Tarih Geriye Dönmez, Türkiye Demokrasisini Restore Edecek

Tarihin çarkını geriye çevirmek mümkün değil. Türkiye’de şehirleşme gelişecekse, yatırımlar artacaksa, ekonomi bugün küçülse bile yarın büyümek zorundaysa, insanlarda giderek “Ben ekmeğimi kendim kazanıyorum” bilinci gelişiyorsa, yeni nesil üniversitelerde daha bireyleşmiş olarak, daha özgür tavırlarla, özgür reflekslerle gelişiyorsa, Türkiye mutlaka demokrasisini yeniden restore edecektir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye özellikle 2017’de referandumla başkanlık sistemine geçmesinden bu yana bir dönüşüm, yeni sisteme uyum ya da uyumsuzluk sorunu yaşıyor. Sistem mimarisi ve 2 yılı aşkın pratiği, Türkiye’nin sistem sorununu çözmek bir yana da daha da derinleştirerek sistem tartışmasını iktidar ve muhalefetin en hayati gündem başlığına dönüştürdü. Yürütmenin yasama ve yargı aleyhine güçlendirilmesi, denge ve denetlemenin işlevsizleştirilmesi gibi unsurlar demokrasi ve hukuk devleti arayışını canlandırdı. Demokrasi, hukuk ve kurumsallaşma zaafları kötü yönetimle birleşerek ekonomiyi de kötüleştirdi. Günün sonunda iktidarın kendisi de reform söylemine yöneldi.

 

Gazeteci yazar Taha Akyol ile dünden bugüne ve yarına Türkiye’nin siyaset kültürünü, sistem arayışlarını, demokrasi ve hukuk ile sınavını konuştuk.

 

Öncelikle, 2020’yi değerlendirip 2021’e nasıl girdiğimizi bir yorumlayacak olsanız, yıl içinde yaşananlardan sonra 2020 sizde ne bıraktı? 2021’den umutlu musunuz? Ne dersiniz?

 

2020 deyince, hem dünya hem Türkiye için bir numaralı sorun muhakkak ki Covid-19 salgının bütün dünyayı kuşatmış olması. Salgın başladığında Mart ayında, “Ben bilime güveniyorum, bunun çözümünü bilim getirecek” diye bir yazı yazmıştım. Çok şükür aşı konusunda artık uygulamaya yavaş yavaş başlanmış olan olumlu gelişmeler oldu. İlaç da bulunabileceği belirtiliyor. Herhalde 2021 virüs açısından 2020’ye göre biraz daha hafiflemiş olarak geçecek, ondan sonrasında inşallah normale döneriz.

 

Türkiye açısından problem iki tane. Dünyada bir numaralı problem virüs ise, Türkiye’de bir numaralı problem hem virüs hem de virüsten önce ekonominin kötü yönetim yüzünden sıkıntıya girmiş olması. Bu yüzden kaynaklarını seçim ekonomilerinde harcayan, Merkez Bankası’nın rezervlerini tüketen hükümet virüs döneminde benzer ülkelerin sağlayabildiği desteği vatandaşlarına sağlayamadı. En fazla yapabildiği şey kredi vermek oldu. Çark dönmeyince o kredileri bile ödemek zor oluyor. 2020’nin 2021’e devredeceği bu iki problem içerisinde, Türkiye’nin bu iki sorunu nasıl yönettiği konusundaki tartışmaların 2021 yılında yoğunlaşacağı ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin daha da eleştirileceği beklentisi içindeyim.

 

KORONA SALGININDAN KOLAY ÇIKAMAYACAĞIZ

 

Bu eleştiriler aslında biraz da başladı. Bu eleştirilerin artmasında salgın mı etkili olacak, yoksa zaten sistemin kendisi mi problemli?

 

Sistemin kendisi problemli. Ama şunu göreceğiz; birtakım ülkeler koronanın tahribatından daha kolay çıkacak, biz o kadar kolay çıkamayacağız. Bazı ülkeler kolay çıkacaklar, çünkü yerleşmiş, kurumlaşmış yönetimler virüsten önce ekonomiyi batırmamışlardı. Ellerinde kaynaklar var ve onları seferber edebilecekler. Türkiye’nin çıkışı ise zor olacak. Bu çıkışı sağlayacak olan kurumlar güven ve rasyonalite açısından bir hayli yıpranmış olduğu gibi, Türkiye, zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu, 50 milyar dolar civarında rakamlar verilen dış krediyi ucuz olarak temin edemeyecek. Bugün Yunanistan binde küsur faizle dış kredi buluyor, biz yüzde 6-6 buçuk faizle dış kredi bulabiliyoruz. Bu, krizden çıkışımızın finansmanının da ne kadar zor olacağını gösteriyor. Ben o yüzden, “Cumhurbaşkanlığı Sistemi 2021 yılında daha çok tartışılacak, daha çok eleştirilecek” diyorum.

 

İYİ MAKYAJLI AMA TATMİNKÂR OLMAYAN REFORM PAKETLERİ AÇILABİLİR

 

Sistem tartışmalarına dair de çok fazla yazı yazdınız. Özellikle 2020’nin sonunda, Cumhurbaşkanı Erdoğan ekonomi yönetimindeki değişime paralel olarak hukuk, demokrasi ve ekonomi alanlarında reform söylemine yöneldi. Sizin de hukuk konusunda çok fazla yazınız var. İktidar ve muhalefet bloklarının ittifak yapısını, özellikle tabii ki ittifaktaki mevcut süreci de göz önünde bulundurduğunuzda -reform tartışması başlayalı iki aydan fazla da bir zaman geçti- böyle bir reformun imkân ve açmazları çerçevesinde bu reform arayışını değerlendirebilir misiniz?

