Tarih ve Coğrafyanın Dili: Bir Zihniyet Analizi – I

En eski modernleşme teşebbüslerimizden bu yana devlet erkânı ve geniş halk kitleleri devletin sahadan çekilmesi şeklindeki bir değişim talebini bir türlü anlayabilmiş değildir. O aradan çekilir veya zayıflarsa yerine neyin konulacağına dair hiçbir deneyimi olmamıştır da ondan böyledir bu.

türkiye modernliği

“Toplumun namussuzlar eline geçmesi ancak kapalı rejimlerde söz konusudur. Bunun daha beteri de vardır. Açık rejim olduğu halde, halk kitlelerinin baskısı gemlendiği için namussuzların her çeşit teşhirden ürküp utanmamaları, ceza görmemeleri, sırıtarak işlerini sürdürmeleri halidir”.

 

KEMAL TAHİR

 

Bu topraklar Kerim Devlet’in yurdu, yurttaşlar da devlet babanın evlatlarıdır. Bu şu demektir: Refahın da güvenin de yegâne tedarikçi ve distribütörü devlettir. Alan da odur veren de o. Prensin dokunduğu bir taşralı bir anda vezir, yan gözle baktığı vezir de rezil olabilir. Bizde bu yüzden “göze girmek, göze gelmek ve gözden düşmek” arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir mesafe vardır.

 

Bu tür toplumlarda her an her şey mümkün olabilir. Beylik vermekle olur sözü bile kamu malından olur. O da dilimize zamanla “Yörük sırtından kurban kesmek” şeklinde girmiştir. Bu İç Asya’dan Anadolu’ya kadar sürdürülegelen bir gelenektir ve en önemli örneklerini Türkçenin en güzel nesirlerinden biri olan Dede Korkut’taki bey ziyafetlerinde görebiliriz.

 

Zamanla ve bilhassa dışarıdan gelen baskılarla -ki bunun başlangıcı olarak 17’nci yüzyılın başlarını verebiliriz- devlet eliyle yürütülen bu düzen kendi kendine yetmez olmuş ve değişim şartları zorlamaya başlamıştır. 

 

Bizde Tımar Sistemi’nden İltizam ve sonra Malikâne Sistemi’ne girme teşebbüsleriyle başlayan bu değişim talebi, o günden imparatorluğun tasfiyesiyle sonuçlanan son ana kadar bütün modernleşme dönemlerimize damgasını vuran ana karakteristiktir. Bir yanda kendi kendini sürdüremeyen eski nizam, öte yanda o “düzeni kendi kalarak” konsolide etmeye çalışan reform teşebbüsleri.

 

Mevcut düzeni “ıslah” teşebbüsleri bir bakıma devleti eskiden olduğu gibi yine her şeyin merkezine koyarak devam ettirme çabasından başka bir şey değildir. Oysa dışarının dayattığı, devleti, ancak devlet dışı alanın genişletilmesiyle tahkim ettirilebilir bambaşka bir yapıdır.

 

Değişimin içerik ve yönü bizde hiçbir surette tarih ve geçmişi olmayan yepyeni bir şeydir. Geleneği, daha doğrusu hiçbir pratiği olmayan bir şeyin gerek ümera gerekse halk nezdinde kabul görmesi tabii ki mümkün olmamıştır. Mümkün olmamıştır, zira akletme ve bunun sonucu olarak bir kanaate ulaşma denilen şey, aklın kendi içindeki soyut bir döngüsü değil, aklın belli miktardaki malzeme üzerinden yaptığı deneysel bir ameliyedir. O yüzden de;

 

“Yüzyıllar boyu yaşanmış bir tarihten silkinip kurtulmak mümkün değildir. Yüzyıllar boyu yaşanmış bir tarihi inkâr etmek de hiçbir toplumun, hele kişilerin hiç harcı değildir. Yüzyıllar boyu yaşadığı tarihin kişiler üzerindeki etkisini benliğinden çıkarıp atmak, hatta etkilerini gevşetmek, hatta, şuurun aracılığıyla uzun boylu kontrol altında tutmak mümkün değildir” (Kemal Tahir, 1992: 137).

 

En eski modernleşme teşebbüslerimizden bu yana devlet erkânı ve geniş halk kitleleri devletin sahadan çekilmesi şeklindeki bir değişim talebini bir türlü anlayabilmiş değildir. O aradan çekilir veya zayıflarsa yerine neyin konulacağına dair hiçbir deneyimi olmamıştır da ondan böyledir bu. 

