Tecrit Günlerinde Felsefe: Covid-19 Deneyimi, Soyutlanmış Dünyalar ve Kapanma

Politik felsefe, zorunluluğu düşünür ama zorunluluğu kader olarak görmek yerine özgürlüğün imkanlarını kavramaya yönelir. Dünyayı bütünüyle kapatılmış bir siber izleme alanı olarak görmek yerine, bu mevcut kapatılmada açıklık yaratılmaya girişilmelidir. Felsefe için iyi bir başlangıç, temel bir Sokratik jestin hatırlanmasıyla, Habermas’ın da belirttiği gibi “çok da bir şey bilmediğimizin” aynı zamanda “uzmanların da” çok şey bilmediğinin kabulüyle başlayacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Filozoflara olağan dışı zamanlarda daha fazla söz hakkı verilmektedir. Kamuoyunun felsefeye başvurduğu anlar olağan akıştan ziyade kriz, kesinti ve kaos gibi anlardır. Bu doğrultuda 11 Eylül’den sonra kamuoyunda filozof görünürlüğünün ikinci kez yoğun olduğu bir süreç yaşamaktayız. Bu görünürlükte, içinde olduğumuz küresel salgının belirsizliğini anlama, kapanma ve tecrit süreçlerinde “yeni” olana dair tekinsizliği çözümleme gibi ihtiyaçlara yanıt aranmaktadır. Küresel salgınla birlikte gelen genelleştirilmiş tecrit hallerinin insanları zoraki sınır(lar)da tutulu bırakması, eleştirel konumların üretilmesini de zorunlu kılmaktadır.

 

Bu doğrultuda ilk olarak felsefenin görevlerinin ne olup olmadığı vurgulanacaktır. İkinci olarak günümüzde tecride tepki olarak doğan kadercilik ve güvenlikçilik mantıkları ve bunların buluştuğu ortak politik payda değerlendirilecektir. Üçüncü olarak ise büyük bir küresel olay olan Covid-19 deneyiminden hareketle önümüzde duran imkanlar ve kısıtlar meselesi politik felsefe açısından ana hatlarıyla ele alınacaktır.

 

  Felsefenin Görevleri

 

Felsefenin görevleri arasında “öğüt verici” ve “kehanetçi” yaklaşımlar geliştirmek yoktur. Daha basit ve yanıtlandırılması zor sorular vardır: Olan nedir? Olmakta olan nedir? Gelecekten bilgi vermeye cüret eden bir zihniyetten, en azından olan hakkında da bilgi vermesi beklenir. Olanı anlamaya girişmeden olacakları buyuran bir yaklaşım neyi kavrayabilir? Tecritte kalınan bugünlerde şüphesiz sayısal (dijital) unsurlar giderek daha fazla ağırlığını hissettirmektedir. Tecrit edildiğimiz, kendimizi tecrit ettiğimiz bir sınır durumu içerisinde yaşama dair bildiğimiz, deneyimlediğimiz birçok şeyin sınırlarına ulaşıldı. Gündelik yaşam ve onun yeniden üretimi yeni bir ivme kazandı. Tecritte dijital hız katlanarak artmaya başladı. Artık insanlar her şeyin ekranlardaki işlemler gibi daha da hızlanmasını isterken bu hıza yetişme imkanları da azalmaktadır. Yine kimse durmak istemiyor ve durmayı da bilmiyor.

 

Oysa, felsefeden ya da kavramla iş gören herhangi bir disiplinden bu hıza uyumlanmasını beklemek hem meşru değildir hem de bu hıza uyumlanmak felsefenin görevleri arasında değildir. Felsefe, hız karşısında aksak ilerlemeyi tercih eden bir yapıya sahiptir. Hızın gündelik yaşamda artması – üstüne üstlük tecritte kapalı olduğumuz, durduğumuz yerde bu ivmenin artması- felsefenin ya da politik felsefenin de bu hıza yetişmeye çalışması zorunluluğunu doğurmaz.

