Afganistan, ABD’nin çekilmesiyle eş zamanlı ilerleyerek iktidarı ele geçiren Taliban ile değişiyor. Ancak bu değişim sadece Afganistan’ı etkilemeyecek. Moskova-Pekin arasındaki zoraki sıfır toplamlı oyunu, bölge güçleri arasındaki ticari ve siyasi rekabeti, Orta ve Güney Asya güvenlik konseptini de yavaş yavaş, adeta bir fay hattı gibi, derinden değiştiriyor. Bu değişimin henüz sahnede olmayan aktörleri ise Taliban’ın iç dengelerinden başlayarak bölgesel güçlere uzanan şekilde derin bir dalga oluşturmaya aday.

 

Bu fayın henüz fark edilmeyen hareketleri; Taliban’ın kuracağı yönetim için dünyaya verdiği mesajlar, hamleler ve diğer tarafların yaklaşımları ile sıcak gündem içindeki tek tek olaylarla tetikleniyor.

 

Taliban’ın Değişim Söyleminin Getireceği Pratik Riskler

 

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi ile ABD ve NATO destekli Afgan hükümeti düştü. Dağılan orduyu eleştiren pek çok politikacı, eski başkan Eşref Gani de dahil olmak üzere, kaçarak farklı ülkelere sığındılar. Tıpkı kaçan askeri birlik ve milisler gibi. Ülkede kalmayı tercih eden Hamid Karzai, Gülbiddin Hikmetyar, Abdullah Abdullah, Fazl Müslimyar gibi siyasetçiler Kabil’de Taliban liderleri ile barışçıl ve uyum içinde bir geçiş için görüşmelere başladı.

 

Tüm bunlar olurken Taliban’dan arka arkaya değiştiklerine işaret eden açıklamalar geldi. Bu açıklamalar dünya genelinde örgütün değişip değişmediği tartışmalarını tetikledi. Ne var ki bu konudaki en açık ifadeyi neredeyse yirmi yıl sonra kameralar karşısına gelen Zabihullah Mücahid verdi. Mücahid basın toplantısında değişip değişmedikleri ile ilgili soruya “Mefkure açısından, 20 yıl önce de Müslümandık, halen Müslümanız. Tecrübe, olgunluk ve vizyon açısından 20 yıl öncesine göre elbette büyük bir değişme kaydettik” sözleri ile cevap verdi. Taliban ile ilgili en tartışmalı konulardan biri olan kadın hakları ile ilgili açıklamalar Taliban’ın 1996’daki iktidarına göre yumuşadığına işaret ediyor. Ancak tüm bunlar “test sürecinde” yapılan şifahi açıklamalar. Henüz kimse Taliban’ın ülkeyi yönetirken nasıl ölçüler koyacağını bilmiyor. Hasılı, bu bakımdan şu an herkes Taliban’ın değişip değişmediği konusunda ideolojik konumundan hareketle farklı yorumlar yapıyor. IŞİD bile.

 

Taliban sözcüsünün kendi egemenliklerine saygılı olunduğu sürece uluslararası sisteme saygılı ve uyumlu hareket edeceklerini söylemesinin ardından bazı El-Kaide çevreleri ve IŞİD yanlıları örgütü “küfre ortak olmak” ve Müslümanlara ihanet etmekle suçlamaya başladı. Henüz El-Kaide’nin merkezinden Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesi ile ilgili bir açıklama gelmemesine rağmen Taliban sözcüsünün uluslararası basının sorularını da cevapladığı oturumdaki ifadeleri komşu ülkelere daha önce verilen sözleri tekrar ediyordu: Afganistan hiçbir devlete karşı faaliyetlerin üssü olmayacak.