 

Reform paketi olarak, iyi makyaj yapılmış ama içi tatminkâr olmayan birtakım paketlerin açılacağı kanaatindeyim. Bunu basit bir örnekle anlatayım: Bir buçuk sene önce Beştepe’de yapılan çok görkemli bir törenle, bütün yargı üyelerini oraya, yani yürütmenin tepesi olan bir makama çağırarak bir yargı reform stratejisi açıklandı. Orada dikkat çeken olaylardan birisi, Hâkim Teminatı Kanunu’nun çıkarılacağıydı. Bunu hem Adalet Bakanı birkaç defa söyledi hem de orada Cumhurbaşkanı söyledi. Hâkim teminatı, “Hâkimler verdikleri karardan dolayı şuraya buraya tayin edilemeyecek” demekti. Ama bunun için kanun çıkarmaya lüzum yok ki; tayin etmezsin biter. Bu kadar basit bir olay. Hadi diyelim ki kanun çıkmıyor, bunun yine çok basit bir çözümü var. Birkaç saat içerisinde Hâkimler ve Savcılar Genel Kurulu toplanır ve derler ki “Biz yaz ve kış kararnamelerinin dışında atama yapmayacağız”. Bir cümlelik laf. Bu daha önceki iç tüzüklerinde vardı, sonra kendileri kaldırdılar.

 

Düşünün, bir olumsuz işi yapmamak mümkünken, bunu yapmayı reform diye vaat ediyorsunuz ama onu da çıkarmıyorsunuz. Burada gerçekten yargı bağımsızlığını istediklerine güvenmek kolay mı? “2021 yılı demokrasi ve hukuk bakımından reform yılı olacak” diyorsun ama görülmekte olan dava hakkında “Türk hâkimleri şunu yapar” veya “Türk hâkimleri bunu yapmaz” diyerek görüş beyan ediyorsunuz. Osman Kavala davasında hâkimler berat kararı verdiler diye başka yerlere gönderiliyorlar, haklarında soruşturmalar açılıyor. Aynı durum Kılıçdaroğlu davasında, Demirtaş davasında ve birçok davada daha var. Bunları yapmazsınız, bunun için kanun çıkarmaya, reform yapmaya gerek yok ki. Yargı bağımsızlını bir hayli sarsan, zedeleyen bu işleri yapmazsınız. Hem bu işleri yapmaya devam edip hem de “Reform yapacağız” deyince inandırıcı olmuyor.

 

Hâkim Teminatı Kanunu’nun çıkarılması konusunda şöyle bir görüş de var: Aslında reform yapmaya şu anlamda ihtiyaç yok, çünkü kanunlarda bir sorun yok. Kanunlarımız zaten hemen hemen bütün çerçeveyi düzenliyor, fakat uygulamada bir sorun var. Bu nasıl değişir? Kanunda zaten her şey yazılıysa ve mesele iktidarın bunu nasıl yorumladığıysa, bununla ilgili önlem nasıl alınacak? Bilhassa bugünkü Anayasa var olduğu sürece, bu Anayasa’nın demokratik bir şekilde işleme ihtimali var mı? Bu Anayasa varken daha demokratik bir hukuk düzeni nasıl ortaya çıkacak?

 

Bu Anayasa, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin tamamını Cumhurbaşkanı ve partisinin Parlamento’daki nitelikli çoğunluğuyla atayacağı hükmünü getirmiş. Siz burada vasıflı, kaliteli, kamuoyunda ve yargı camiasında güven veren isimleri bu mekanizmayla seçebilirsiniz, aksine tam partizan olarak tanınmış, partinizden aday olmuş, partinizden bakan yardımcısı olmuş, partinizden ilçe yönetim kurulu üyesi olmuş isimleri de Anayasa Mahkemesi’ne, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na atayabilirsiniz; bu yetkiyi iki türlü de kullanabilirsiniz. Maalesef ikinci türde kullanılıyor.

 

Dolayısıyla, zaten Anayasa’da kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, yürütme erkinin sınırlandırılması gibi modern anayasal hukuki kavramlar, iş iktidarların niyetine kalmasın diye var. O yüzden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, kuvvetler ayrılığına aykırı olarak, kurumların kuruluş kanunlarındaki görev özerkliğini bir hayli hasara uğratacak şekilde Cumhurbaşkanı’na aşırı yetkiler vermişler. Bu benim iddiam değil, bunun için Venedik Komisyonu’nun Anayasa referandumu döneminde yayınladığı rapora bakabilirsiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hazırladığı, referans yaptığı kararlara ve konuşmalara bakabilirsiniz. Bunlar dünyanın güvendiği, referans verdiği hukuki ve içtihadi kaynaklar. Ama siz çıkıp diyorsunuz ki “Ben kefilim, Türkiye’ye gelin, Türkiye güvenli saha”.

 

Diyelim ki elinizde 1 milyar dolar var, bir yere 50-100 milyonluk bir yatırım yapacaksınız; o ülkenin hukuki durumu nasıldır diye hukuk danışmanlarınıza sormaz mısınız? Mutlaka sorarsınız. O danışmanlar da bu işleri çok iyi bilen uluslararası hukukçulardır, derler ki “Burada her şey büyük ölçüde Cumhurbaşkanı’nın kararına, tercihine veya karşı çıkmasına bağlı, kurumsal yönetim zayıf”. O zaman gelmezsiniz ve gelmiyorlar işte. Dolayısıyla, gerek Beştepe’de gerek Türkiye içerisinde kontrol altına alınmış medyada yaptığımız propagandayla kendimizi tamamen, seçmenlerimizi kısmen inandırabiliriz ama dünyayı hiç inandıramayız. Zaten inandıramıyoruz.