 

Felsefe etkinlik tarzı gereği aksaktır. Felsefenin dilinde kekemelik vardır. Bütün dünyada olup biteni analitik bir dilde çözümlemiş sosyal bilimci edasında, olup biteni de olup biteceği de bir çırpıda akıcı ve çerçeveleyici bir dilde tarif etmenin iç rahatlığı felsefeye yabancıdır. Hızlı akan betimlemelerin ve açıklayıcı cümlelerin kuşatıcı çabasına karşı felsefe durarak ve aksayarak düşünmeyi ve konuşmayı deneyen bir yapıya sahiptir. Bu kadar acelecilikte ve kendisini düzenli olarak sayısallaştırarak gösterme halinde, felsefeye özgü en temel jestlerin kaybolması muhtemeldir.

 

Bunları vurgulamaktaki amaç herkesin “kaygıyla” farklı mücadele biçimleri geliştirirken dijital dünyaya yönelmenin de yoğun olarak artmasının söz konusu olmasıdır. Birçok kişi dijital mecralarda “bir fayda” sağlama, bir oyalanma şekli yaratma ya da yeni bir gündelik yaşam pratiği oluşturma yoluna gitmiştir.

 

Ancak “korona ve felsefe” vb. üzerine konuşma çabalarının çoğu aceleyle oluşturulmuş iddiaları ya da öncesinde başka konular üzerine üretilmiş tezlerin “korona sürümünü” piyasaya sürmek gibi unsurları da fazlasıyla barındırmaktadır. İçinde olduğumuz ve henüz sonunu görmediğimiz bir salgın durumunu kapanmış bir moment gibi değerlendirme serbestimizin olmadığı açıktır. Operasyonel ya da bağlamsal kavramlarla iş görmekte olduğumuzun bilincini bir kenara bırakmamak gerekir. Aynı şekilde her şeyi bilme gibi bir iddianın theoria etkinliğinin imkanları içinde olmadığını hatırlatmak zorunludur.

 

Kadercilik ve Güvenlikçilik: “Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak”

 

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemi birbirleriyle zıt görünen ancak uygulama düzeyinde birbirlerini destekleyebilecek iki yaklaşımı toplumsal tahayyül düzleminde yan yana getirmektedir: Bunlardan ilki kaderci tutumdur. Kaderci tutum ne olsa olur, her şeye izin vardır yaklaşımı içinde bir kayıtsızlık içermektedir. İkincisi ise güvenlik talebinin yoğunlaşmasıdır. Aşırı atomize birey, yaşamda kalma adına her tür güvenlikleştirme talebini gündelik yaşama sokma niyetindedir. Kadercilik ya da güvenlikçiliğin açmazlarını irdelemekte fayda vardır.

 

“Gelecek travmasının” etkisindeki tahayyülleri yönetmek her zaman daha kolaydır. Kontrol mekanizmalarına geniş alanlar bırakılmakta ve her şeyden, yaşamda kalma ve daha fazla tüketebilme adına vazgeçme noktasına gelinmektedir. Buradaki güvenlik talebini Stoacı huzur ve dinginlikle karıştırmamak gerekir. Zira günümüzün güvenlikçi zihniyeti, güvenlik talebini artık modern devletin güvence sağlayıcı konumunun ötesinde aramaktadır. Gıda güvenliği, sağlık güvenliği, vb. alanlar çeşitlenmiştir. Bu yeni güvenlik talebi kamusal güvenlik sınırlarının ötesinde pazarın mantığıyla uyumlanan bir hal de almaktadır.

 

Devlet özellikle toplumsal refah devleti kamusal bir mantık, bölüşüm ve paylaşım önermekteydi. Oysa bugünün yönsüzleşmiş dünyasında güvenlik artık pazarın kontrol ettiği ve geliştirdiği alanlara kaymıştır. Atomize bireyin kontrol, koruma ve düzenleme talebi pazarın kendisine özelleşmiş tüketim olarak belirmiştir. Bu durumda gıdadan barınmaya kadar tüm güvenlik metalaşmakta bu metalaşma da devletin kamusallığını aşındırmakta, yurttaşların kamusal hakları ise erimektedir. Korona virüsü pazar ve neoliberal devlet anlayışındaki tahakküm ilişkilerinde yeni bir dönüm noktasını gözler önüne sermektedir.

