Tarımı Nasıl Onarabiliriz?

Yıllardır tarım sektörüne damgasını vuran istikrarsızlık ve kırılganlık son yıllarda salgın, sıcaklıkların artması, kuraklık gibi etkenlerin yarattığı zorlu koşullarda iyice etkisini gösterir hale geldi. Onarıcı, çevre dostu bir istikamette üreticileri koruyucu politika değişikliklerine gidilmezse gıdada dışa bağımlılığımız artarak devam edebilir.    

Tüm dünyada tarım ve gıda sektörü iklim krizi, tarım alanlarının kaybı ile üretimde görülen azalma, tedarik zinciri sorunları ve yakın zamanda COVID-19 salgını gibi çok sayıda faktörden olumsuz etkilenirken, Türkiye de bu konuda bir istisna değil. “Tarım ülkesi” vasfını uzun zaman önce kaybeden Türkiye, bugün gıdada dışa bağımlılıkla karşı karşıya. Türk Lirasının değer kaybı ise tarımsal üretimi daha da zorlaştırarak gıda güvencesini giderek tehlikeli bir boyuta taşıyacakmış gibi görünüyor. 

 

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zafer Yenal ile Türkiye’yi bu duruma getiren tarım ve gıda politikalarını, COVID-19 salgınının sürece etkilerini, adil ve temiz gıdaya erişim için yapılması gerekenleri konuştuk.

 

Prof. Dr. Çağlar Keyder ile yazdığınız ve altıncı baskısını yapan 2016 tarihli “Bildiğimiz Tarımın Sonu- Küresel İktidar ve Köylülük” kitabının başlığı ile başlamak istiyorum. Öncelikle “bildiğimiz tarım” neydi, sonu nasıl oldu?

 

Bildiğimiz tarım bizim öncelikle köylülükle özdeşleştirdiğimiz bir ekonomi, hatta bir yaşam biçimiydi. Bu bitti. Yani öncelikle bu sonu anlamak için tarımın başrol oyuncularının, yani köylülerin dönüşümüne bakmak lazım. Bizim kitabımızda da bahsettiğimiz gibi bir zamanlar klasik köylülük üç ana özelliğiyle tanımlanırdı: 1) Aile emeğine dayalı bir tarımsal işletme (çoğunlukla tarla) ve bunun etrafında örgütlenmiş bir iş bölümü, 2) Ana geçim kaynağı olarak toprak tarımı, 3) Küçük köy topluluğuna (cemaatine) uygun yaşam biçimini yansıtan bir kültür. Geçtiğimiz 30-40 yıl içerisinde bütün bu özellikler giderek kayboldu, geçerliliğini yitirdi.

 

Tarımda hâlâ aile emeği çok önemli ve yaygın Türkiye’de, hemen hemen tüm dünyada olduğu gibi. Ancak aile emeğinin yanı sıra sermaye özellikle seracılık ve hayvancılık gibi alt sektörlerde çok etkin bir hale geldi. Ayrıca sermayenin gerek girdilerin sağlanması gerekse de ürünlerin pazarlanması aşamalarındaki kontrolü, temellükü çok daha derinleşti. Yani artık tarımsal işletmelerin örgütlenmesine piyasa güçlerinin ve ilişkilerinin egemenliği söz konusu.  

 

Dahası toprak tarımı birçok hane için ana geçim kaynağı olmaktan çıkmış durumda.  Birçok yerde hane fertlerinin bir bölümü tarım dışı alanlardaki işlerde çalışıyor ve böylece gelir kazanıyor. İstatistiklere göre Türkiye’de nüfusun %20’ye yakın bir kısmı tarıma dayalı işlerden yaşamını kazanıyor. Bu özellikle gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında oldukça yüksek bir oran. Ama yine de bu oran tarımın ev geçindirme potansiyeli konusunda bizi yanıltmamalı. Söylemeye çalıştığım, günümüz Türkiye’sinde epeyce bir süredir bu gruptaki nüfusun hatırı sayılır bir kısmı tarım dışı işlerden kazandığı paralarla hanesinin bütçesine ek katkılar yapmaya çalışıyor. Garsonluk, seyyar satıcılık, “tekneye çıkmak”, işçilik gibi… 

