Tekerlek, Yazı, Çip

2000’li yılların başından itibaren “yazı”nın tahtı gerçekten sallanmaya başladı ve bilgi bir güç olarak varlığını sürdürse de, yazı artık o eski hegemonik görüntüsünden hızlıca uzaklaşarak, yerini gözle görülmeyecek kadar küçük “çip”lere bıraktı.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İnsanlık tarihi, biraz da zihnin ve zihniyetlerin tarihidir. Diğer bütün canlılardan farklı olarak bir iradeye sahip oluşu, insanı daha baştan farklı bir kategoriye yerleştirir ve bu kategori kuşkusuz onun dokunduğu her şeye bir ‘iz’ bırakmasıdır. ‘İz bırakmanın’ sembolik karşılığı insanın ölümsüzlük ile arasındaki gizli ittifaktır. Var olan ve olacak olan, bir kereye mahsus varoluşu perçinlendikten sonra bir daha hiç yok olmayacak olan insan, varoluş alanını genişletmenin yollarını da zihninin dokunduğu nesneleri kayıt altına almak biçiminde tasarlar. Kayıt altına alma, insan ruh ve bedenin zamana attığı çentikler üzerinden gerçekleşir ki, biz buna ‘ibda’ veya ‘yaratma’ adını veriyoruz. İnsiyaki olarak insan varoluşunun somut, bedensel tarafını yok olmaktan korumanın birincil yolu tıpkı öteki canlılarda olduğu gibi çoğalma ve neslini idame ettirme iken, ruhunu ve zihnini ölümden korumanın yolu olarak da bir eser ortaya koymadır.

 

Zihin ve ruhun geleceğe taşınmasının ana yöntemi ise duygular ile düşüncelerin ‘dondurularak’ saklanmasıdır. Birincil içgüdü kendini koruma ve ölümden kaçış yolları arama olduğuna göre, insanın bu içgüdüye uygun beslenme, barınma, zamanı yumuşatma stratejileri üretmekten geri kalmaması anlaşılır bir şeydir. Böylece tarihin bütün dönemlerinde insan için hayat memat meselesi beslenme üzerinden tarım ve hayvancılığa, oradan da mimariye vurgu yaparken zihnin ve ruhun beslenmesi üzerinden de heykeltıraşlığa, resim yapmaya, müzik söylemeye, şiir ve edebiyatın da içinde bulunduğu bediiyata yönlenir.

 

Hâl böyle olunca, insanlık tarihi savaşların olduğu kadar sanatın tarihi haline de gelir. Birinciler bedensel refahın güçlenmesi, gelişmesi ve serpilmesi, ikinciler ise ruhsal ve zihinsel berraklığın tahkimi, parlatılması ve tam da insan özüne uygun bir estetik alan inşası anlamına gelmiştir. Burada da yerleşik toplumlar fizyolojik ihtiyaçların karşılanması ve tatmini için bedene karşılık gelen mimari, heykeltıraşlık ve resme; göçebe toplumlar ise daha hareketli, daha akışkan bir varoluşu gerektirdiği için müzik, şiir ve genel itibariyle edebiyata yönelmişlerdir. Tam da bu noktada bedensel tatminin ve refahın patlaması olarak tekerleğin keşfi fen bilimleri ile mühendislik bilimlerinin ortaya çıkmasına; zihnin ve ruhun tatmini de yazının icadına yol açmıştır. Birincide sayıların, ikincide harflerin dondurulmasının keşfi yeni bir dünyaya kapı aralamanın en önemli kırılma noktasıdır. Haddizatında günümüz dünyasını domine eden iki temel alan olarak bu ikisinin varlığını da söz konusu tevarüsün temellükü olarak düşünmek çok da abartılı görünmez. Bütün çağlarda kelime patlaması sanat ve edebiyatın alanını genişletirken, sayı patlaması bilim ve teknolojinin ilerlemesinin somut görüngüsü olarak belirir.