 

Pazarın teknolojik gelişmesini ve meta olarak güvenliği pazarlamasında, devleti daha da fazla neoliberal bir aracıya dönüştürme mantığında yeni bir dönemece girildiği aşikardır. Eğer bundan sonra güvenlik anlayışı olduğu gibi sürmeye devam ederse (ki öyle görünüyor), W. Benjamin’in deyişiyle devam eden şey felaket olacaktır. Devletin kurum olarak kamusallığını artırması tamamen korkmuş durumdaki bireylerin ya da kaderciliğin yeniden üretimini gerçekleştiren yığınların olduğu yerde mümkün değildir. Çünkü varolan risk ve belirsizlik bir yönetim mekanizması olarak keyfiyete ve kontrole daha fazla yer açmaktadır. Bu anlamda iktidar üretimi tahayyüllerde başlamaktadır. Her şeyin farklı olacağını söylemek başkadır her şeyin çaresizce üzerimize çöktüğünü söylemek farklıdır. Korona virüsünün tecrit ikliminde, bilmenin eylemeyi tamamen kapadığı bir toplumsal tahayyülün yerleşik kalmasına karşı politik felsefenin görevi, mantığı ifşa edip onu bükmektir.

 

Michel de Certeau’nun “taktik”[1] kavramından esinlenerek “bükme” kavramını önerebiliriz. Bükmeden kasıt şudur: Varolan tahakküm mekanizmalarının işleyişi, belki de tahakkümün bütününün doğrusal çizgisini görünür ölçüde bozmadan ufak tefek kişisel müdahalelerle saptırmaktır. En sonunda bu bükmeler öyle bir hal alabilir ki tahakküm mekanizmasının doğrusal çizgisi çoktan içbükey kırılmalara dönüşmüştür. Bu anlamda iktidara ve onun mekanizmalarına uyumlu görünen ama arkasında sayısız bükme içeren hile, kurnazlık ve yorum vardır.

 

Korona virüsünün Avrupa’da yaygınlaşmasının ardından çok sayıda filozofun bizi dijital kontrol teknolojilerinin pasifize edilmiş bireylerine ve her tür kolektivitesi çalınmış topluluklara dönüştürerek yorumlamasına karşı kavramsal bir açıklığa başvurmak zorunlu görünmektedir.

 

Hiç şüphesiz elektronik denetleme sistemleri tarafından sayısallaştırılıp algoritmik tüketicilere dönüştürülüyoruz. Ama bu kapalılıkta açıklığı görmek lazım gelmektedir. Batı kapitalizminin etik ve hukuki kaygılarla yarım bıraktığı işlerin tamamlanacağı bir momentin önü açılmış olabilir. Ancak bu bir bilgi değildir; yeni bir tahakküm imkanının belirdiği noktada yeni bir karşı koyma biçimi de ortaya çıkacaktır.

 

Unutulmaması gereken en önemli nokta ise bahsettiğimiz bükmeler, bütünüyle strateji sahiplerinin kendine has alanında gerçekleşmemektedir. Bu denetleme ve kontrol mekanizmaları tüketici bireyler tarafından davet edilerek, satın alma suretiyle yani niyetle ve istekle oluşarak katlanmaktadır. Bu anlamda totaliter distopya imgesini sistemin “varsayılan” verili özelliği olarak düşünürsek kendimizi bu güvenlik metalarının abonesi olduğumuz ölçüde de “özgür” sanırız. Bu anlamda özgürlük alanını tüketicilik dışında kamusallığın çeşitli unsurlarında görmek zorunludur.