 

Bütün bunlara bir de iletişim ve ulaşımda yaşanan muazzam değişimleri ekleyin. Geriye “Bakın burası köy burası da kent; ekonomi olarak, kültür olarak, yaşam biçimi olarak, yaygın değerler olarak birbirinden ne kadar farklı” diyeceğiniz pek bir şey kalmıyor. Kent ve kırı birbirinden kopuk ve farklı iki bütün olarak görme anlayışı tamamen geçerliliğini yitirmiş durumda.

 

COVID-19 sürecinin etkilerine daha sonra değinmek kaydıyla, pandemi öncesinde Türkiye’de tarım ve gıda alanında temel sorunlar nelerdi?

 

Üreticiler açısından; giderek ağırlaşan piyasa koşullarının gelgitleri ve belirsizlikleri üreticileri çok olumsuz etkiledi. Buna bağlı olarak mülksüzleşme, tarımsal üretimin istikrarsızlaşması, borçlanma çokça tartışılan sorunlar olarak ortaya çıktı. 1980’ler sonrasında uygulanmaya başlayan neoliberal, piyasa dostu politikalar da elbette büyük rol oynadı. Bu süreçte küresel piyasaların önceliklerine, ihtiyaçlarına uyum sağlayan üreticiler kazandı. Örneğin, bir zamanlar tütün, pamuk yetiştiren üreticiler dünya pazarlarında rekabetçi olmak için desteklerden yararlanamaz hale gelince alternatif ürünlere yönelmek zorunda kaldı. Kimisi bu adaptasyon sürecini görece hasarsız atlatırken büyük bir kısım üretici kendini bir belirsizlik ve güvensizlik girdabının içinde buldu. Yani ihracat için üretim yapan, sertifikasyona bütçe ayırabilen, perakendeci firmalara erişimi olabilen üreticiler ayakta kalırken, daha kırılgan kesimler olumsuz etkilendi. Küçük ve orta-ölçekli üreticiler tamamen kaybolmadılar tabii ama çok zorlandılar, zorlanıyorlar.

 

Türkiye’de üreticilerin karşı karşıya kaldığı sorunlar arasında ekonomik olanlar daha çok tartışılıyor. Ama işin bir de ekolojik boyutları var. Özellikle İç Anadolu bölgesi iklim değişikliğinden etkilenen bölgeler arasında başı çekiyor. Piyasalara uyum göstermek için ürün desenlerinde yaşanan değişiklikler bu süreçte yaşanan sorunları daha da derinleştiriyor. Örneğin şeker pancarı üretimindeki artışlar yeraltı su kaynaklarının daha çok kullanılması demek. Bu kaynaklar sonsuz olmadığı için bu zamanla susuzluk demek, toprakta büyük çukurların, obrukların açılması demek… Toprak kalitesinin giderek azalması demek… Bütün bunlar da uzun vadede Türkiye’de artık tarımın sürdürülebilirliğinin azalması anlamına geliyor.

 

HER ŞEY TOHUMLA BAŞLAR!

 

Bu sorunlara yol açan tarım ve gıda politikaları açısından Türkiye’de tarihsel olarak kırılma noktaları ne zaman yaşandı?

 

1980’ler esas kırılma noktası. Tarımın farklı sektörleri, farklı kesimleri için yine farklı kırılma noktalarından da bahsedilebilir.