 

Ancak Taliban’ın Hakkaniler ve yirmi yıldır hamiliğini yaptığı El-Kaide’yi nasıl sınırlayacağı konusunda cevaplanmış hiçbir soru yok. Diğer yandan cezaevlerindeki siyasi tutukluları serbest bırakma furyası sırasında Kabil cezaevinden serbest bırakılan Pakistan Talibanı kurucu liderlerinden Mevlevi Fakr Muhammed ve örgütünün Pakistan’daki faaliyetlerinin nasıl durdurulacağı net değil. Kaldı ki Mevlevi Fakr Muhammed’in Taliban tarafından serbest bırakılmasının hemen ardından Pakistan Taliban’ı Afganistan’daki Taliban lideri Ahunzade’ye bağlılığını tekrarladı ve Kabil’in ele geçirilmesi nedeniyle örgütü tebrik etti. Benzer şekilde Taliban şemsiyesi altında yıllardır Afganistan’da yer alan Özbek ve Tacik İslami hareketlerinin üyeleri ve Uygurlar da Taliban’ın iktidara gelirken verdiği sözler nedeniyle beklediklerini bulamayabilir.

 

Taliban’ın tüm bu eski müttefiklerini dengelemesi zor görünüyor. Askeri kanadın yakın ilişkileri olan bu oluşumların Afganistan’dan çıkarılması yahut sınırlandırılması konusu Taliban içinde krizlere neden olabilecek bir tartışmayı doğuracaktır. Bu bakımdan Taliban’ın değişim iddiasının örgüte getireceği, eski müttefikler ile düşmanlığa varacak kadar, çok ciddi riskler var.

 

 

Yukarıdaki değerlendirmeler Taliban’ın önünde ciddi ve büyük yönetim sorunları olduğuna işaret eden iç dinamikleri betimliyor. Pek çok kişi Taliban’ı bekleyen tüm bu zorlu süreçler ve açmazlara rağmen ülkede bir iç savaş beklemiyor. Zira Afganistan’ın ünlü komutanlarından Ahmed Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud ve eski Başkan Gani’nin yardımcısı Emrullah Salih’in ilan ettiği, Pencşir’de kısıtlı bir askeri güç ile kuşatma altındaki direnişten başka aktif bir hareket yok. Yakın vadede ise olacak gibi görünmüyor. Mesud ile Salih’in yardım beklediği uluslararası güçler ülkeden çekiliyor. Rusya ve Çin gibi bölgenin büyük güçler ve etkileri altındaki zayıf devletler ise Taliban ile görece istikrarı tercih etmiş durumda. Ancak Afganistan’ı, Taliban’ı ve Orta Doğu’yu bekleyen henüz görünmeyen bir tehlike var.

 

Taliban’ın Etkisi Kimi Harekete Geçirir?

 

Afganistan’da Taliban’ın yönetimi ele geçirmesi ile harekete geçen jeo-politik fay hatlarındaki patlamanın ne zaman olacağını kestirmek güç. Ancak Taliban’ın elde ettiği sonucun tetikleyeceği düşünülen İslami hareketlerin yönelimi konusu şimdiden gündeme girmiş durumda.

 

Taliban’ın karakteri ve ilişkileri nedeniyle çevre Sünni ve Selefi hareketlerin, örgütten ilham alarak uzun savaşlara hazırlanarak çökmüş devletleri ele geçirmeye yönelecekleri konuşuluyor. Ancak bu değerlendirmeler Taliban’ın asli yapısını ve yereldeki öyküsünden yoksun oldukları için gerçek tehlikeyi ıskalıyorlar.

 

İslami kısmı öne çıkan Taliban’ın ulusal yahut etnik tabanlı bir milliyetçi hareket olduğu konusu sık sık yok sayılır. Bağımsız Afganistan’ın kurucusu olarak kendilerini gören Peştun nüfus tabanlı Taliban’ın yok sayılan bu kısmı Orta Doğu ile ilgili tehditler sınıflandırmasını da yanlış yönlendiriyor. Peştunlar arasında Tacik komutanlara, Hazara valilere, Özbek danışmanlara yer verilmesi Taliban’ın bu etnik tabanlı karakterini baskın olmaktan çıkarmıyor.