 

Bugünün dünyasında terör saldırısına uğrayan çeşitli Avrupa kentlerinden, İsrail-Filistin meselesine ve Çin’de yoğun baskı altında tutulan Uygurlara kadar dijital kontrol sistemlerinin giderek fazla kullanıldığını görmekteyiz. Bugün için ise risk, orta sınıf tüketicilerin bu güvenlik sistemlerini sağlık ve gıda alanlarında da yayarak kendi rızalarıyla kamusal yaşamın vazgeçilmez bir parçasına dönüştürme arzusunda yatmaktadır. Orta sınıf güvenlik talebi, devletlerin tahakküm arzusu ve piyasanın dijital güvenlik ve yapay zeka yatırımları müthiş ve tehlikeli bir buluşmaya dönüşmektedir.

 

Zaten dünyada halihazırda artmakta olan yüz kontrol sistemleri bütün kentleri kaplamaya başlamıştır. Çin bir yandan bu işin şahikasını oluşturmaktadır ancak diğer yandan gözden kaçmaması gereken “liberal” sistemlerde de bu yapay zekanın kullanımı artmaktadır. “Güvenli kent” tanımı en basit şekliyle Henri Lefebvre’in “kent hakkı” (le droit à la ville)[2] olarak adlandırdığı eylemlilik halinin daimi iptaline dönmesi durumunu barındırmaktadır. Kent hakkı, mekansal üretimin nimetlerinin onu üretenlere açık olmasıdır. Kent hakkına karşı “güvenli kent”, kentte yaşamının tüm alanlarını “güvenli olan” ve “güvenli olmayan” diye ayırt ederek, sanki herkesin her eylemini ortadan kaldırılması gereken bir virüse benzetmektedir. Virüs ve hastalık imgeleri bu anlamda 11 Eylül’den beri güvenlikçi ideolojinin temel metaforlarıdır.

 

Bu yapay zekanın geliştirilmesine imkan tanıyan alanlarda (ki bunların “uygulama” alanları genellikle dünyada adaletsizliğin olduğu yerleri kapsar), Baudrillard’ın ifadesiyle “önleyici”[3] olmak adına bireylerin DNA’ları toplanmakta, duygu durumları ölçülmekte, insanlara QR kodlar yerleştirilmekte ve özellikle davranışlarını dönüştürücü planlamalar yapılmaktadır.

 

Bu korku pazarının Fransa’daki işleyişi ile Çin’deki işleyişi arasında radikal farklar bulunmaktadır ancak soru şudur: Pazar talebi ve kontrol mekanizmaları Korona tecrit süreci ile birlikte güvenlik talebini bu doğrultuda yaymayı özellikle kendisini demokratik olarak adlandıran ülkelerde bu şekilde yaymayı deneyecek midir? Bu soru diğer bir soruyla buluşmaktadır: Buradaki sınır noktası yapamaması üzerine kurulu değildir. Zaten yapmakta olduğunu hukuken ve alenen kamusal alana taşıyacak mıdır? Burada kent hakkı talebinin güvenlikçilik ideolojisiyle mücadele edebilecek birkaç unsurdan biri olduğunu hatırlatmak gerekir.

 

Tertibatlar dünyanın birçok yerinde aynıdır ancak uygulama şekilleri farklıdır. 11 Eylül’den itibaren kurulan terörizm söylemi bu tertibatların geliştirilmesine büyük katkı sunmuştur. Ancak bu tertibatlar artık yeni bir saha talep etmektedir. Korku toplumunda paranoid güvenlikçilik ideolojisi şimdiden bu sahayı ne koşulla ve ne bedelle olursa olsun vermeye hazır görünmektedir. Bu doğrultuda 11 Eylül sonrasının dünyasını ve filozofların bazı analizlerini hatırlamakta fayda vardır.

 

“11 Eylül Etkisi” Yaratan Bir Olay Olarak Covid-19

 

Hatırlanacak olursa, Sovyet sisteminin çökmesinden sonra dünyada “mutlu bir küreselleşmenin” olduğu, hatta kötüye yorumlanmış bir Kojève teziyle “tarihin sonunun” geldiğini iddia edenler olmuştur. Tarihin Sonu’ndan kasıtları, liberal demokrasinin ve küresel pazar sisteminin tamamen duruma hakim olmasıydı. Bu dünya tasavvuruna göre dünyanın kendisi sınırlarıyla büyük bir ticaret merkezine dönüşmeliydi. Ülkeler yerini alınabilir, satılabilir, pazarlanabilir toprak parçalarına bırakmalıydı.