 

KISA ANAYASA YAPILMASINA KARŞIYIM

 

Daha çok Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişiliğini odağa alan bir süreç yorumlaması var önümüzde. 12 Eylül Anayasası’yla yönetiliyoruz ve toplamda devleti önceleyen bir Anayasal sistemimiz, bir yönetim algımız var. Bu devlet-toplum dengesinde, artık devleti olması gereken yere oturtan yeni bir Anayasa gerekmiyor mu? Aksi takdirde, devleti önceleyen hangi anayasayı yaparsanız yapın ve işi “İyi kişiyi de seçebilir, kötü kişiyi de seçebilir” ikilemine bırakırsanız, günü gelir birisi kötü kişileri seçebilir. Burada Anayasa’yı ve Anayasal yönetim sistemini toptan sorgulamak, devleti belki sorgulamak gerekmiyor mu?

 

Elbette öyle. O bakımdan, “Yeni yapılacak Anayasa çok kısa olmalı” görüşüne kesinlikle karşıyım. Hukuki, demokratik kurumlarının kolayca siyasetin altında ezilebildiği, kişilik karizmalarının siyasette belirleyici hale geldiği bizim gibi toplumlarda Anayasaların ayrıntılı olması gerektiği kanaatindeyim.

 

Hem bireylerin hak ve özgürlüklerini ayrıntılı olarak düzenlemeli, dolayısıyla siyasetin müdahale ve baskı kanallarını kapatabilecek bir özgürlük düzeni Anayasa’yla tesis edilmeli hem de demokratik kurumların siyasi irade karşısındaki konumları ayrıntılı olarak anlatılmalı.

 

Bizim anayasamızda Merkez Bankası’nın bağımsızlığı yok. Birçok anayasada yok. Bu Alman anayasasında da yok ama “Alman Merkez Bankası’nın bağımsızlığı nedir?” diye kimsenin aklına bir soru gelmiyor. Hatta Çin’de bile Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda bir tereddüt yok. Ama bizde bırak kanunu, Merkez Bankası’nın 2001 yılında çıkarılan, bağımsızlık getiren kanunu, kanun hükmünde kararnameyle değiştirildi. Görev süreleri aşağıya çekildi, atama havuzu istediği adamı daha kolay seçsin diye genişletildi. Bir de Cumhurbaşkanı’nın görevdeki kişilerin performansına bakarak atama yapma yetkisi getirilince, “Laf dinlemiyorsun, senin performansın kötü” diye değişiklikler yapıldı; Merkez Bankası’nın Tapu Kadastro’dan hiçbir farkı kalmadı. Öyleyse bizim anayasaya Merkez Bankası’nın bağımsızlığını ve atama usullerini yazmamız lazım.

 

Bu sadece benim görüşüm değil, yirminci yüzyılın en büyük liberal iktisatçılarından Friedrich Hayek, “Denetim ve denge kurmak için nasıl iktidarın siyasi yetkilerini anayasayla kısıtlıyorsak, ekonomik yetkilerini de anayasayla düzenlememiz ve merkez bankasının bağımsızlığını anayasaya yazmamız gerekir” diyor.

 

 

Benzer şeyleri parlamentonun yetkileri hakkında da söyleyebiliriz. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nde parlamentonun yetkileri çok kısıtlandı. Zaten bu anayasayı yapan Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi, tarihe çok referans yapan, tarihi değerleri çok telaffuz eden, Meclis için de haklı olarak Gazi Meclis kavramını kullanan bir iktidar. Ama Amerikan anayasa yapıcılarının Kongre’ye verdiği yetkileri, bu iki partili iktidar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni yazarken Gazi Meclis’e vermediler. Verselerdi rektör atamaları Meclis’in denetiminden geçecekti, verselerdi HSK atamaları, Anayasa Mahkemesi atamaları, yargıç atamaları, yüksek bürokrasi atamaları Meclis’in denetiminden geçecekti. Meclis’in çoğunluğu onların dediğini yapardı ama o denetim sırasında birçok sorular gündeme gelirdi; bir kamuoyu denetimi teşekkül ederdi ve ister istemez atamayı yapacak olanda da “Yahu biraz daha ılımlı isim atayayım” eğilimi doğardı. Meclis’teki tartışmalarda yüksek yargıya atanan falanca zata, “Sen bir partiden aday olmuşsun, bu makam tarafsızlık gerektiren bir makam. Kendinde sakınca görmüyor musun?” diye sorulabilirdi. Veya böyle bir soru sorulmasın diye, hiç aday olmamış birisinin tercih edilmesi daha uygun bulunabilirdi. Hülasa, bizim anayasamızın ayrıntılı olması ve bilhassa demokratik kurumları siyasi irade karşısında güçlendiren bir anayasanın yeniden ve büyük mutabakatla yapılması şart.

 

Burada açıkçası dediğiniz hukuk çevrelerinde farklı görüşlerin olduğu bir şey. Kimilerine göre, “Anayasa temelde özgürlükleri tarif eder, sadece istisnaları koyar”. Siz tam tersine, gördüğümüz uygulamalara bakarak, “Bilakis bütün özgürlükleri uzun uzun çok net yazmalıyız, müdahaleler istisna olmalı ve bizim bu müdahaleleri sınırlı tutmak için Anayasa’nın ayrıntılı olmasına ihtiyacımız var” diyorsunuz.

 

Evet, böyle diyorum. Din ve vicdan özgürlüğü dediğimiz zaman, bunun anlamı şudur diye çeşitli doktrinler ve içtihadi kaynaklardan alıntılar yapıp Anayasa’ya yazmak tabii ki gerekmez. Ben burada hangi özgürlüklerin kastedildiğinin Anayasa’ya yazılmasını, daha önemlisi esas özgürlükleri koruyacak garantilerin Anayasa’da ayrıntılı olarak düzenlenmesi gerektiğini söylüyorum.