 

Örneğin, 2000’lerde yeni tohum yasası böyle bir kırılma noktasıdır. Unutmayın her şey tohumla başlar! Bu yasa Türkiye’de tohumu metalaştıran, ticarileştiren, üreticiyi global tohum firmalarına mahkûm eden yasadır. Bu yasayla birlikte üreticinin piyasaya olan bağımlılığı artmıştır, bütçesinde başta tohum olmak üzere tüm girdilere ayırmak zorunda kaldığı rakam büyümüştür. Hububat, yağlı tohum bitkisi üreticileri başta olmak üzere hemen her kesim üretici bu sıkıntıları göğüslemek zorunda kalmıştır. 

 

2000’lerde büyükşehir yasasının değişmesi keza yine bir kırılma noktasıdır. Orman yasasındaki değişiklikleri de buna ekleyebilirsiniz. Unutmayalım ki liberalizm sanılanın aksine “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” sistemi değildir. Bilakis kanunlarla, yönetmeliklerle, kurumsal müdahalelerle oluşturulan bir düzenleme rejimidir. Önemli olan bütün bu düzenlemelerin kimin öncelikleri ve çıkarları doğrultusunda yapıldığıdır.

 

Örneğin, değişen büyükşehir yasasıyla birlikte birçok köy akşamdan sabaha bir ilin mahallesi haline gelmiştir. Bu durumun tabii köyün/köylülüğün özerkliği ve bölüşüm açısından çok ciddi sonuçları olmuştur. Öyle ki en üst düzeyde devletin memurları, bakanları da dahil olmak üzere, bu süreçte çiftçinin, köylünün mağduriyeti pahasına hata yapıldığını daha yeni kabul etmişlerdir. Peki bu değişiklikle birlikte neler yaşandı? Mesela, köylü eskiden girebildiği ormana giremez oldu. Buranın yemişinden, zeytininden yararlanamaz hale geldi. Köyün müştereklerinden elde edilen gelirle ortak sosyal mekânların onarımı, yeni mekânlar yaratılması imkânsızlaştı. Belki kimi muhtarlar Ankara’ya davet edildi, onlara nutuklar çekildi, ama genel olarak muhtarlıkların otonomisi kuşa çevrildi. Bu kanun değişikliğiyle birlikte tarım alanları madencilik, enerji, turizm başta olmak üzere tarım dışı sektörlerde büyük şirketlerin yatırımlarına açık hale getirildi. Ekonomik ve sosyal sonuçlarının yanı sıra son derece önemli ekolojik sonuçları var bütün bunların, maalesef hepsi de olumsuz…

 

Tarım kredi kooperatiflerinin özelleştirilmesi de yine önemli bir dönemeçtir. 2000’lerle birlikte hızlanan bu süreç de tedarik zincirinin iyiden iyiye sermayeye ve sermaye dostu kurumlara terk edilmesi anlamına geldi.

 

COVID-19 süreci bütün bu süreçte nasıl bir değişime yol açtı?

 

İki ana başlık altında toplayabiliriz sanırım salgının tarıma etkilerini. Birincisi, tedarik zinciriyle ilgili. Uzun zamandır konuşulan bir konuydu, birçok gıda ürününde tedarik zincirinin çok uzadığı. Dolayısıyla yerli, yabancı birçok aracının bu zincirin farklı noktalarında pay alırken, çiftçinin eline geçen paranın çok azaldığı temel sorun olarak gösteriliyordu.

 

İşin tabii bir de olumsuz çevresel etkileri var, yani karbon ayak izlerinin çoğalması üzerinden düşünebileceğimiz. Ne de olsa bu uzunluğun artması demek, daha fazla yakıt, ambalaj vs. demek… Bu durumun hem üretici hem de tüketici açısından riskleri salgın döneminde iyiden iyiye görünür hale geldi. Birçok yerel idare, belediye üreticiden doğrudan tüketiciye gıda tedarikini sağlamak, daha adil ve temiz gıdayı daha ulaşılabilir hale getirmek için çeşitli kurumsal mekanizmalar oluşturmaya çalıştı. Kooperatifler, yerel üretici pazarları gibi… Bu tür inisiyatiflerin önemi enflasyonun atmasıyla birlikte iyice anlaşılır hale geldi. Tabii bunun da iki yönü var. Birincisi, tüketicinin ödeyeceği fiyatlarla ilgili. İkincisi ise çiftçinin, yetiştiricinin üretim maliyetlerini ilgilendiriyor. Bu da bizi diğer ana başlığa götürüyor zaten.

