Tarih ve Coğrafyanın Dili: Bir Zihniyet Analizi – II

Bizde devlet her şeye rağmen belli bir zümrenin değil, her zaman kamusallığın kendisi olmuş. Hiç kimse temellük edememiş onu. Herkeste bir gün mühür bize de geçer ümidi hâlâ canlı. Mayamız bununla yoğurulmuş. Fakat en çok istismar edilen de o. Her günah bu kutsalın arkasına saklanarak işleniyor. Ve iş noktaya geliyor ki, kamusal güç kullanılarak kamusallığın kendisi yok ediliyor. Bu da anayasal kurumların yok edilmesiyle yapılıyor.

tarih ve coğrafyanın dili 2 zihniyet analizi

“Bir devlette, iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise, bir kuvvet hasıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi, yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. o kuvvetler de sefaretlerdir.”¹

 

C.L. Strauss, “Bugün” der, “dünyaya kabaca iki mantık hâkim olmuştur. Vektörü Pazar olan ve otoriter kalelerin karşısına ‘evrensel liberalizmi’ çıkaran, fakat kültürlerin ve yaşam biçimlerinin çeşitliliğini ezen bir teknik tek-biçimleştirme mantığı. Diğeri ise vektörü Devlet bazen de Din olan, Pazar buldozerinin önüne ulusal sınırlarla geçen, fakat bireyleri zorlayıcı toplulukların içine hapseden bir etnik parçalama mantığı”.²

 

Bizde egemen olan ikincisidir; yani vektörü Devlet ve Din olan, bireyi de bu kurgu veya vakıanın içine hapseden bir mantık. Bazı hallerde “Din-i Devlet” şeklinde formüle edilen bu mantık, modern devirlerle birlikte örtülü şekilde “Din-i Millet” ve nihayet hepsini bir arada toplayan Devlet etrafında şekillenmiş köklü bir gelenek tarafından beslense de bugün modifiye edilmiş haliyle “din-ü devlet” formunda kendini devam ettiriyor.

 

Bu, durduk yere oluşmuş bir mantık değil, kökleri çok uzun tarihsel süreçlere dayalı verili bir zihniyet ve alışkanlık. Bizde sözde aydınların yanıldığı temel nokta, mantık denilen şeyi belli bir tarihsel ve sosyolojik parantezde ele almak yerine, “evrensel” bir değer olarak görme alışkanlığıdır.

 

Toplumların Grameri

 

Oysa ne mantık evrenseldir ne de evrensellik olarak görülen şey(ler) evrenseldir. Aklın kendisi de dâhil her şey sahaya inince farklılaşır ve yerel renkler alır. Bu evrensel dinlerde bile böyledir. Orada bile sahaya inildikçe mutlak değerler solar ve yerel renkler açmaya başlar. 

 

Mantık da öyledir; o da toplumsala gömülü, toplumsal tarafından şekillendirilmiştir. Çünkü mantığın kendisi olan Dil öyledir. Hatta bazı Marksistlere göre dil üstyapı değil, altyapı kurumudur. Bu, dilin verili olduğuna yapılan bir vurgu, sahici bir tanımlamadır. 

 

Dil, sadece toplumsal ve kültürel değil, aynı zamanda tarihsel bir yapıdır. Dilin yarattığı mantık da öyledir. Öyle bir deneyimin ürünüdür ki bu, bilinç ve bilinçdışına hâkim sayısız kadar etkileşim zincirinin her şeye egemen olduğu bir süreç dizisi işler orada. Dil orada, mantık orada, zihniyet orada; bütün her şey orada, o devinimde nihai şekillerini alır. 

 

Bütün bunlar yadsınarak aklın örgütlü bir sürümü, mantık işte budur diye soyut bir boşlukta oluşmaz. Bu hem her şeyin dile tercüme edilebileceğini hem de tercüme edilen her şeyin mantık olduğunu iddia etmekle aynı şeydir. Oysa dile aktarılanlar sadece mantık değil, aynı zamanda şiirde olduğu gibi duygu ve imajdır. Biri aklı, diğeri duyguları harekete geçirir.