 

Mesela basın hürriyetini korumak için Anayasa’da siz istediğiniz kadar basın şöyle mukaddestir, müdahale anında o müdahale durdurulur diye yazın, bağımsız mahkemeniz, “Yazdığınız falanca yazı şöyle bir suç teşkil ediyor” diye sizi AYM içtihatlarına aykırı olarak tutukluyorsa yapacak bir şey yok. Burada yargı bağımsızlığının çok ayrıntılı düzenlenmesi gerekliliği karşımıza çıkıyor. Benim söylediğim, “Özgürlüklerin tanımı Anayasa’ya geniş olarak yazılsın” değil, “Özgürlükleri koruyacak mekanizmalar, müesseseler ayrıntılı olarak yazılsın”. Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri, Anayasa Mahkemesi’nin OHAL durumunda da denetim yapabilmesi gibi hususlar ayrıntılı olarak yazılmalı.

 

ANAYASA MAHKEMESİNİN EĞİLİMİ ATAMALARLA DEĞİŞİYOR

 

Bugün iktidar hem kararlarını uygulatmayarak hem de kamuoyunda sert bir şekilde eleştirerek Anayasa Mahkemesi’ni çift yönlü bir baskı altında tutuyor. Son bir yıl içerisinde üye atamalarıyla da farklı bir kararın çıkması daha da zorlaştı. Nitekim siz de az önce Osman Kavala kararına da değindiniz. Bu çerçevedeki tartışmaları sormak istiyorum: Kavala kararını da dikkate alırsak, AYM’nin yapısındaki değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? AYM’de dengeler artık tümüyle değişti mi? Bundan sonra yargı ve yürütme arasındaki güçler ayrılığını toptan unutacağımız bir döneme mi giriyoruz? Siz nasıl görüyorsunuz?

 

Toptan ve tümüyle değil ama çoğunluk eğilimi giderek değişiyor. Bunun iki tane çok tipik örneği var: birisi, iki buçuk yıl önce çıkarılan, toplantı ve gösteri yürüyüşleriyle ilgili bir kanun. Burada, “Genel yollarda toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılamaz” diyordu. Anayasa Mahkemesi, sadece iki üyenin karşı oy yazısıyla, bunun toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünü tahdit ettiğini söyledi ve bu kanunu iptal etti. Anayasa Mahkemesi’ne göre, trafik düzeni aksatılmayacak yahut diğer özgürlüklerin yerine getirilmesini aksatmayacak şekilde toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin düzenlenmesi gerekirdi. Mesela Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Ankara’ya Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi bir yürüyüş yapılacak. “Kardeşim yolun ortasından gitmezsin, kenarından gidersin, trafiğe engel olmazsın”. Bu bir özgürlük ama çıkarılan kanun, “Hiçbir şekilde yürüyüş yapılamaz” diyordu, Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti.

 

Hükümet sonra genel yollar kavramı artık Anayasa’ya aykırı bulunduğu için bu kavramı kullanmadan, yaklaşık iki buçuk üç sene sonra bir kanun daha çıkardı. Orada, “Şehirlerarası karayollarında yürüyüş yapılamaz” diyor. Genel yollar ile şehirlerarası yollardan neyin kastedildiği çok belli. Bu defa Anayasa Mahkemesi’nde sekiz üye, “Evet, bu karar doğrudur. Şehirlerarası yollarda yürüyüş yapılmasının yasaklanması insan haklarının ihlali değildir” dedi. Öteki sekiz üye ise “Hayır, bu tanımlanmış bir yetki değil, mutlak bir yetki. Her yürüyüşü şehirlerarası yolda yasaklayan bir yetki. Bu Anayasa’ya aykırıdır” dedi. Halbuki daha önce böyle bir kısıtlamayı Anayasa’ya aykırı bulan iki üyeydi.

 

Şimdi o iki üyenin sayısı bu son kararda sekize çıktı. Sekize sekiz eş kaldılar, karar çıkmıyor. Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Kanunu’na göre, başkanın oyu iki oy sayıldı, Zühtü Arslan’ın oyu “Bu bir insan hakları ihlalidir” şeklinde olduğu için kanun iptal edildi. Hatırlayacaksınız, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da bu ilmi ve içtihadi kanaatinden dolayı Zühtü Arslan hakkında neler söyledi.

 

İçinde bulunduğumuz durumdan çıkmanın sihirli formülünü söyleyecekmişsiniz gibi aynı soruyu soruyor olabilirim ama dediniz ya “Anayasa’da özgürlüklerin müdahaleden ari tutulmasının şartları net bir şekilde ortaya konmalı”. Bugün Anayasa’da AYM kararlarının bağlayıcı olduğu zaten yazıyor, fakat mahkeme uymuyor buna. Bundan nasıl çıkacağız? Anayasa Mahkemesi’ne ne yazarsanız yazın, yasayı uygulamayan bir yapı kurulduğunda ne olacak? Bunun sigortası sivil toplum mudur, güçlü parlamento mudur, çoğulcu sistem midir? Nasıl bir yapıyla gerçekten yasaların uygulanması garanti altına alınır?

 

Bu çok güzel bir örnek. Siz Anayasa’ya istediğinizi yazın ama bunun yaptırımı ve bunu hayata geçirecek siyasetten bağımsız kurumlar yoksa, o kâğıt üzerinde kalıyor.

 

Mesela bu iktidar son Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni kabul ettirdiği referandumda, Anayasa’ya yargının tarafsızlığı diye bir madde koymuştu. O kâğıt üzerinde duruyor ama yargının tarafsızlığını sağlaması gereken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu. O kimin elinde? Kendi üyelerini seçim tarzı bakımından iktidarın elinde. Böyle olunca, aşağı yukarı iki yüzyıla yakından beri anayasa felsefesinin temel kavramları olan kuvvetler ayrılığı, denge, gücün sınırlanması, yargının bağımsızlığı, kurumların demokratik yönetimi gibi değerler karşımıza çıkıyor.