 

Özellikle mazot ve benzin, enerji maliyetlerindeki artışlar çiftçiyi çok çok olumsuz etkiledi. Çünkü girdi maliyetleri çok yükseldi. Düşünün tarımda gübre de traktör de dahil birçok girdi fosil yakıt kullanımını gerektiriyor. Hâlâ süregiden bir durumdan bahsettiğimiz için tam olarak bu değişimin neler getireceğini öngörmek mümkün değil. Ama pek olumlu olmayacağı ortada.

 

DOĞRU VE İSTİKRARLI DEVLET POLİTİKALARI GEREKLİ

 

Bu gelişmelerin getirdiği olumsuz sonuçlara, son aylarda yaşanan Türk Lirası’nın değer kaybı neler ekledi? Bu noktada acil olarak alınması gereken tedbirler neler olmalı? Bu tedbirler alınıyor mu?

 

Özellikle tarım gibi çok atomik yapıda, yani çok sayıda, milyonlarca üreticin birlikte var olmaya çalıştığı rekabetçi sektörlerde doğru kaynak kullanımı ancak doğru ve istikrarlı devlet politikalarıyla mümkün olabilir. Teşvikler, destekler, sınırlamalar hep bu yönde kullanılacak araçlar arasındadır. Ama daha önce de söylediğim gibi dünyada birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de bu yönde çok büyük sorunlar var yıllardır, tarımda belirsizliği ve istikrarsızlığı artıran. Dünya demişken daha birkaç ay önce Hindistan’da milyonlarca çiftçi yolları tıkadı, şehirlere girişleri çıkışları engelledi. Neden biliyor musunuz? Modi tarım yasalarını değiştirmeyi gündemine aldı diye… Bu kadar büyük direnişle karşılaşınca Modi de tasarısını geri çekmek zorunda kaldı. Düşünün bunu yapan Modi, dünyanın en otoriter, en popülist liderlerinden biri…

 

Neyse, tabii son haftalarda Türk Lirası’nın resmi adı konmamış devalüasyonuyla birlikte belirsizlikler iyice arttı. Örneğin, ithal edilen mazot, gübre, tarım ilaçları ve tohumun yeni fiyatlarının çiftçiye ne kadar yansıtılacağını bir an önce bilmek önemli… Halbuki biz ne görüyoruz? Aynı elektrik faturalarında olduğu gibi Toprak Mahsulleri Ofisi önce zam yapıyor buğday, arpa ve mısıra. Sonra da ekmeğin zamlanmasından korkup bu zamları geri çekiyor.

 

Son yıllarda giderek daha fazla dillendirilen “yerli ve milli” üretim konusunda tarım ve gıda alanında tam tersine bir gidiş söz konusu. Buğday ithalatı da bu gidişatın en önemli göstergelerinden biri. Önümüzdeki süreçte tarım ve gıda konusunda dışa bağımlığın artacağını düşünüyor musunuz?

 

2008 krizinden sonra başlamıştı, salgınla birlikte daha da belirgin hale geldi: Dünya ekonomisinde yerelleşme ve bölgeselleşme eğilimleri artıyor. Bu tabii tarım sektöründe de etkisini gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bu gidişatın çok dışında kalacağını tahmin etmiyorum. Ama bununla birlikte yıllardır tarım sektörüne damgasını vuran istikrarsızlık ve prekarite, kırılganlık son yıllarda salgın, sıcaklıkların artması, kuraklık gibi etkenlerin yarattığı zorlu koşullarda iyice etkisini gösterir hale geldi. Şunu görmek gerekiyor, mevcut konjonktüre rağmen, doğru düzgün önlemler alınmazsa, yani onarıcı, çevre dostu bir istikamette üreticileri koruyucu politika değişikliklerine gidilmezse dışa bağımlılığımız artarak devam edebilir.   