 

Bu küreselleşme tasavvuru, özünde, tarihsel-toplumsal birikimlerin ticaret lehine ortadan kalkmasını ya da bu ticarete hizmet etmesi gereken bir sınırsızlama ilkesini barındırmaktaydı. Tabii bu tarihin sonu imgesiyle 11 Eylül’de yaratılan terörist imgesinin çelişik buluşması çok zor olmadı.

 

11 Eylül’ün önleyici mantığı virüs üzerinden tüm toplumsal ilişkilere yönelmektedir. Başka bir deyişle yönsüzleşmiş savaşların dünyasında savaş gibi konulardan ziyade güvenlik, risk, belirsizlik gibi temalar politik alanı tersinden dolaşarak kapladı.[4] Baudrillard, çağdaş dünyanın savaşlarını ele alırken temel bir önleyici mantığın işlemesini ifşa etmektedir. Buradaki tıp metaforunun altını çizmek gerekmektedir. Buna göre muktedir güçlerin, suç olmadan suçu önleme çabası kendisini dört noktada göstermektedir:[5] Olayın Önlenmesi, Düşmanın Önlenmesi, Savaşın Önlenmesi, Gücün Önlenmesi.

 

Baudrillard’ın terörizmi yorumlarken ortaya koyduğu bu önleyici mantık askeri işlerdeki devrimin alacağı yolu göstermektedir. Ölümün, suçun ve savaşın önlenmesine yönelik tedbirler bizzat yaşamsızlaştırma pratiği olarak cereyan etmektedir. Savaşa ve ölüme yönelik önleyici tedbirler, bütününde gerçekliğin kendisini “totaliter ve güvenlikçi” bir hale dönüştürmektedir. Terörizmlerin güvenlikçi zihniyetten bağımsız incelenemeyeceği argümanlarından bir tanesi de budur. Sadece “Batı”, sadece “Doğu” sıfatlarının cılızlığı önleyici, sıfır kayıplı ideolojinin yönelimlerinde anlamsızlaşmaktadır.

 

Derrida’nın “özbağışıklık”[6] kavramıyla eleştirdiği “terörizmle mücadele” gibi askeri işlerdeki devrim de sistemin kendisini düşmanlarından korumak isterken aşırıya kaçması sonucu kendisini tehdit eder hale gelmesine yol açmaktadır. Düzenin kendisini savunma arzusu kendisini daha fazla savunmasız hale getirmektedir. Güvenlikçi yaklaşımın temel hasarı korunacak olarak tarif ettiği alanı kendisinin parçalamasıdır. Bu yargıda ahlaki ya da normatif bir yüklem yoktur. Sıfır kayıpla savaşı ikame etmeye çalışmak, savaşı dönüştürmüş ama ikame edememiştir. Nasıl ki terörizmle mücadele terörizm oluşturmanın riskini yaratmışsa ordudan dijital destekli askeri operasyona geçmek de özbağışıklık oluşturmuştur.

 

Korona virüs tecridiyle birlikte özbağışıklık, patoloji, virüs, mikrop, kanserli hücre, bulaşma gibi teröre atfedilen hastalık metaforları artık “sanki, gibi” eklerinden kurtulmuştur. Sınırsızca tüm yerküreyi kaplayan virüs, etkileri itibariyle terör için üretilen imgeleri ve karşı savunma tekniklerini kendisi için kullanmaktadır.