 

Bu felsefi kavramların, bu değerlerin Anayasa’ya kurumlar ve maddeler olarak yazılması lazım. Bu ne demektir? “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasetin egemenliğinde olamaz” demektir. Fransızlar, Fransız yargısının tarafsızlığı hakkında çok büyük tartışmalar da olmadığı halde 2007 yılında bir reform kararı aldılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Fransız yargısı hakkında yaptığı bir eleştiriden hareketle bu kararı aldılar. “Bizde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı cumhurbaşkanıdır ama cumhurbaşkanı partilidir, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ikinci başkanı adalet bakanıdır ama adalet bakanı partilidir; bu yargıya güveni sarsıyor” dediler ve Balladur Komisyonu’nu kurdular. Pek çok kesimle konuşarak, hukuki içtihatları gözden geçirerek, teknik çalışmalar ve müzakereler yaparak bir yıl içerisinde Fransız Anayasası’nın, yanılmıyorsam 65. maddesini değiştirdiler ve partili olduğu için cumhurbaşkanını da adalet bakanını da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkardılar.

 

Peki, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı kim oldu? Yargının kendi içinden süzülerek gelen, yargının kendisinin seçerek getirdiği yargıtay başkanı, aynı zamanda Fransız Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı oldu. Bizimkine bakıyoruz; adalet bakanı, Cumhurbaşkanı’nın adalet sekreteri. Sekreter değişikliğinin sebebi, parlamenter sistemdeki bakan yerine başkanlık sisteminde bu görevlere, tek kişilik hükümet olduğu için sekreter denilmesi.

 

Adalet bakanı, Cumhurbaşkanı’nın tercih ettiği bir siyasetçi. O bizde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı. Kalan üç üye doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Altı üye ise parlamentoda nihayet iktidar blokunun oylarıyla seçilmiş isimler. O zaman tarihe not düşüyorum diye Hürriyet gazetesinde, Anayasa Komisyonu Başkanı olan Mustafa Şentop’a hitaben bir açık mektup yayınlamıştım: Hâkimleri Meclis’te seçerken hangi kıstaslarını gözeteceksiniz? Doktora yapmış mı, masterı var mı, Yargıtay’daki sicili ne durumdadır, partilerle ilişkisi olmuş mudur olmamış mıdır diye kıstaslara bakılmadan, kimlerin olması isteniyorsa parmaklar kaldırıldı, onlar seçildi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturuldu. Uygulaması da meydanda. İşte bunun için ayrıntılı düzenlenmeli diyorum.

 

TÜRKİYE BUGÜNKÜ TIKANMAYI DEMOKRATİK YOLLARLA AŞABİLİR

 

AK Parti iktidarda on sekiz yılını tamamladı. Siz AK Parti iktidarının doğuşundan bugüne kadar geçirdiği dönüşümleri farklı gazetelerde günlük olarak değerlendirdiniz; gün gün baktınız, siyasetçilerle doğrudan temaslar kurdunuz. Bütüncül bir fotoğraf çekmenizi istesem, genel itibarıyla AK Parti tecrübesiyle ilgili ne söylersiniz? Türkiye, AK Parti iktidarıyla ne kazandı, ne kaybetti, hangi fırsatları değerlendirdi? AK Parti’yi hiç değişmemiş monolitik bir bütünün on sekiz yıllık iktidarı olarak değerlendirmek de çok doğru değil anladığım kadarıyla. Genel olarak AK Parti tecrübesiyle ilgili ne söylersiniz?

 

Orta gelişmişlik düzeyinde, orta demokrasi kalitesinde, yani halkın hür iradesine sahip çıktığı fakat o iradeyi hayata geçirecek olan demokratik kurumların siyaset karşısında zayıf kaldığı toplumlarda yaşanan bir süreç Türkiye’de de yaşandı. Bu, demokratik yoldan iktidara gelip, iktidara yerleştikten ve kendini güçlü hissettikten sonra otoriterleşme yönüne gitmektir.

 

Bunun bizim tarihimizdeki örneklerinden birisi İttihat ve Terakki’dir. Diğer bir örnek, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğindeki Cumhuriyet Halk Fırkası, yani Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Halk Fırkası’nın 1923-1924 Meclisi’ndeki yapısıyla, 1927’den sonraki emir ve disiplin altına alınmış, emir ve kumanda mekanizmasıyla çalışan Meclis yapısı birbirinden çok farklıdır.

 

Demokrat Parti, demokrasi diyerek iktidara gelmiştir. 1954 seçimlerine kadar hakikaten demokrasiyi güçlendirecek, başta basın hürriyeti olmak üzere, kanunlar çıkarmıştır. Ama Celal Bayar’ın 1954 seçimlerinde yüzde 58 oy, parlamentoda yüzde 93 sandalye kazandıktan sonra söylediği bir laf var: “Artık ince demokrasiye paydos.” İşte ondan sonra Basın Kanunu’nun tam tersine çevrilerek, Recep Peker dönemindeki gibi bir hale getirilmesi, hâkimlerin, savcıların, üniversite profesörlerinin hükümet kararıyla emekliye sevk edilmesi, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanması, partilerin miting yapmasının İçişleri Bakanlığı’nın iznine bağlanması gibi baskı kanunları ortaya çıktı.

 

O zamanki Türkiye, maalesef bunu demokratik yoldan aşamadı, 27 Mayıs faciasını yaşadı. Şehirleşme tecrübesi, demokrasi tecrübesi, artan eğitim, ekonomimizin dünya ekonomisiyle entegre olması gibi faktörleri dikkate aldığımda, bugünkü Türkiye’nin bu tıkanmayı demokrasi yoluyla, hür seçimler yoluyla aşabileceği kanaatindeyim. Nitekim muhalefetin tamamı güçlendirilmiş parlamenter sistem üzerinde ittifak etmiş durumda.

 

Biraz önce bahsettiğiniz önerileri bir kitap çerçevesinde değerlendiriyorsunuz zannedersem.