 

Kayıt ve Dağıtım Çağı

 

İnsanın sanat ile kurduğu ilişkide, dokunduğu her şeyi kayıt altına alarak tecrübeye dönüştürme ve o tecrübeyi geleceğe aktararak bir anlamda zihinsel ve duygusal birikimi sonraki nesillerin emrine amade kılmaya yönelik birtakım araçlar keşfedilmiştir. Doğasında ölümsüzlüğün ve öldükten sonra da yaşama tahayyülünün yer aldığı bu keşfin birkaç temel kırılma noktası vardır: Bu noktada, yazının bulunması belki de binlerce yıllık birikimin bir patlaması ve niceliksel doluluğun, tarihin özel bir anında nitelik sıçramasına yol açması demektir ki, bu vakitten sonra artık hiçbir şey öncesi gibi olmayacaktır… Sözlü gelenekten yazılı geleneğe geçiş, aynı zamanda dünyanın neresinde olursa olsun insan aklının ürettiklerinin dondurularak geleceğe aktarılmasının bütün imkânlarını muhtevidir. Böylece, öncesinde kapalı devre işleyen zihin akışı ‘temerküz’ merkezlerinde toplanacak, şehirler sadece düşüncenin üretilip speküle edildiği birer mahfil olmanın ötesine taşarak, öteki şehirlerdeki düşüncelerin deruhte edilmesinin de mekânları olacaktır. Böylece ‘yazı’, entelektüel küreselleşmenin birincil tetikleyici gücüne dönüşecek, sayılar ise yazının yedeğindeki teknolojiye ilham verecektir.

 

Yeryüzündeki bütün zihinsel aydınlanmaların taşıyıcı motoru işlevini üstlenen yazı (ve ona bağlı olarak okuma) eylemi sadece artzamanlı bir düşünce birikiminin muhafazasına değil, aynı zamanda eş zamanlı bir aydınlanmanın da varlık gerekçesine dönüşecektir. Bu vakitten itibaren Jared Diamond tarafından “bereketli hilal” olarak adlandırılan Dicle-Fırat-Nil havzasında yeşeren düşünce filizleri Hindistan üzerinden Asya’ya, oradan Asya’nın yarımadası olan Avrupa’ya, okyanusu aşarak Amerika’ya ve yine Orta Doğu’dan Afrika’ya yayılacak, müstensihler eliyle çoğalan/çoğaltılan düşünceler insanlığın ortak bilincinin kapları olarak ‘kitap’ üzerinden en önemli insanlık mirasına dönüşecektir. Sözlü kültüre ait masallar, hikâyeler, mitlerin yanı sıra yarı kutsal niteliği bulunan Gılgamış’lar, Veda’lar, Upanişat’lar bir yolunu bulup Eski Ahit ile Yeni Ahit’in ışığıyla büyük bir yürüyüşe çıkacaktır. Bu zihin harmanı ve ruh halitası yeryüzü okyanuslarına dökülen büyük ırmaklar gibi Kelile ve Dimne’yi, Tûtînâme’yi, Bin Bir Gece Masalları’nı besleyecek, bütün bunlar gökten aldığı ışık ile Kur’an’da anlam bulacaktır.

 

Irmağın kesintisiz akışında olduğu gibi zihnin akışı da hiç kesilmeyecek, bir taraftan Antik Yunan zihin patlaması, öteki taraftan büyük İslam aydınlanması üzerinden Endülüs’te kendine yer bulacak, Batılıların ‘Aydınlanma’ adını verdikleri ve bugünün dünyasının mutlak ilham kaynağı olan modernleşme de buradan filiz verecektir.

 

Tekerleğin gerisinden geldiği söylense de çoğu zaman ona yol gösteren, patika alanları açan ‘yazı’ da bütün bu gelişmelerden payını alacak, sanat ve edebiyata dair neredeyse bütün üretimler bir şekilde fen ve mühendislik bilimlerinin geçirdiği aşamaları takip edecektir. Türlerin felsefesi bakımından değerlendirildiğinde sohbetin, masalın, şiirin, hikâyenin ve mitolojinin yerini alan roman türü ve onun ilham kaynağı olan sinema bütün modernleşme aşamalarında sadece insanların iç dünyasını ifşa etmenin, içsel bütün yolculukların kayıt tutucusu olmayacak, aynı zamanda Batılı duyarlılığın yeryüzüne yayılmasına zemin aralayacaktır. Modernleşmenin önemli aforizmalarından biri olan ve Aydınlanma’dan sonra beşeri ilmihallerin ön sözüne dönüşen “insanın en değerli hazinesinin akıl olduğu” gerçeğinin ve bu süreçte Tanrı’nın yeryüzünden kovularak, yerine insanın oturması anlayışının yayılmasında roman türü öncü misyonerlik faaliyetini aralıksız sürdürecektir.