 

Tehdit analizlerinin bir ideolojik çerçeveyi propagandist şekilde besleyecek zaviyelerden yapılması her zaman yanlış sonuçlara neden olur. Taliban konusunda da bu handikabı yaşamaktayız. Taliban Sünni, şeriat yanlısı bir hareket olduğu için doğuracağı dalganın da sadece bu tip örgütler üzerinden bir tehdit oluşturacağını var saymak somut gerçekliğin reddi olur. Zira Taliban ile benzeşen çok az Sünni hareket varken neredeyse hiç Selefi hareket yoktur. Taliban’ı uzun savaşı gerçekleştirebilmeye ve kendisini diretmeye taşıyan nüveler Orta Doğu’da çok az örgütte bulunmaktadır.

 

Orta Doğu’da Taliban benzeri sosyolojik temelleri olan hareketleri göz önüne aldığımızda karşımıza Kürt hareketleri ve Şii hareketler çıkıyor. Bunların tipik örnekleri olarak da PKK, Lübnan Hizbullah’ı ve Haşdi Şabi’yi görüyoruz. Bu örgütler sosyolojik olarak ulusal, etnik veya dini bağlamda Taliban’ın sahip olduğu yerel öyküye benzeyen örgütler. PKK, Marksist-Leninist olarak başladığı Kürt milliyetçiliği serüvenini şu anda demokratik-ekolojik sosyalizm ile devam ettiriyor. PKK da Taliban gibi sınır ötesi varlıklar inşa etmiş bir örgüt. Kürt milliyetçiliği üzerine kuracağını iddia ettiği ulusal sistemi sol tandanslı bir biçimde tanımlıyor. PKK, Kürt merkezli bir hareket olarak saflarında Türklere, Araplara ve Farslara yer vererek Taliban gibi hedef aldığı bölgedeki diğer grupları tolere ettiğini göstermeye çalışıyor. Bu bakımdan Orta Doğu’da uzun savaşlara odaklanabilecek olan hareketlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

 

Lübnan’daki Şii nüfus temelinde örgütlenen ve belirli bölgesel alanlarda yoğunlaşmış bir sosyolojik tabana sahip Lübnan Hizbullahı da siyasi-askeri stratejisini Taliban’a benzer bir şekilde kurmuş halde ve o da Suriye savaşı üzerinden, Taliban gibi sınır ötesi varlıklar inşa etmiş durumda. Hizbullah’tan ayrı tutulamayacak şekilde Irak’ta varlığını sürdüren Şii temelli örgütlerin şemsiye örgütü Haşdi Şabi de benzer niteliklere sahip.

 

Ortak noktaları ulusal-etnik veya dini sosyolojik bir taban sahip olmak, sınır ötesi varlıklar inşa edebilmek ve belirli devletlerden doğrudan ya da dolaylı destek alabilmek olan bu örgütler; PKK, Hizbullah ve Haşdi Şabi ile Orta Doğu’da genel olarak sıkışmış ve kuşatma altındaki Sünni örgütler kıyaslandığında durum daha anlaşılır olacaktır.

 

Suriyeli muhaliflerin ülkenin kuzeyindeki sıkışık halleri ve Türkiye’ye ile çevre ülkelere verdikleri yoğun göç, savaşın son yıllarda doğurduğu paralı askerlik olgusu nedeniyle Suriyeli muhaliflerin 10 yıl önceki iddialarından uzaklaşmaları, örgütsel bağımsızlık, esneklik ve birlikten yoksun olmaları gibi etmenler Suriye’de ılımlı muhaliflerin Taliban’ın tetikleyeceği düşünülen bir dalganın içinde yer almalarını imkânsız kılıyor. Diğer yandan İdlib’in büyük bölümünü kontrol eden Heyet Tahrir Şam örgütünün tüm Suriyelileşme ve meşrulaşma çabalarına rağmen İdlib’te silahların gölgesindeki iktidarı ve geçmişi HTŞ’nin Taliban gibi bir yapıya dönüşmesinin yahut benzeri bir uzun savaş modelini sürdürmesinin önündeki engelin başında geliyor.