 

Evet, şu anda on beş yirmi güne kadar yazımı bitecek olan bir kitap üzerinde çalışıyorum. Kitabın adı ‘Otoriter Demokrasi: 1946-1960’. Tek parti devrinin otoriter yapısı, 1946’dan sonra iç ve dış şartların zorlamasıyla demokrasiye geçiş, çok partili hayatın gereği olan birtakım kanunların çıkarılması ve uygulanması; sonra yirmi yedi yıllık tek parti idaresine karşı halkta biriken memnuniyetsizliğin bir sonucu olarak Demokrat Parti’nin tek başına iktidara gelmesi, 1954’e kadar Metin Toker’in bile “Altın Yıllar” dediği güzel bir yönetim yapması ama 1954’ten sonra “İnce demokrasiye paydos” diyerek otoriterleşmesi.

 

Hatta son derece acıdır, Adnan Menderes Tahkikat Komisyonu’nu savunurken Takrir-i Sükûn Kanunu’nu gerekçe olarak gösteriyor. “Bu Anayasa’da Takrir-i Sükûn Kanunu olduğuna göre bu da olur” diye. Halbuki Takrir-i Sükûn Kanunu Anayasa’yla değil, Anayasa’ya rağmen olmuştu. Bir de mesele artık Anayasa meselesi olmaktan çıkmıştı, Demokrat Parti’nin Anayasa ne yazarsa yazsın giderek otoriterleşmesiydi.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Orada Demokrat Parti içinden bu otoriter gidişe karşı itiraz eden demokratlar var. Mesela bizde Selçuklu tarihinin öncü isimlerinden, Demokrat Parti Trabzon Milletvekili Profesör Osman Turan’ın Menderes’le, “Bizi susturamazsınız, siz baskı yapıyorsunuz. Baskı idaresi kuruyorsunuz” diye tartışmaları var. Feyzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun liderliğinde başlayan ispat hakkı hareketinin Hür Parti’ye dönüşmesi, Osman Bölükbaşı’nın mücadelesi, yine Demokrat Parti’nin içerisinde Sıtkı Yırcalı, Rıfkı Salim Burçak gibi isimlerin otoriterleşmeye karşı çıkması gibi örnekler var ama maalesef otoriterleşme trendi ağır basıyor. O dönemde, özgürlüklerini hatırlamayacak derecede günlük ekmeğe muhtaç olan bir toplum olması, bu otoriterleşmeyi durduramıyor. Olaylarla, alıntılarla, belgelerle kitapta anlatacaklarım bunlar.

 

RASYONEL ELEŞTİRİ YETERSİZ GELİYOR, SERT NİTELEMELERE BAŞVURUYORUZ

 

Bu bahsettiğiniz toplumsal çerçeveden bağımsız olmakla birlikte, bahsettiğiniz eleştiri ortamı vardı ilk başta. Fakat daha sonra, özellikle Gezi eylemleri, sonra FETÖ’nün 17-25’le başlayan darbe süreçleri ve siyasal tansiyon yükseldi ve geçen süre içerisinde toplumun bazı kesimleri yeminli bir muhalefet ve yeminli destekçi pozisyonlarına evrildi. Bu yeminli tavır almayı nasıl görüyorsunuz? Önümüzdeki dönem bundan kurtulma, normalleşme, daha rasyonel bakma süreci yaşayabilecek miyiz?

 

Bu yeminli tavır alma, iktidarda ve muhalefette maalesef kutuplaşma. Yazmakta olduğum kitapta, Adnan Menderes ve İnönü’nün birbirlerine hain diyen, vatanı satmakla suçlayan sözlerden şikâyetleri var. Yani bu hastalıklı bir kültürün dışavurumu. Yoksa bugünkü muhalefet hain de iktidar vatansever veya tersi, bugünkü iktidar hain de muhalefet vatansever diye bir şey yok. Dün de yoktu, bugün de yok.

 

Siyaseten karşımızdakini rasyonel eleştiriyle doymuyoruz, onu daha kötü göstermemiz lazım. Mesela “Tepeden tırnağa bunlar tecavüzcü” dersiniz, “Hain” dersiniz, “Dış güçlerin adamı” dersiniz; beri tarafta “Amerikan projesi” dersiniz. Bu maalesef siyasi kültürümüzün yeterince gelişmemiş, dağarcığımızdaki kavramların yeterince çoğalmamış, fikir dünyamızın yeterince zenginleşmemiş olmasının doğurduğu bir sonuç. Bilgiyle ilgili eleştiriler yerine, duygularımızın dışavurumu şeklindeki tavırlarla bir siyaset götürüyoruz. Bu bir gelişme aşaması. Bundan yetmiş sene önce Almanya’da faşizm, nazizm vardı. Alman milleti Hitler’in peşinden savaş şartlarında bile koşup gidiyordu. Çok şükür Türkiye’de böyle bir şey yok. Türkiye, demokrasisine paydos denilemeyecek kadar demokrasi birikimine sahiptir. Ekonomisi dünyayla ilişkisini kesemeyecek kadar dünyaya entegre olmuş bir ekonomidir. Türkiye’nin demokrasi içerisinde bu sistemi değiştirmek suretiyle düze çıkacağına inanıyorum.

 

Peki, özellikle sizin bizzat yaşadığınız bir süreç. Merkez sağdaki entelektüel kanadı gözlemleyecek olursanız, burada iktidardaki dönüşümü sorgulamayışını, iktidara önemli ölçüde eklemlenmesini, her söylem ve politikasını destekleme eğilimini nasıl görüyorsunuz? Asıl sorum şu: Merkez sağın devletle ve iktidarla ilişkisi, yapısı itibarıyla hep böyle daha güce mütemayil, yeter ki kendi “kutsallarına” dokunulmasın şeklinde mi idi, yoksa bu zaman içerisinde dönüştü mü? Hep söyleniyor ya, “Mesele iktidarda kimin olduğuymuş, ideoloji değilmiş” diye bir eleştiri getiriliyor. Siz buna nasıl bakıyorsunuz?