 

İKLİM KRİZİ GEÇİCİ DEĞİL KALICI BİR SORUN

 

Yapısal sorunların yanı sıra tarımsal üretimi etkileyen belirleyici faktörlerden biri de kuşkusuz iklim krizi sizin de dediğiniz gibi. Önümüzdeki süreçte etkilerin daha da artacağı bilimsel araştırmalar ile ortaya konarken, Türkiye’nin bu etkilerin azaltılmasına yönelik iklim politikalarını yeterli buluyor musunuz? Bu bağamda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın adına “iklim değişikliği” ifadesinin eklenmesi ve Paris Anlaşması’nın yıllar sonra onaylanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?  

 

Bakın bu çok önemli, iklim krizi geçici bir sorun değil. Maalesef kalıcı ve biz bu durumla uzun süre yaşamayı öğrenmek zorundayız. Bu süreçte doğru düzgün kurumsal müdahaleler her zamankinden daha önemli. Çiftçiler bu durumla kendi kendilerine baş edemezler. Eğitim, yönlendirme, kaynak aktarımı şart. Katılımcı yöntemlerle, özel sektörü, üretici örgütlerini, kamu kurumlarını, üniversiteleri, yani birçok paydaşı içine alacak şekilde bu yönde planlamalar ve uygulamalar geliştirilmek zorunda. Bu da başlı başına bir ihtisas, uzmanlaşma işi. Palyatif müdahalelerle, âdet yerini bulsun türünden girişimlerle bu işi çözemezsiniz. Hele bir de Türkiye’de çevre konusunda akla zarar birçok mega-projeyi şekillendiren, hayata geçiren bakanlığın başlığına bir de iklim değişikliğini ekleyerek bu işi hiç çözemezsiniz.

 

ADİL VE TEMİZ GIDAYA ERİŞİM

 

Bahsettiğiniz tüm bu sorunlar, kırsal yoksullaşmayla birlikte kentlerin yükünü de artırdı. Üstelik eskiden büyük oranda ekonomik gelirle ilişkili olan “iyi beslenme” bugün artık gıda krizi ile tüm vatandaşları etkileyecek boyuta ulaştı. Kısa, orta ve uzun vadede daha ciddi sorunlar yaşamamak için kırsal alanların yeniden yapılandırılması ve kent tarımının geliştirilmesi konularında devlet, yerel yönetimler ve devlet dışı aktörler nasıl bir yol izlemelidir?

 

Bakın artık bütün bu sorunlara kentler için ayrı köyler için ayrı cevaplar geliştiremeyiz. Yani kentler ve köyler baştan beri konuştuğumuz gibi türlü nedenlerle iyiden iyiye iç içe girmiş vaziyette. Öyle ki artık günümüzde şehirliler köye taşınırken, tarım da şehirlerde daha fazla kendine yer buluyor. Artan yoksullaşma, gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliklerle birlikte artık mesele herkes için “adil ve temiz gıdaya erişim” meselesi. Bu sorunu halletmek için öncelikle örgütlenmeyi kolaylaştırmak ve bu yöndeki hukuksal/kurumsal altyapıyı değiştirmek/güçlendirmek gerekiyor. Burada kastettiğim hem üreticilerin kooperatiflerle, birliklerle vs. hem de diğer çalışanların, emekçilerin sendikalarla, meslek örgütleriyle vs. örgütlenmesi. Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanında üreticilerin, çalışanların daha iyi çalışma koşulları, daha iyi ücretler için ayağa kalkması boşuna değil, tesadüf de değil. Dünya büyük bir dönüşüm döneminin içinden geçiyor, salgın da bu süreci iyice görünür hale getirdi. Katılımcı, demokratik yöntemlerle bu süreci çok iyi yönetmek gerekiyor. 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.