 

Kaldı ki devlet bir sınıf devleti olmadığı için herkesin olduğu kadar kendisinindir. Sadece Kapı Halkı (Hazineyi elinde tutanlar) değişir burada. Gün olur o, gün olur bu gelebilir oraya. Ama bu mülk, bütün yoksulluk ve fukaralığına rağmen kendisinindir. Bunun tehlikeye girmesi, herkesin tehlikeye girmesidir. Tehlike de herkesle gelen düğün bayram şeklide karşılanır. 

 

“Tıpkı, köylü kaynağından gelen bürokratlar gibi, köylülük de devletsiz olamayacağı sezgisini, yüksek bir bilinç haline getirmiştir… Anadolu Türk halklarının zaman zaman istemediği hareketlere karşı pasif kalması, devletin göçme tehlikesinin verdiği korku yılgınlığındandır. Bu korku yılgınlığının bu açıdan haklı ve kişisel hiçbir önemli vasfı yoktur” (Kemal Tahir, 1992: 122).

 

Devletin zaafa düştüğü kargaşa zamanlarında halkı yerel mütegallibenin elinden alacak bir arka, sınıf dayanışması olmadığı için herkesin nihai dayanağı daima devlet olmuştur. Bu, bilincin de ötesinde biyolojik bir karakter, yaşanarak genetiğe işlemiş bir tabiattır.

 

Görüldüğü gibi halkın bilinçdışı ve doğasını ele geçiren bu motivasyonun arkasında koskoca bir geçmiş ve tarih vardır. Devletin zaafa düşmesi doğrudan doğruya evdeki ekmeğin tehlikeye girmesi, çatının çökmesi demektir. Maşeri vicdan (kolektif bilinç) bunu doğrudan doğruya bilir, hisseder.

 

Bu büyük geçmiş dikkate alınmadan söylenen her şey boştur. Kaldı ki halkın davranışını küçümseyen ve anlamakta zorluk çekenler bile şuuraltında farkında olmadan kendilerini bir yerlere kapılanma eğilimi duyar. 

 

Zorunlu Ama İsteksiz Bir Yürüyüş

 

Türk Modernleşme süreci sırtında böylesi devasa bir bellekle yola çıktı. Bir yanda sırtında taşıdığı bu bellek, diğer yanda o belleğin bilinçdışında bıraktığı çağrışımlar. Bellekteki marka, devletsiz yaşamanın toplum bilincinde bıraktığı izdir. Bir yanda devleti muhafaza için girilen dönülmez yol, bir yanda ise girilen sürecin bu ilkeye aykırı görünen devlet dışı alanı güçlendirme şeklindeki istikamet; işte bu, Türk Modernleşme sürecinin en büyük çelişkilerinden biri olarak kayda geçmiştir.

 

Devlete yüklenen anlam o kadar büyüktür ki, bu anlam, devlet patenti altında işlenen bütün hataları sıfırladığı gibi, reform teşebbüslerini de çoğu kez tehdit gibi göstermiştir. Ne ki, soyut anlamda devlete yüklenen anlamla pratikte devletin ürettiği çıktı arasındaki açı gittikçe açılmakta ve büyü bozulmaktadır. Bu durum zamanla sadece bellekte değil, bilinçte de bir yarılma, bir tereddüt oluşturmuştur. Bir yanımız “o” derken, bir diğer yarımız artık “bu” demektedir.

 

Bunun nedeni devletin artık eskiden olduğu gibi geleneksel yollarla refah dağıtacak kaynakları üretemeyişi ve değişen şartlardır. Oysa o güne kadar refah ve güvenlik hep devlet üzerinden tesis edilmiş, işler hep o minvalde yürümüştür. Yeni devirle birlikte reformlara gösterilen tereddüdün sebebi de budur. 

 

Onun için hep bir uzlaşma, hep bir orta yol aranmış ve çözümler sürekli olarak “devam zinciri” içinde -devam zincirini çözümleri mevcut içinde arama anlamında kullanıyorum-  aranmıştır. Bütün reform dönemlerine damgasına vuran ana çizgi budur. Bir tarafımız evet değişmeli derken, diğer tarafımız ihtiyatı elden bırakmamıştır. Zaten her iki davranış da hayali bir sanıya değil, sahici bir gerekçe ve yaşanmışlığa dayandığı için belli bir sosyolojiyi arkasına almıştı.