 

Burada bile birlik yoktur. Akıl ve mantıkla duygusal süreçler de ayrı ayrı yasalara tâbi olarak gelişir. Fakat bunlar bile tarihseldir. Özdeş bir hissin tekrarlanması diye bir şey olmadığı gibi, adaletin değeri ve karanlığın şiddeti bile kültürden kültüre değişir. Burada da bir şeyin değerini ihtiyacın şiddeti belirler.

 

Bu süreçte bağlam her şeydir.

 

Bazen ekmek her şeydir, bazen de adalet. Bu bile sürgit aynı şiddette devam etmez. Bir gün sırtımızda yük olan, gün gelir sonsuzluk aurası sunan bir imge haline gelir. Toplumsal karşılık derken işte bu, sürekli değişen bu dinamizm kastedilir.

 

Bu yüzden toplumun yönünü bağlamsız soyut düşünce değil, bağlamın içeriği ve şiddeti belirler. Bu ihtiyacın şiddetidir. İhtiyacın şiddeti talebi belirler; talep de yönümüzü. An gelir asayişi özleriz, an gelir asayişten bıkarız. Bu, güvenlik ve özgürlük kadar diğer her şey için de geçerlidir. Ve bütün bunları o toplumun yaşanmışlığı, tarihi ve mevcut durumu belirler.

 

İki Dil, İki Hafıza

 

Bizim gibi toplumların mantığı da “Pazar” ve “Evrensel Liberalizmin” mantığı tarafından değil, çatısı “Devlet” olan bir geçmişin mantığı tarafından yönetilir. Birinde toplumsal yarar piyasa mekanizması içinde aranırken, diğerinde her şey devlet mekanizması içinde aranır.

 

Dahası var. Bizim gibi memleketlerde piyasa süreçleri daha çok yabancı sermaye ve onun acenteleri şeklinde çağrışımlar barındırıyor. Bu konuda millî hafıza çok sayıda olumsuz hatırayla dolu. Kelimenin hakiki anlamında “millî ve yerli” olanın tam karşısında kozmopolit bir anlam deseniyle yüklü bir hatıra bu. Bunun bizdeki en tipik örneği, ders kitaplarına kadar giren Kapitülasyonlar. 

 

Piyasa denince yabancı müdahale ve yabancı istismarını hatırlayan bir toplumda, bu kavramı hayatın merkezine koymak kolay değil. Bırakın hayatın merkezine koymayı, kavramın kendisine karşı oluşan direnci kırmak bile zor. Devlet kavramına gelince, onun arkasında kökleri çağlara uzanan pozitif bir algı, bir birikim var.

 

Kaldı ki Piyasa kavramını tekeline alan uluslararası kapitalizm “her tarafa yayılmış ve aşırı derecede hırçın bir uygarlığı, denizlerin sessizliğini bir daha geri gelmeyecek şekilde yok eden” bir uygarlığı temsil ediyor. Dönencelerin parıltıları ve varlıkların canlılığı onunla cansız bir meta-değere dönüşüyor. Bütün bir üçüncü dünyanın gecekondularla kemirilmesi onun sonucu. Onun ürettiği değerler bütün sahilleri betona boğulmuş cansız cesetlere çeviren. 

 

Bagajında bütün bunlar ve daha fazlası var. Devletse hatırası istikrar ve güven olan bir hatırayı, kimsesizlerin kimsesi olmayı temsil ediyor.

 

Evet, bugün küresel sermaye istikrarlı siyasal yapılar istiyor; bu doğru, ama çok yüksek bedeller ödeterek istiyor bunu. Hatta bazen bu, sırf istikrar ve kendi çıkarları için hemen yanı başında antidemokratik ve otoriter yapıları desteklemek şeklide de olabiliyor. 