 

Kendini merkez sağda gören bir gazeteci, bir yazar olarak ben bu eleştiriyi kabul etmiyorum. Ancak böyle bir gerçeğin olduğunu söylüyorum; bu sadece merkez sağda değil, solda da olan bir şey. 28 Şubat’ta bizim solcularımız ne yaptılar? Öyle değil mi?

 

Sol kesim için bu eleştiri vaki. Demokrasi denmesine rağmen, Türkiye’de özellikle CHP’yle beraber devletçi bir şekillendirme, mecburi modernizasyon sürecinin taşıyıcısı oldular. Ama bunun karşısında sağ da hep demokrasi ve özgürlükler çağrısı yaptı, sonra dönüştü. Dolayısıyla bunu değerlendirmek gerektiğinde ne dersiniz?

 

Bu, orta demokrasi düzeyinde bir demokratik kültüre sahip olmamızdan kaynaklanıyor. Kim iktidarda ise -bu asker de sivil de olabilir- ve güçlü görünüyorsa, maalesef kendisine, “Ne duruyorsun, haydi, haklısın” diyecek, alkış tutacak çevreleri iki taraftan da bulabiliyor. Burada önemli olan bizim demokrasi tecrübemizi yeniden ifade edebilecek fikir hareketlerinin ortaya çıkabilmesidir.

 

Demokrat Parti tecrübesine, Adnan Menderes’in asılarak şehit edilmesinin meydana getirdiği duygulara hürmet ederek ama bilimsel gerçeği araştırmak üzere tahlili olarak bir süzgeçten geçirmek. Demokrat Parti’nin demokrasi söylemiyle, demokrasi vaat ederek, demokrasiyi ilk dört yılda ilerleterek başladığını ama ondan sonra 1946’nın İsmet Paşa rejimini bile aratacak bir otoriterliğe gitmiş olduğunu görmemiz lazım.

 

Bugün de iktidardan yana olan yazarlar sadece merkez sağdan değil, ayrıca merkez sağda olup iktidara muhalefet eden, eleştiren demokrasiyi savunan yazarlar da var. Türkiye’nin probleminin, “Sağcılar şöyle, solcular böyle” diyerek başka türlü bir kutuplaşma kavramı olan bu terimlerin içerisine ufkumuzu hapsetmeden, Türkiye’nin siyasi kültürü olarak tahlil edilmesi gerektiği kanaatindeyim.

 

Siyasi kültür olarak baktığımızda Türkiye, imparatorluktan itibaren siyasetin çok güçlü olduğu, “siyaseten katl” diye bir müessesenin hakkında fetvalar vererek meşru sayıldığı bir gelenek. Ayrıca hiçbir sosyal mobilite gücü olmayan, yılgın, yoksun, bir dilim ekmeğe muhtaç köylü yığınlarının oluşturduğu bir itaat kültürü var. Bu itaat kültürünü Türkiye tamamlayamadı ama bir hayli aştı. Eğitimin yaygınlaşması, piyasa ekonomisinin gelişmesi, ekmeğimizin devletin ağzında değil piyasada olması, “Ekmeğimi ben kazanıyorum, sen bana maaş vermiyorsun. Ben senin maaşlı adamın değilim” diyebilecek bir burjuvazinin teşekkül etmeye başlaması. Nitekim seçimler bunu gösteriyor.

 

Türkiye’de büyükşehirlerin siyasi temayülleriyle hükümet yatırımlarına daha çok ihtiyaç duyan, altyapı hizmetlerinin getireceği küçük ihalelere, küçük hizmetlere çok ihtiyaç duyan, sosyal mobilitesi gelişmediği için de alışkanlıklarına daha bağlı olan kesimlerin verdiği oylar ile büyükşehirlerin verdiği oy arasında bir farklılaşma var. Geçmişte bu kadar değildi. Bu farklılaşma, bu iktidarın on sekiz yılda yaptığı yatırımlar, şehirleşme ve eğitimin yaygınlaşmasıyla arttı. Gelişecek ve artacak da. Ben ona dayanarak Türkiye’nin tekrar demokrasisini restore edeceğini söylüyorum.

 

AK PARTİ’DEN AYRILMALAR PRENSİP İHTİLAFI İDİ

 

Türkiye siyaseti uzunca bir süredir, AK Parti’nin kazanmasına dayalı bir siyasal statüko içerisindeydi. AK Parti’deki kısmi oy düşüşleri de MHP ile ittifak üzerinden kapatılarak statüko bir süre daha korunabildi. Ancak 31 Mart seçimlerinden bu yana, bu siyasal statükonun değiştiğine, değişeceğine yönelik güçlü emareler de görülüyor. Yazınızda da değerlendirdiniz, muhalefetin yan yana durması, HDP’nin oy potansiyelinin değerlendirilmesi, AK Parti’den ayrılan aktörler tarafından kurulan Gelecek ve Deva partilerinin varlığı gibi pek çok yeni dinamik var. Bu yoğun hareketliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Fay hatlarında biriken enerji daha yoğun oluyor, bunu aşmak daha zor oluyor. Millet İttifakı’na da yeni partilere de sempatiyle bakıyorum. Bunların kendi aralarındaki ilişkiler de gayet iyi zaten. Bunların böyle konjonktürel, “Haydi bir parti kuralım. Bu iktidarın da birtakım sorunları var” diye değil, prensip ihtilafından çıktıkları kanaatindeyim.