 

Kitabın Ölümü ve Panoptikon

 

Modernleşme, dünyanın bütün kıtalarının, baştan beri insanın ve insanlığın kayıt altına aldığı bütün düşüncelerin Batılı bir zihinle yeniden üretildiği bir değer olarak elbette Batılı bir kimlik taşımaktadır. Nereden, hangi kültür ve medeniyetten ne kadarını almış olursa olsun, varılan noktada modernleşme küresel bir varoluş biçimi olarak elbette Batılı/Avrupai ve Hıristiyan bir omurgaya sahiptir. Yazık ki insanlığın hayrına olmayan bütün modernleşme süreçleri ‘kendine iyi, başkasına kötü’ bir anlayışla, bilimin diriltici etkisini sadece Avrupa ve Amerika kıtaları için, geriye kalan bütün coğrafyalara ise ‘öldürücü’ nefesini bulaştırmak amacıyla kullanmıştır ve varılan noktada onun da tahtı sallanmaya, hatta sarsılmaya başlamıştır. McLuhan’ın “kitabın” öldüğüne yönelik spekülatif açıklaması yeni bir dünyaya kulaç açtığımızın da derin kodlarını barındırmaktadır.

 

2000’li yılların başından itibaren ‘yazı’nın tahtı gerçekten sallanmaya başladı ve bilgi bir güç olarak varlığını sürdürse de, yazı artık o eski hegemonik görüntüsünden hızlıca uzaklaşarak, yerini gözle görülmeyecek kadar küçük “çip”lere bıraktı. İleri modernizm, modern ötesi, postmodernizm yahut yakınlardaki tesmiye ile ‘dijital çağ’ denen, ekranın fetişleştirildiği bu yeni süreç o kadar hızlı akmaktadır ki, ‘yazı’ (kitap) yerini önce cam ekranlara, sonra da mikro-çiplere bırakmak zorunda kalmıştır. Bu yönüyle ‘yazılım’, ‘yazının’ ölüm töreninden başka bir anlam ifade etmiyor ve bütün yer değiştirmelerde olduğu gibi yazılım, yazının mutlak katili olarak hayatın her alanında var gücüyle mücadelesini sürdürüyor.

 

Bu satırların yazarının dediği gibi: “Yeni bir çağ başlıyor dostlarım; camın, naylonun, kartonun çağı… Çürümeyenin ama olmayanın da…” Huxley’in Cesur Yeni Dünya’da, Orwell’in 1984’te işaret ettiği ‘panoptikon’ ‘yazı’nın yerine ‘ekran’ın gerisine gizlenmiş veya büsbütün ekranın her tarafına dağılmış hatta belki tamamen ekransız bir ‘çipler galaksisini’ çoktan koydu bile. Haberi Şato adlı romanında Franz Kafka verdi: Şeffaflaşan dünyada mekânlar da şeffaflaşacak ve yeni mimaride mahremiyetin yerini görünürlük alacak. Şato’daki her odanın ortasına açılan delik, başkalarını görme imkânı verdiği kadar başkaları tarafından görülme yoksunluğunu da işaret etmektedir. Kafka’nın panoptikonuna Orwell’in Büyük Birader’i ‘ekranlarını’ yerleştirir ve bundan böyle dünyanın artık devasa bir hapishaneye dönüştüğünü anlatılır. Mahremiyet yitimi cam ekrana geçmiş olur böylece. Sadece insanın değil hareket eden her şeyin takip edildiği, ister Tanrı ister insan ürünü olsun her türden nesnenin bilinirliğinin politikaya dönüştürüldüğü; bakıldığı, görüldüğü, tasnif ve tahlil edilerek kontrol altına alındığı yeni bir dünyadır bu. Dünya adlı devasa hapishanenin bütün sözüm ona ‘geçici konuklarına’ birer numara verilir ve yirmi dört saatleri ortadaki bir kule tarafından takip edilir. Buna tuvalet seansları ile elbise değiştirme araları dahildir.