 

Bu minvalde ideoloji fark etmeksizin Filistinli grupların özel bir yeri olduğunu, bu örgütlerin Taliban benzeri sosyolojik tabana, sınır ötesi varlıklara ve doğrudan ya da dolaylı devlet desteklerine sahip olmalarına rağmen sert kuşatma koşulları nedeniyle Taliban’ın tetikleyeceği düşünülen dalga içinde yer alamayacaklarını söylemek gerekiyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Enikonu Taliban’ın Orta Doğu’da tetikleyeceği hareketler ÖSO ya da HTŞ gibi kısa tarihlerinde pragmatik nedenlerle ciddi kopuşlar yaşamış genç örgütlenmeler değil. Uzun süredir insan kaynağı olarak kendilerini belirli bir kategori üzerinde inşa eden, bu sınır ötesi sosyolojik taban sayesinde sınır ötesi kollar kurabilen ve bir ya da daha çok devletten yardım alabilen örgütler olacak.

 

Afganistan ve Taliban’ı Bekleyen Tehlike ve Taliban’ın Açmazı

 

Tüm benzeşmelere rağmen Orta Doğu’daki manzara muhtemelen büyük bir değişim yaşamayacak. Bölge örgütleri ile evrimleşen güvenlik algı ve mekanizmaları demokrasilerinden çok daha gelişmiş ülkeler, örgütlerle ve onları besleyen sosyoloji ile çeşitli mücadele taktikleri geliştirebiliyor. Ancak Afganistan için durum böyle değil.

 

Taliban’ın uluslararası camiaya verdiği tüm sözleri tuttuğunu varsayacağımız en iyi senaryoda bile yeni dönemde örgüt yukarıda saydığımız eski müttefikleri ile eski müttefiklerini destekleyen yöneticileri kuşkusuz bir gerilim yaşayacak. Yani Kabil’in yeni yöneticilerinin karşısında El-Kaide, Hakkaniler, Pakistan Talibanı, Uygurlar, ülkelerinde yasadışı ilan edildikleri için Afganistan’da Taliban şemsiyesi altında varlıklarını sürdüren Özbek ve Tacik İslami grupları dizginleme sorunu olacak. Henüz hükümeti kurmamış olan Taliban’ın başarılı şekilde bir hükümet kursa bile kamu düzenini sağlamaktan yoksun olduğunu, bu açığı kapatmak için eski hükümetin polis ve askerlerine çağrı yaptığını biliyoruz. Değişim sözünü tutması ve saydığımız eski müttefiklerini dizginleme girişimine başlaması durumunda Taliban ile bu gruplar arasında çatışmaların çıkacağı gerçeğini de kabul etmek zorundayız.

 

Bu tür bir çatışma ortamının ise Afganistan kadar öncelikle Pakistan’ı etkileyeceği açık. Çatışmaların büyümesi halinde ise çevre ülkelere sığınmış milislerin Afganistan’a dönme ortamı bulması gibi, çatışmayı yeniden iç savaşa çevirecek dinamikler halen mevcut.

 

Aslında bu durum Taliban için bir açmaz. Örgüt meşruiyet ve tanınma sağlamak için verdiği sözleri tutarsa eski müttefikleri ile çatışma kaçınılmaz görünüyor. Tutmaz ise karşısında eski düşmanı ABD de dahil olmak üzere Çin ve Rusya’yı da görme ihtimali var. Pragmatik bir örgüt olan Taliban’ın iki şerden ehven olanı, eski müttefikleri ile çatışma riskini göze alacağı düşünülebilir.