 

Bütün bunlar olurken tek başımıza da değildik. Bizi buna zorlayan bir dünya, düşman bir dünya vardı. Bir zamanlar gelmiş eski dünyanın tam merkezine, Akdeniz’in göbeğine oturmuştuk. Orada da kalmamış, Ön Asya ve Akdeniz’le eski dünyanın İpek Yolu’yla tek iletişim kanalı olan bütün yolları kesmiştik. Kuzeyde Karadeniz, Akdeniz’de de Mısır ve Levant bizimdi artık.

 

Sonra reformlar, coğrafi keşifler çağı ve arkasından gelen ulusal monarşilerle bunlara eşlik eden burjuvazinin yükselişi ve ulusal ordularla birlikte merkezi mali sistemlerin ileri tekniklerle arzı endam etmesi ve arkasından gelen ulus çağı. Bütün bunlar nötr sonuçlar doğurmadı. Hepsi de doğrudan doğruya bizim de içinde bulunduğumuz dünyayı derinden derine sarstı.

 

Bizde asıl etki içerinin değil dış dünyada meydan gelen bu gelişmelerin zorlamasıyla oldu. Tehdit içeriden değil, dışarıdan geliyordu. Bilhassa 17’nci yüzyıldan sonra mevcut nizam bu dünya ile girilen savaşın maliyetini karşılayamaz oldu. Bu da devletin zaafa düşmesi, yerel mütegallibenin güçlenmesi ve suistimallerle eski düzenin bozulmasına yol açtı.

 

Memleket işte bu şartlarda değişime zorlandı. 

 

Modernitenin Dilemması

 

Tehdit altında olan mülk-ü milletti; yani her şeyin kaynağı ve halkın kendisi olan devlet. Tehdit altında olan devletti devlet olmasına ama devleti bu çıkmazdan kurtaracak olan da devlet dışı alanda yatırıma dönük piyasa yapılarının genişletilmesiyle ancak mümkün olacak bir yoldu. Benzemek istediğimiz dünya düzeni böyle işliyordu.

 

Yükselen bir burjuvazi, onun finanse ettiği güçlü bir devlet ve düzenli ordular. Bizde ise devletin klasik görevi orduyu finanse etmek ve tebaasına refah dağıtmaktı. Düzen böyle işliyordu. Gelişen ‘Yeni Dünya’nın dinamiği ise gücünü bambaşka bir şeyden alıyordu. Alıyordu almasına da onun da kendine özgü bir tarihi çizgisi, içinden geçtiği süreçler vardı ve bütün bunların tarihi çok daha eskilere, özerk kentlere kadar giden büyük bir geçmişe dayanıyordu.

 

Oysa bizde özerk kent yoktu. Kentlerin tamamı öncelikli olarak politik ve askeri bir merkez olarak gelişmişti. İmalat ve ticaret de bu minvalde devletin öncelikleri dikkate alınarak kapalı ve yerel bir zeminde yürütülmüştü. Uluslararası ticaretse çoğunlukla yabancıların elinde ve devletle ilişkileri büyük ölçüde sadece kamu maliyesini ilgilendiren tarafıyla önem kazanmıştı.

 

İmdi, yeni meydan okuma tam da bunun zıddını, eski nizam ve eski alışkanlıkların kökten değiştirilmesini zorunlu kılıyordu. Devlet kendini kurtarmak istiyor, ama şartlar devletin geri çekilmesini istiyordu. Devletin bekası devlet dışı alanın genişlemesi ve verimli olmasına bağlıydı.

 

Devlet zor da olsa uzun bir gecikme ve imparatorluğun tasfiyesinden sonra eski davranışlarının hilafına tıpkı Batı’da olduğu gibi yeni bir sınıf, burjuva yaratma yoluna girdi. Bu, tıpkı Ankara örneğinde olduğu gibi bozkırın ortasında bir cennet yaratma teşebbüsü kadar cüretkâr bir teşebbüstü.

 

Geleneği olmayan bir şeyi devlet eliyle ihdas etmek sanıldığı kadar kolay değildi. Refahın yegâne distribütörü olan devlet bu sefer de en iyi bildiği şeyi yaptı: Kaynakları dağıtma tekelini kullandı. Bunu da bildiği gibi imtiyaz ve tekeller yoluyla yaptı. İmtiyaz sahipleri de gördüklerini yaptılar. Yatırıma yabancı oldukları için imtiyazları servet kaynağı olarak gördü ve verimsiz taşınmazlara yöneldiler.

 

En büyük açmazlarımızdan biri buydu. Kamu düzenini sadece devletle güvenceye alma eğilimi. Bu da “ekonominin büyük parçasının (devlet tarafından) elde tutulmasına” ve sonuç olarak da “ondan kişisel biçimde kat kat yararlanmaya” yol açmıştı. 