 

Bu, bir yönüyle binlerce yıllık mahremiyet oluşturma süreçlerinin, sadece elbisenin, mekânın, kültürün kabuk işlevinin yerle bir edilmesi değil, aynı zamanda ifşaya paralel bir yeni kültürel oluşum üzerinden değerlerin de şeffaflaşması, gizil gücünü yitirmesi ve ortalığa düşmesi anlamına gelir ki, Huxley tam da bunu söyler: Geleceğin dünyasını siyasal baskı rejimleri değil, içinin boşalmasından kaynaklı olarak insanlardaki tatminsizlik beyhudeleştirecektir. Hayır, hiçbir şey yasak olmayacaktır der Huxley, her şey orada, her an ulaşılmaya hazır bekleyecektir ama insan içeriğinden öylesine yoksunlaşacak, öylesine tembelleşecek, öylesine arzu ve istekten yalıtılacaktır ki, oraya yönelme iradesi ortaya koyamayacaktır. Böylece her şeyin orada, bin rengiyle beklediği bir ortamda ‘seçenek’ kendiliğinden bir ‘mahrumiyet’ anlamını içerecektir. Tıpkı Baudrillard’ın dediği gibi, seçenekler çoğaldıkça mahrumiyetler artacak, alternatifler sınırsız hale geldikçe iradeler daha da sefilleşecektirÜretim arttıkça tüketim metastaz yapacak, tüketim öznesi kendiliğinden nesneye dönüşecektir.

 

Geçmiş Zaman ile Şimdiki Zaman Arasında

 

Masal ve mitolojilerden günümüze söz, yazı ve edebiyat hep tekerleğin, teleskopun, makinenin ilerisinde olmuştur. Tahayyül her daim iradenin yol gösterici vasfını korumuştur. İnsandaki düş gücü ölmedikçe hayaller hep gerçeklerin bir adım önünde ilerleyecektir. Bugün ise aynı kararlılıkla hayallerin gerçeklerin önünde olduğu varsayımını ileri süremiyoruz. Hız öylesine değerin ve oluşun önüne geçmiş durumda ki, üretim tüketime yetişemiyor, ‘değer’ ‘hareket’in gerisinde kalıyor. Postmodern çağın en önemli açmazlarından biri bu kuşkusuz. ‘Gelecek’, bütün cesametiyle, olduğu gibi ‘şimdi’nin üzerine yığılmış. ‘Gelecek’, ‘şimdi’nin üzerine gümbürtüyle düştüğü için şimdiye özgü dehşet, hafızayı körelterek geçmiş duygusunu da dumura uğratmış görünüyor. ‘Şimdi’ye mahkumiyet ve şimdiye özgü perspektif yitiminin ana gerekçelerinden biri de bu olsa gerek: Geleceğin gövdesi şimdinin gölgesine öylesine üşüşmüş ki, ışık içeriye nereden gireceğini bilemiyor. Belki soluk bir ‘geçmişi şimdileştirme hamlesi’ ki, kitap da can çekiştiğine göre artık o da büsbütün ortadan kalkacak…

 

Alabildiğine karamsar bir tablo… Oldukça uzun bir süre Adem’in emrine amade olarak sunulmuş dünya sahnesi aşama aşama ışığını çoğaltarak bedenin, ruhun ve zihnin aydınlatmalarıyla yeryüzünü olabildiğince keyifli bir alana dönüştürdü. Masallar, hikâyeler, efsaneler, romanlar, şiirler, tiyatrolar bu keyif çatmanın en önemli lüksü olageldi. Din, ahlak ve estetiğin gölgesinde bütün eyleme biçimleri tezyin edildi ve varılan noktada hangi coğrafyadan doğmuş olursa olsun bütün ırmaklar tek bir havzada toplandı: İnsanlığın ortak duyarlılığı ve hafızası. Küreselleşme biraz da bunu gerçekleştirmeye aday bir hareket olarak belirdi. Öteki bütün ırmakları zehirleyen şeytani bir su; egoizm, etnosantirizm, narsisizm suyu, okyanusta yaşamayı neredeyse imkânsız kıldı. ‘Edebiyat’ ile yer değiştiren ‘dijital yazı’, ‘tekerlek’ ile yer değiştiren ‘çip’, ‘retorik’le yer değiştiren ‘reklam’, ‘din’ ile yer değiştiren ‘refah düzeyi’, ‘ahlak’ ile yer değiştiren ‘anlık arzu patlaması’, ‘etik’ ile yer değiştiren ‘başarı bütün kötülükleri örter’ anlayışı, ‘estetik’ ile yer değiştiren ‘sıra dışılık’ söylemi dünyanın büyüsünü de aldı götürdü. Bu vakitten sonra güç bela sorabileceğimiz tek soru şudur: İyi ama, nereye?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.