 

Tabi ki bu seçenekler ve değerlendirmeler örgütün takiye yapmadığını varsaydığımız durumlar için geçerli. Yani örgüt bu ilişkileri sürdürüp birkaç yıl sonra bu örgütlerin Pakistan başta olmak üzere diğer ülkelere yönelik eylemlerine ev sahipliğini tercih de edebilir. Bu ise bize zamanın göstereceği bir durum.

 

Türkiye Koca Bir Bilinmeze Aday

 

Tüm mevcut durumlar ve olası senaryolar ele alındığında Afganistan’daki Taliban yönetimine geçişin tamamlanıp tamamlanmayacağı yahut geçiş süreci veya ardındaki olaylar silsilesi belirsizliğini korurken Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları ile Kabil havalimanındaki ısrarını sürdürdüğünü gösterdi. ABD ile ilişkileri tamir etme amacı ile yola çıkan bu hamle Taliban’ın ülkeyi ele geçirmesi ile Orta Asya’daki etki alanı söylemi üzerinden yeniden kurgulandı. Ancak bu iddianın sahipleri halen Kabil’deki kısıtlı ve muharip olmayacağını iddia ettikleri bir gücün bölgesel olarak nasıl çarpan etkisi oluşturacağını açıklayabilmiş değil. Afganistan’daki Türk soylu nüfusun korunması için Kabil’deki bir askeri gücün nasıl bir fonksiyona sahip olacağını da açıklamakta zorlanıyor Ankara. Ancak Afganistan’daki askeri varlığını sürdürmek adına Taliban ile çıkar takasına yönelik mesajlar verecek kadar da ısrarcı davranıyor.

 

Bu eşikte karşımıza Ankara’nın Taliban’ı tanıyıp tanımaması konusundaki tartışma çıkıyor. Esasen şu an Ankara’nın tavrı de facto bir biçimde Taliban’ı tanıdığını gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örgütle görüşüldüğüne işaret eden açıklamaları bu de facto durumu tanımlarken Ankara’nın ABD ve NATO şemsiyesi dışında Afganistan’daki askeri varlığını sürdürmesinin tek şartının Taliban’ı de jure olarak tanımak olduğunun herkes farkında. Ancak her iki durumda da Ankara yukarıda sayılan saha temelli tehditlerin yanı sıra diplomatik-siyasi tehdit ve krizleri göğüslemek zorunda kalacak.

 

Taliban’ı tanıma konusunda Türkiye’nin hesaplaması gereken unsurun fayda ve maliyet olduğu açık. Şu an ise hükümetin cevapsız bıraktığı, sloganik ifadelerle geçiştirdiği Afganistan stratejisinin Taliban’ı tanıma üzerine kurulması faydasından yüksek bir maliyete işaret ediyor. Rusya ve Çin’in domine edeceği, Taliban yönetiminin de bu iki ülke ile kuracağı ‘kendiliğinden birlik’ şekillenirken Ankara’nın BM ve NATO’daki müttefiklerinden ayrı bir tutum ile Taliban yönetimini tanıması Türkiye üzerindeki siyasi baskıları arttıracağı gibi kuşkusuz ülkenin zayıf noktası olan ekonomik alanı da etkileyecektir. Ankara’nın Taliban ile anlaşarak Kabil’deki askeri varlığını sürdürmesi Türkiye’nin Pekin-Moskova hattına daha da bağımlı hale gelmesine de yol açabilir. Zira Türkiye en çok ihracatı Batılı devletlere yapmasına rağmen ithalatta ciddi bir Rusya ve Çin ağırlığı hissedilmekte.

 

Türkiye’nin bu ısrarının yukarıdaki senaryoların en iyi halinde bile doğurabileceği güvenlik sorunlarının hesaba katılıp katılmadığı da diğer sorular gibi cevaplanmış değil.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.