 

Sonuç Yerine

 

Sonuç olarak, politik felsefe zorunluluğu düşünür ama zorunluluğu kader olarak görmek yerine özgürlüğün imkanlarını kavramaya yönelir. Dünyayı bütünüyle kapatılmış bir siber izleme alanı olarak görmek yerine, bu mevcut kapatılmada açıklık yaratılmaya girişilmelidir. Felsefe için iyi bir başlangıç, temel bir Sokratik jestin hatırlanmasıyla, Habermas’ın da belirttiği gibi “çok da bir şey bilmediğimizin” aynı zamanda “uzmanların da” çok şey bilmediğinin kabulüyle başlayacaktır.[7]

 

Felsefe bu kapanma mantıklarına su taşıyan yaklaşımları bozarak yola koyulmalıdır. Ne televizyondaki uzmanlar bu bağlamda her şeyi bilmektedir ne da başkası. Bilmenin sınırı ile eylemin açıklığını gözetmenin tam sırasıdır. Evde geçirilen tecrit “her şeye izin var” mantığına dönüşme riskini taşımaktadır. Geleceğe endekslenmiş travmanın araçsallaştırılması riskini güvenlikçi fikirle ikame etmemek gerekmektedir.

 

Tecrit sonrası için ilk ihtiyacımız olan şey belki de “şenlikli”[8] bir durumdur. Yoksa tüm araç-gereçler ve konforlu imkanlar elimizde olsa da insan olma koşullarını yeniden üreteceğimiz bir mekanı ortaya çıkarmamız mümkün olmayabilir. Yeterince hızlı, daha hızlıdan daha iyidir. Yeterince yeten, daha fazlasını talep etmekten daha iyidir. Direnme için sürekli gelişme ve büyüme tabloları yayınlamaktan vazgeçmek gerekiyor. Sürmekte olan felaketi tersine döndürmek, pazarın talebini yavaşlatan bir süreçle mümkündür.

 

Ayrıca sibernetik kontrolle ilgili bazı eleştiriler getirmek de gerekmektedir. İşin küresel boyutları ve farklı küresel failleri söz konusudur. Devlet yapıları ve toplumsal meşruiyet mekanizmaları arasındaki farklılık varolan kontrol tertibatlarını yaşama geçirmede belirgin farklılıklar oluşturmaktadır. O halde tahakküm mekanizmalarını onu yeniden üretiminden, yeniden üretimi de mekandan ayrı düşünemeyiz. Mekanda adaletsizliği ve gündelik yaşamı tekil yorumlama pratiklerini çıkış yapmak gerekmektedir.

 

Tehdit, panik ve mutlak riskin yaşamda kalma adına bir yönetim stratejisine dönüşebileceği açıktır ancak bunun tekil pratiklere yansımasını görmeden bütünüyle kontrol edilmiş bir dünya tasavvuruna karşı durmak zorunludur. Mekanda ve gündelik yaşamda değişimi onu algılayan, yaşayandan bağımsız kavrayamayız.

______

[1] Michel de Certeau, The Practice of Everyday Life, çev. S. Rendall, University Of California Press, 1988, xvii-xix.

 

[2] Henri Lefebvre, Le Droit à la Ville; suivi de Espace et Politique, Paris: Anthropos, 1974, 139-140.

 

[3] Jean Baudrillard, in Jean Baudrillard, Jacques Derrida, René Major (pré.), Pourquoi La Guerre Aujourd’hui?, controverse présentée, animée et actualisée par René Major, Paris: Lignes, 2015, 28-29.

 

[4] Bu konuda daha ayrıntılı bir okuma için bkz. M. Ertan Kardeş, Yönsüzleşmiş Savaşlar, Politik Felsefenin Bir Sınır Meselesi olarak Savaşa Dair, İstanbul: Pinhan, 2019.

 

[5] Jean Baudrillard, in Jean Baudrillard, Jacques Derrida, René Major (pré.), Pourquoi La Guerre Aujourd’hui?, controverse présentée, animée et actualisée par René Major, Paris: Lignes, 2015, 28-29.

 

[6] Bkz. Jacques Derrida, Jürgen Habermas, Le “concept” du 11 septembre, présentés et commentés par Giovanna Borradori, Paris: Galilée, 2004, 146.

 

[7] Jürgen Habermas, https://www.lemonde.fr/idees/a… (çevrimiçi 01.05.2020)

 

[8] Bu kavram için Ivan Illich’in “Inverser les institutions” metninden faydalanılmıştır. Bkz. Ivan Illich, “Inverver les institutions”, Esprit, Mars 1972/3, 324-366.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR