Terör Yanılsamasından Direniş Kutsamasına Filistin’e Şaşı Bakmak

İsrail işgal güçlerine karşı direnmek meşru bir hak olmanın ötesinde bir gereklilik/sorumluluk iken bu direnişin yöntemlerinin ilkesel, ahlaki ve sağduyulu olması da bir o kadar gereklilik arz ediyor. Bu zor imtihanı aşmak için çaba sarfetmek yerine “İsrail’de yaşayan herkes zaten işgalcidir” gibi klişelerle mevzuyu geçiştirmek direnişe gölge düşürüyor.

israil filistin

Filistin sorununun Türkiye’de algılanış biçimlerinin temelde iki sorunu var. Bunlardan ilki Filistin ile İsrail’i normal iki ülke olarak kabullenmektir. Sanki normal biçimde var olmuş iki modern ulus-devlet yan yanaymış gibi davranmak konuyu anlamamayı beraberinde getiriyor. İsrail’i sanki Hırvatistan ya da Gürcistan’mış gibi, kendi doğallığında yaşayan bir devletmiş gibi görmek baştan soruna yanlış bakmayı beraberinde getirir. 

 

İsrail devleti Filistin toprakları üzerinde kurulmuştur. Bu sebeple BM tarafından meşru bir devlet olarak tanınsa da Filistin halkının ve bölge halklarının açısından İsrail’in temel bir meşruiyet sorunu vardır. 

 

Bu sorunun sürdürülmesinin başka bir faktörü de İsrail ulus-devletinin kendi içerisinde yaşayan vatandaşları olan Araplara da ayrımcılığı devlet politikası haline getirmesidir. 

 

Varoluşunun meşruiyetinin tartışmalı olmasının yanında İsrail, 1967’de Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’yi işgal etmiştir. Yani zaten varlığını henüz kabullendirememiş, işgal üzerine inşa olmuş bir devlet ayrıca işgalciliğine 67 sınırları dışında da devam etmektedir. Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te işgali kalıcılaştırmak için Siyonist yerleşimleri kademeli olarak artırmakta, demografik olarak da Filistin halkını her an taciz etmektedir.

 

Dolayısıyla tüm bu katmerli gayrimeşruluk durumu, Filistinlilerin gerek İsrail içerisinde gerek 1967 sonrası işgal edilen topraklarda İsrail’e yönelik her türlü şiddeti övmesine, direnişçilerin ya da sıradan herhangi bir Filistinlinin sivil-asker ayrımı yapmadan İsraillilere şiddet uygulamasını meşru görmesine yol açmaktadır. Bu sebeple İsrail’e göre “terör” olan şey, Filistinliye göre “direniş”tir.

 

Bu çok boyutlu işgal katmanlarının, yani işgal üzere varoluş, ülke içinde ayrımcılık ve apartheid ve ardından 1967 topraklarını da işgale devam ederken eşzamanlı olarak Avusturya gibi modern normal bir demokrasi olma çabası, gündelik hayatın modern standartlarda bir fanus içinde sürdürülmesi İsrail paradoksunu doğuruyor. Çevresini ateşe veren, kendi evinde de kölecilik yapan ancak aynı zamanda bahçesinde golf oynayıp havuzunda yüzmek isteyen bir toplumdur İsrail toplumu. Dolayısıyla böyle çılgınca bir paradoksu sürdürmek mümkün değildir. Tüm bu paradokslarla gerçekten sivil hayatın sürdüğü ama aynı zamanda paramiliter bir toplum ve militarist bir devlettir İsrail. Bu sebeple böylesi bir anomali içerisinde var olmaya çalışan Filistinliler için şiddetin nerede başlayıp nerede biteceği de belirsizleşiyor. 

 

Filistinlinin direnişinin Batı’dan terör olarak görülmesinde bu sebeple sorun var. Ancak aynı sorun Filistinli için de geçerli. 

 

İç içe geçmiş çelişkili toplumsal katmanlara karşı direnişi örgütlerken İsrail içerisindeki kamusal hayata saldırmak gerçekten de sivil hayatı hedef almak demek. Burada şu sorun doğuyor: Direnişi anlamlı kılan onun ahlakiliğidir. Ahlakını kaybeden ve amaca ulaşmak için her yolu mübah gören direnişçiler yollarını kaybetmişlerdir.   

 

Örneğin bir belediye otobüsünde ya da lokantada gerçekleşen canlı bomba saldırısı (İslamcı jargonda İstişhâd, Marksist jargonda Fedâ eylemi) sadece işgalci asker/polis/kolluk kuvvetlerini değil, oradaki bir çocuğu, turisti, göçmen işçiyi ya da İsrail vatandaşı bir Filistinliyi de hedef almaktadır. Yine aynı şekilde rastgele evlerin, parkların, AVM’lerin üzerine atılan füzeler de hedef ayırt etmeden ölümlere yol açmaktadır. Filistinli alimler, entelektüeller ve siyasiler bu direniş-terör çelişkisini tartışmışlar ve nihayetinde İsrail’de kamusal alanlara yönelik canlı bomba eylemlerinden vazgeçmişlerdir. Buna rağmen savaşta taraf ya da hedef olmayan kişilerin zarar görmeye devam ettiği de bir gerçek. Ki bu ikilem, füzeli rastgele saldırılar ile 7 Ekim’deki kapsamlı saldırılarda tekrar gündeme geldi. Her ne kadar pek çok İsrailli sivil 7 Ekim saldırılarına müdahale esnasında İsrail güçleri tarafından öldürülmüş olsa da bu, saldırıları başlatan ve eylem esnasında ayrım gözetmeyen tarafın Hamas olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Soykırımın yakıcı gündemi sona erince hem Hamas içerisinde hem tüm Filistin kamuoyunda 7 Ekim yöntemlerine dair yeni bir özeleştiri sürecinin başlaması bekleniyor.

 

Sonuç itibarıyla İsrail işgal güçlerine karşı direnmek meşru bir hak olmanın ötesinde bir gereklilik/sorumluluk iken bu direnişin yöntemlerinin ilkesel, ahlaki ve sağduyulu olması da bir o kadar gereklilik arz ediyor. Bu zor imtihanı aşmak için çaba sarfetmek yerine “İsrail’de yaşayan herkes zaten işgalcidir” gibi klişelerle mevzuyu geçiştirmek direnişe gölge düşürüyor.

 

Filistin’i ve Örgütleri Kutsamak 

 

Bir başka sorun da direnişin kutsanması ile başlıyor. Öncelikle tek ve homojen bir “Filistinli” yok. Filistin kamuoyu gerek toplumsal gerekse de siyasal örgütlenmeleriyle çok farklı kesimlerden oluşuyor. 

 

Bu kesimlerden herhangi biri tek başına Filistin’i temsil etmiyor. 

 

Temsiliyetin ötesinde Filistinlilerin yaptığı her şeyin sırf mazlumluklarından ve direnişlerinden ötürü doğru ve ideal görülmesi de başka bir yanılgı. Köşeye sıkıştırılmış ve her geçen gün mevzi kaybeden, ölüm-kalım mücadelesi veren Filistinli örgütlerin, hareketlerin hayatta kalmak için bölgesel ve küresel güç dengelerinden faydalanmaya çalışmaları bir pragmatizm doğurmakta.

 

Örneğin geçmişte Irak/Saddam rejimiyle, günümüzde İran, Rusya ve Suriye rejimleriyle Filistinli hareketlerin girdikleri ideolojik ya da stratejik ittifak ilişkilerini bu bağlamda okumak gerekir. Bunun en bariz örneği Hamas’ın aynı anda hem Türkiye ve Katar’la hem İran, Hizbullah ve Esed rejimiyle yakın ilişkiler geliştirmesinde gözlemlenebilir. Tabii bu pragmatik ilişkinin diğer tarafında yer alan rejimler de “Filistin davasına destek” üzerinden kendi iç ve dış politikalarına kutsal bir meşruiyet kazanmaktalar. 

 

Oysa Filistinli hareketlerin yöntemleri zamansal olarak değişim gösterebilmekte, siyasi dengeler değiştikçe onların da dost-düşman ve müttefikleri değişebilmekte. Dolayısıyla Filistin adına yapılan her eylemin, ortaya konan her fikrin sorgulanamaz birer dogmaya dönüşmesi, konuya dair yapılan her eleştirinin hainlik, İsrail yandaşlığı vb. ithamlarla susturulmaya çalışılmasının ardında bu hamaset fırtınası yatıyor.

 

Duygusallığın akla galebe çalmasında elbette iki önemli faktör daha var. İkinci faktör, Filistin dostlarının, Gazze özelinde yoğunlaşan ancak on yıllardır Filistin genelinde devam eden zulüm, baskı ve katliamlar karşısında yaşanan çaresizlik, hiçbir şey yapamama duygusunun getirdiği derin, ağır mahcubiyeti. Batılı devletlerin bunca acıya karşın İsrail’i kollayan tavrına duyulan öfke.

 

Üçüncü faktör ise özellikle Kudüs’ün tarihsel kimliğinden kaynaklanan dinî kutsallığı.  Bu üç faktör birleştiğinde Filistin meselesini sağduyulu biçimde değerlendirmek oldukça zorlaşıyor. Sağduyusunu kaybeden direnişlerin ahlaki zemini yavaş yavaş erozyona uğramaya başlıyor. Örneğin Çeçenistan, Irak ve Suriye’de başlayan halk direnişleri başlangıç itibarıyla hem taban açısından halk hareketi hem meşruiyet açısından geniş bir desteğe sahipken süreç içerisinde silahlı örgütlerin şiddet yöntemlerinin sivilleri de hedef almasının ardından gittikçe marjinalleşmeye ve kamuoyu desteğinin yitirilmesine yol açtı. Örgütler hem birbirileriyle çatışmaya hem de dünyadaki uluslararası kamuoyu desteğini yitirmeye başladılar. Bu sebeple direnişin şiddet yöntemlerini çok ince bir kamu diplomasisi ile belirlemesi elzem.

 

Mayınlı Bir Kavram: Terör

 

Terör gibi muğlak, görecelik içeren kavramlar olguyu anlamamızı zorlaştırmakta. Filistinliler başka bir ülkede, kendi normal hayatlarını yaşayan sivilleri korkutmak, sindirmek için şiddete başvurmuyorlar. Kendi ülkelerinde, kendi haklarını korumak için, kendilerine başka yol bırakılmadığı için şiddete yöneliyorlar. Burada sebep-sonuç ilişkisi muğlaklaşınca 1948’den bu yana süregelen işgalin sebep, şiddetin sonuç olduğu gerçeği ıskalanıyor. İsrail yönetimi en azından 1967 sınırlarına çekilerek kendi topraklarında ayrımcılık içermeyen bir demokrasi kursa Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te kurulacak bir Filistin’le belki bir arada yaşayabilir. Ancak tablo, “şu an ben güçlüyüm, istediğimi yaparım” küstahlığı ile şekillendiği için sorun şiddet sarmalında boğuluyor.

 

Konuya zulme uğrayan, ezilen, toprakları her geçen gün daha fazla gasp edilen tarafı sorgulayarak giriş yapmanın kendisi şaşı bir bakıştır. Bu açıdan egemen-ezen taraf için direnen taraf suçludur, itaatsizdir, teröristtir, sorun çıkartan taraftır. Kurtuluş ve bağımsızlık savaşı veren tüm coğrafyalarda aynı söylemsel çatışmaya rastlarız. Örneğin Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) 1954’ten bağımsızlık tarihi 1962’ye kadar Fransa devleti açısından terör örgütüydü. Libya’da İtalya’ya karşı direnen Ömer Muhtar liderliğindeki Senusiler teröristti. Türkiye’deki İstiklal Savaşı’nı örgütleyen Kuvâ-yı Milliye de o dönemki işgalciler İngiltere ve Fransa’ya göre terör örgütüydü. Bugün de farklı değil. ABD’ye göre Afganistan işgaline direnen Taliban, Çin’e göre Doğu Türkistanlı insan hakları aktivistleri, Rusya’ya göre Çeçen ayrılıkçılar ya da Şam rejiminin devlet terörüne karşı direnen Suriyeli muhalifler teröristtir. Peki buradaki kriterimiz ne olacak? Ezenin ideolojik yaftalamasına karşı dururken ezilenlerin her yaptığına sırf eziliyorlar diye onay mı vereceğiz? Elbette hayır. 

 

Ezilenlerin direniş yöntemlerinin mümkün olduğunca sivilleri hedef almaması gerektiğini savunmalıyız. Kamusal alanlarda silahlı olmayan unsurlara yönelik her türlü şiddeti dışlamakla işe başlanabilir. Ancak bunu yaparken öncelikle işgal ve devlet terörünü eksene almakta fayda var. Yani sebep-sonuç ilişkisini tepetaklak etmeden şiddet döngüsünün sebebine yoğunlaşmak en doğru yol. Bu sebeple Gazze’de yaşanan soykırım hakkında Hamas’ın terör örgütü olup olmadığını konuşarak başlamak büyük bir hatadan ibaret. 1948’den beri süren işgali konuşmadan Hamas’ı tartışmak beyhude. Hamas’ın kimi stratejilerinin terör yöntemleri içerdiği doğru. Ancak bu yöntemlerin belirttiğim iç içe geçmiş işgal boyutları arasında şekillendiği de doğru. İsrail’de yaşayan sivil, Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te yaşayan paramiliter Siyonist yerleşimci ve her iki coğrafyada bulunan asker-polis birbirini besliyor ve birbirine karışıyor. Bu bunaltıcı atmosfer, örgütlerin direnişi/şiddeti ile halkın bireysel direnişi/şiddetini anlamamıza olanak sağlıyor. Son yıllarda çoğalan Filistinli sivillerin bireysel bıçaklı saldırılar ya da araç sürerek saldırı düzenleme yöntemleri de bu çerçeveye oturuyor.  

 

Terörü sivilleri şiddet yoluyla korkutma ve sindirme yöntemi olarak tanımlayacaksak, en büyük terör organizasyonlarının devletler olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor. Hele ki bu devlet İsrail gibi kendisini uluslararası hukukun üzerinde gören bir işgal yapısı ise devlet terörü kavramı yerini “terör devleti” tanımına bırakıyor. Filistin sorununun çözümü de terör devletinin durdurulmasından ve uluslararası hukuka uyan diğer ülkeler seviyesine getirilmesinden geçiyor.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.