 

Verimsiz kamu yatırımları ve kamu teşebbüsleri yoluyla denetimi sağlama geleneği çıkmaza girince bu sefer de özelleştirmeler başladı. Tabii bu da bize göre ve bizim usullerimizle yapılacaktı, öyle de oldu.

 

Bu yüzden de gücü devlet dışı alanda biriktirme şeklindeki Batı tarzı özelleştirmeler bile devlet merkezli güç konsolidasyonunun idamesi için kullanıldı. Görünürde devleti sınırlamak isteyen bir faaliyet alanının bile son tahlilde devlet gücünün en olmadık şekilde kullanıldığı bir iktidar alanına dönüştürülmesi bizim gibi ülkelere özgü bir modernleşme pratiğidir.

 

O yüzden burada her şey iktidar etrafında şekillenen imtiyazlara dönüştürüldü.

 

İmtiyazlar, İmtiyazlar, İmtiyazlar

 

İmtiyazlar tamam da aktarılan kaynaklar Batı tipi bir burjuva sınıfının yaratılmasına mı eski nizamın başka bir tarzda kendini devam ettirmesine mi yaradı? Sonuçta hangisi kazançlı çıktı bu süreçten? Birincisi mi ikincisi mi, hangisi?

 

Çok açıktır ki, bu kaynaklar verimli alanlar yerine çoğu kez kolay kazanca yatırıldı. Sonuçta bu da ülkede yeni bir sanayi ve yeni bir toplumsal dönüşüme yol açmak yerine kamusal sömürünün bir aracı haline getirildi. Mali sisteme çözüm olarak kurulan İltizam sistemindeki yolsuzluklar neyse bu düzende de yapılan aynı şeydi.  

 

Oysa örnek aldığımız dünyada işler farklı işlemişti. Orada burjuvanın uzun ve kanlı bir tarihi vardı. Ticaret ve sanayi burjuvazisi orada düz yolda büyümemiş, uzun ve kanlı bir mücadelenin sonucu olarak doğmuş, büyümüş ve gelişmişi. O yüzden de yüzyıllara dayanan bir süreçte hem kendini hem de zıddını kendi doğal mecrasında yaratmıştı. 

 

Bizde ise böyle bir gelenek hiç olmamıştı. İki ayrı tarihî ve sosyolojik süreçten geliyorduk. O yüzden de bizde burjuva yaratma usulü “korunaklı bir alanda” memleket kaynaklarını “rant” olarak imtiyazlı bir sınıfa aktarmanın aracı şeklinde gelişti. 

 

Evet, devletin bekası ve ulusun refahı için devlet dışı alanın yeniden tanzimi gerekliydi. Bu şarttı. Fakat bu eski kodların yeni biçimde kendini konsolide ettirmesinin bir aracı olarak değil, yeniyi kendi şartlarında üretmenin bir yolu olarak devreye sokulmalıydı. 

 

Bu olmadı. Olmadığı gibi problemlerimizin kaynağı olan eski, reform patenti altında kendini devam ettirdi. Bu da reform teşebbüsleri ve ona duyulan inancı zayıflatırken, soyut biçimde eskiye olan özlemi artırdı. Eski, bizim yedi düvele meydan okuduğumuz mazinin o şanlı sayfalarıydı.

 

Reformlar da bir yığın dejenere bürokratın halka ve tarihe rağmen bozgun yıllarımızı hazırlayan Batılılaşma ve özümüzden kopma yılları oldu. Halkın zihninde uyanan büyük resim buydu. Bu sonuç, reform süreçlerini kendi bağlamı içinde değil de teknik bir aparat olarak sonuca ulaşma şeklindeki mevzii davranıştan doğmuştu.  

 

Eskinin yeniyi bu şekilde zehirlemesi, sadece teknik ve lokal bir enfeksiyon olarak kalmadı, aynı zamanda devletten beslenme alışkanlığı ve bunun tarihsel kökenlerini çok daha gelişmiş tekniklerle günümüze taşıdı.

 

İmtiyazlar bugün milyar dolarlık devlet ihaleleriyle veriliyor. Fakat bu sefer eskiden olduğu gibi İstanbul’daki paşa ve vüzera yerine payitahttaki yeni elitlerle bu imtiyazlı sınıfların ortaklığı yeni bir ambalajla kendini devam ettiriyor. Artık imtiyazlar imtiyaz olarak değil, yedi düvele meydan okumanın bir sembolü olarak sunuluyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.