 

Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde hangi konularda Cumhurbaşkanı’yla çatıştığını ve o yüzden başbakanlıktan uzaklaştırıldığını hepimiz biliyoruz. Bu ihtilaflar Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’yla ilgiliydi. Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği’yle ilişkileri iyileştirmek için ciddi sonuç alıcı adımlar atarken içeride başbakanlıktan uzaklaştırılmıştı. Kamu İhale Kanunu’yla ilgili aralarında ihtilaflar vardı. Bunlar hep prensip ihtilaflarıydı. Yoksa, “Ben kenarıma çekileyim” ya da “Boyun eğeyim, emanetçi bir başbakan olarak devam edeyim” diyebilirdi, öyle olmadı. Aynı şey Ali Babacan için de geçerli. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda o da Tayyip Erdoğan’la dişe diş mücadele etti, direndi. Rant sektörünün vergilendirilmesi için çalıştı, onun da elinden bir şey gelmedi. Davutoğlu da Ali Babacan da prensip ihtilaflarından ayrıldılar. Şimdi de o prensipleri uğruna parti kurdular.

 

Ben şu veya bu ölçüde kendilerinin performansına ve Türkiye’deki iktisadi duruma göre tabana sahip olacakları kanaatindeyim. Millet İttifakı’nı da yeni kurulan partileri de sempatiyle karşılıyorum; çünkü demokratik parlamenter sistemi savunuyorlar, çatışmacı, kutuplaştırıcı bir dil kullanmıyorlar ve Türkiye’nin bütünlüğünün sadece hamasetle değil, insanlar arası ilişkileri yumuşatarak bir ilişkiler ağı geliştirmek suretiyle sağlanacağının, aidiyet duygusunun gelişeceğinin bilincindeler.

 

Siyasetçisiniz, entelektüelsiniz, tarihçisiniz, hukukçusunuz, son soru da gazeteci kimliğinize. Son tahlilde Türkiye’de ana akım medyada uzun dönem yazı yazdınız, oradaki süreci de içinden gördünüz. Bugün de Karar gazetesinde yazılarınıza yer veriyorsunuz. Kendinizi de odağa alarak, Türk basınının bu dönüşümü öngörememesi ya da üzerine düşeni yapamaması, bugünkü basın özgürlüklerine ilişkin süreçlerde bir dönem göstermesi gereken refleksleri daha önce göstermemiş olduğu gibi bir eleştiriyi paylaşıyor musunuz? Yoksa birleşik kaplar teorisi; yani siyaset ne ise, entelektüel ne ise bunların hepsi aynı, ayırmamak mı gerekiyor? Bir gazeteci olarak baktığınızda Türk basınının sürecini ve bugünkü noktasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türk basını maalesef bugün büyük ölçüde kontrol altındadır. Ancak ciddi sermaye yatırımı gerektirmeyen haber siteleri ve YouTube’dan yayın yapan kanallar belli bir özgürlük içerisinde tavır koyabiliyorlar. Büyük medyanın direnç gösteremeyişinin sebebi, Türkiye’de kurumlaşmanın zayıflığıdır. Bir Alman gazetesinin yahut New York Times’ın mülkiyet yapısını Alman başbakanı veya ABD’nin başkanı değiştirebilir mi? Değiştiremez. Bunun lamı cimi yok. İşte o basının özgürlüğü bu güçten geliyor.

 

Türkiye’de medya böyle bir güçlü sermaye yapısına sahip olamadığı gibi sanayi sektörü de güçlü değil. TÜSİAD konuşuyor mu? Halbuki eskiden çok konuşurdu ama şimdi TÜSİAD belli bir suskunluk veya çekingenlik içerisinde, çünkü konuştukları zaman kendilerine vatan haini bile dendi.

 

Yine dönüyoruz dolaşıyoruz, aynı şeye geliyoruz: Türkiye’de siyaset çok büyük bir güçtür, siyaset karşısında yargı zayıf bir güçtür. Siyaset karşısında medya zayıf bir güçtür. Siyaset karşısında üniversite zayıf bir güçtür.  Siyaset karşısında kamu kurumları, Merkez Bankası zayıf bir güçtür.  Siyaset karşısında burjuvazi zayıf bir güçtür. Onun için diyoruz ki demokrasi deyince mutlaka güçlü sivil toplum olmalı. Demokrasi deyince mutlaka güçlü piyasa ekonomisi, güçlü kurumlaşmış üniversiteler olmalı. Bütün bunlarla birlikte demokrasi oluyor. Bu da bir gelişme meselesi.

 

Türkiye’nin ekonomisi de kurumlaşması da sermaye birikimi de orta düzeyde. Böyle bir durumdayız. Ama çok klasik bir laf olmakla beraber doğrudur: Tarihin çarkını geriye çevirmek mümkün değil. Türkiye’de şehirleşme gelişecekse, yatırımlar artacaksa, ekonomi bugün küçülse bile yarın büyümek zorundaysa, insanlarda giderek “Ben ekmeğimi kendim kazanıyorum” bilinci gelişiyorsa, yeni nesil üniversitelerde daha bireyleşmiş olarak, daha özgür tavırlarla, özgür reflekslerle gelişiyorsa, Türkiye mutlaka demokrasisini yeniden restore edecektir.

 

Daha önce askeri vesayet ya da cemaat vesayeti gibi şeyler vardı. Bugün de demokrasinin üzerinde siyasetin vesayetinden bahsediyoruz, sizin de dediğiniz gibi.

 

Demokratik kurumlar ve demokrasinin toplumsal zemini o kadar zayıf ki asker de vesayet yapabiliyor, cemaat de vesayet yapabiliyor, siyaset de vesayet yapabiliyor. İşte sorun bu. Onun için demokrasi mutlaka güçlü sivil toplum, bağımsız yargı, özgür ve güçlü medya, özerk üniversiteyle birlikte, belli bir refah düzeyi sağlamış toplumlarda daha sağlıklı işliyor. Oraya ulaşmak için Türkiye’nin rasyonelleşmesi, demokrasisini kurumlaştırması, ekonomisini verimlilik kurallarına göre yürütmesi, dış politikasını rasyonalize etmesi, Batı’yla ilişkilerini sağlam hale getirmesi gerekiyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.