 

Bütün bunlar herkesin gözleri önünde oluyor. O yüzden demokratik dünya denilince, temeli insan haklarına dayalı pir-u pak şeyler değil, kapitalizmin kirli ilişkileri canlanıyor.

 

Demokrasi ve Piyasa patenti altında bütün bir Kara Afrika, Eski Amerikan Uygarlıkları, Asya ve bütün bir periferinin toprakları sömürüldü, uygarlıkları yok edildi. O yüzden Liberal değerler ve Piyasa ilişkileri denince uluslararası küresel güçlerle kol kola yürüyen kirli ilişkiler akla geliyor. Bunlara karşı da mazlum halkın sığınağı olarak “ulusal sınırlar” ve bu sınırları bekleyen Millî Devlet ve Ordu.

 

Bu haliyle durum tam da eski Sümer destanındaki Gılgamış ve halkı arasındaki duruma benziyor. Gılgamış, gerçi “tepelerin ensesinde kuyular açmış, güç vermek için onlara arkadan gelerek halkının koruyucusu olmuştu”. Bu doğruydu, ama aynı Gılgamış için destan “yanındakiler ayakta beklerdi buyruklarını, korkudan titrerdi Uruk gençleri, ‘oğlu babasına bırakmıyor Gılgamış’ denirdi. Gılgamış bırakmıyor hiçbir kızı sevdiğine…” diye konuşur.³

 

İçinde bizim de bulunduğumuz ülkelerdeki halkın durumu zaman zaman buna benzeyen hatıralar da barındırıyor. O yüzden de “Hiç kimsenin gidemediği karanlık ormanı geçen Gılgamış” sendromuyla, ötesinde ne olduğunu bilemediğimiz “karanlık orman” sendromu arasında gelgitler yaşayan biçarelere benziyoruz.

 

Gerçi bizde devlet her şeye rağmen belli bir zümrenin değil, her zaman kamusallığın kendisi olmuş. Hiç kimse temellük edememiş onu. Herkeste bir gün mühür bize de geçer ümidi hâlâ canlı. Mayamız bununla yoğurulmuş. O kadar devletle iç içe geçmişiz.

 

Fakat en çok istismar edilen de o. Her günah bu kutsalın arkasına saklanarak işleniyor. Ve iş noktaya geliyor ki, kamusal güç kullanılarak kamusallığın kendisi yok ediliyor. Bu da anayasal kurumların yok edilmesiyle yapılıyor. Devlet zaten anayasa ve onu yürüten anayasal kurumlarla devlet, ama anayasal kurumlar bile soyut bir devlet kavramına yaslanarak tahrip edilebiliyor. Bunlar yok edilip güç, anayasal kurumlar da dâhil her şeyin yerine geçince de resmî kamusallık dâhil her şey yıkılarak parti devleti olmaya doğru giden bir süreç başlıyor.

 

Böylece elimizdeki yegâne kamusallık aracı olan devleti kendi elimizle yok etmiş ve toplumsal barışı tehlikeye atmış oluyoruz. Gökalp, Türk tarihindeki bütün kavgaların temel nedeni iç huzurun tesisi içindi der. Bu da velayet-i amme denilen kamu çıkarını tesis eden yansız bir devlet ve yurttaşlarla devlet arasındaki mesafelerin eşitlenmesi mücadelesidir.  

 

Devlet işte bunun için vardır: Genel huzur ve asayişin temini. Halkımız devlet deyince bu mahfaza ve içindekileri anlar. Devlet gidince her şey gitmiş demektir. Devlet ise denge demektir. Çağdaş kavramlarla kuvvetler ayrılığı. Bizde dengeyi devlet içindeki güç dengeleri sağlamış; Batı’da ise buna bir de devlet dışında biriken güç merkezleri ilave olmuştur. Bunlara sivil kamusallık alanları diyoruz.

 

Pekâlâ ya devlet dışı anayasal kurum ve yapılar: Onların bizdeki tarihi nedir?

 

Sivil Kamusallık

 

Devlet dışı anayasal kurum ve yapılar bizim tarihimize yabancı.

 

İyi de yabancı diye toplum çareyi ilanihaye bireylerin içine hapsolduğu resmî kamusallık alanlarında mı arayacak, yoksa resmî alanın dışında sivil kamusallık alanları üreterek mi bu dengeyi sağlayacak? Veya her iki alanı birden güvenceye alarak yerli ve millî kurumlara mı sahip olacak?

 

Demokrasi hem merkezî devlet hem de sivil anayasal kurumlar korunarak güçlenen bir şey. Evet, böyle ama bunu üretecek yeterli enerji ve toplumsal talebe sahip miyiz? Sahip değilsek bu talep ve toplumsal destek nasıl sağlanabilir? Cevabı bulunması gereken soru bu. Aksi halde “Kop Dağında Dükkân Açmak” gibi abesle meşgul olarak vakit zayi ederiz. 

 

Geleneği olmayan bir şeyi hayata geçirmek boşlukta yürümek kadar zordur. Bu, pratiği olmayan bir şeye kalkışmakla aynı şeydir. Gemileri karadan yürütmek böyle bir şeydir. 80 günde devri âlem böyledir. Demirden dağları delmek, denizde bir kanal açmak, sanal ortamda söz ve yazıyı görünür kılmak gibi imkân harici görünen ve bugün bize “normal” gelen her ne varsa hepsi için böyledir bu. 

 

Bundan 100 yıl evvel yukarıda saydıklarımın bazılarını düşünmek imkân hariciydi. 1876’da Kanun-i Esasi ilk defa ilan edilince meclisi bir danışma organı olarak değil, müstakil bir güç organı olarak görmek de öyleydi. O kadar imkân harici, o kadar hayaldi. Bugün de burada, bu memlekette kamusuz (bunu devlet ve politik güç anlamında kullanıyorum) Piyasa yaratmak da öyle, o kadar imkân haricidir. Çünkü geleneği yoktur bunun.

 

Oysa Batı’da kent sivil karakterli bir merkez olarak doğmuştur. Bizde ise askerî ve politik bir merkez olarak garnizon kentler, idarî merkezler vardır. Piyasa da orada, oradaki hâkim gücün gölgesinde, onun doğasına uygun olarak gelişmiştir. Birinde öncelik Piyasa kuralları, diğerinde ise kamu gelirleridir.

 

Biri (Batı), Piyasa önceliklerini Devlet ve Devlet müdahalesine karşı güvenceye alan özerk yapılar üretirken; diğeri (Doğu/Biz), bizzat Devlet tarafından tanzim edildi. Onun için birinin (Batı) karakteri Devlet dışı bir özelliği haizken, diğerinin (Doğu) karakteri büyük ölçüde Devlet tarafından belirlendi.  

 

Dolayısıyla birinde devlet dışı “sivil kamusallık” alanları oluşurken, diğerinde kamusallık alanlarının tamamı “resmî kamusallık” şeklinde gelişti. III. Selim’in teşebbüslerini esasa alırsak, Türkiye’nin 200 küsur yıllık Modernleşme çabası tek kelimeyle “sivil kamusallık” alanları yaratma teşebbüsüyle buna karşı direnişin mücadelesi şeklinde geçti.

 

Bugün Anayasa, Anayasa Mahkemesi, onun aldığı kararlar, muhalefet partileri, sivil toplum vs. gibi ne kadar mesele varsa, hepsi de devlet içi ve devlet dışı anayasal kurumlarla bunlara sahip olma bilincinin yetersizliği ve buna bağlı noksanlarımızdan kaynaklanıyor. 

 

Bunun analizi ise ayrı bir yazının konusu.

 

__

¹Avcıoğlu, D. (1969), Türkiye’nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), Bilgi Yayınevi, İstanbul, s. 58.

²Strauss, C.L. (2020), Irk, Tarih ve Kültür, Metis Yayınları, İstanbul, s. 14.

³Gılgamış Destanı, (2021), (çev) Sait Maden, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. 45.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.