Toplumsal Algılar Ahlaki Siyasete Engel Midir?

Ülke meselelerine kafa yorarken Sigrid Kaag’ın yöntemiyle söylersek “Hem akıl hem kalp birlikte çalışmalıdır”. Hem iyi bir planlama yapılmalı hem de bu planlama sağlam bir insan hakları perspektifine dayanmalıdır. Bu bütünlüğü bıkıp usanmadan toplum önünde savunmak, hayata geçmesi için gayret sarfetmek, daha iyisinin üretilmesi için çaba göstermektir. Karşısında duranlarla da net ve cesur bir mücadeleyi görünür kılmak ve süreklileştirmektir.

Kamuoyu yoklamalarında yedinci sırada görünen partisini, beş-altı ay gibi kısa bir sürede Hollanda’nın ikinci partisi haline getiren Sigrid Kaag, Türkiye’de hakkı teslim edilir tarzda merak uyandırmamıştı. İzzet Akyol’un Serbestiyet’teki emek mahsulü analizine bilahare PolitikYol’da Necdet Timur’un yarım kalan değerlendirmesi eşlik etmişti o kadar.

 

İyi bir okuyucu, özellikle Akyol’un makalesinde, Kaag hakkındaki iktibasların, başta siyaset felsefesi ve toplumla kurduğu ilişkiler olmak üzere, siyaset yapma tarzından aranan siyasetçi profiline kadar aslında tam da Türkiye’nin ihtiyacı olan konulara tekabül ettiğini hemen fark edecektir. Fikirlerine katılmayan pek çok seçmen açısından bile dikkat çekici bir profil haline geldiği için, partisini yukarılara taşımanın ne türden doğal stratejilere tekabül ettiğini de kavrayacaktır.

 

Üstelik, sıfırdan siyasete atılmış bir figürden bahsetmiyoruz. Parlamentoda 19 milletvekili bulunan ve yaşadığı gerileyiş nedeniyle sekiz milletvekiline düşeceği hesaplanan Sosyal liberal D66 partisinin başkan değişimi sonrası yaşadığı bir dönüşümün hikâyesi bu.

 

Kolay yoldan ve ani bir refleksle “Orası Hollanda, biz Türkiye’yiz” diyebilecek olanlara “aramızda içeriksel ve kültürel konular dışında ne farkımız olduğunu” sordurtan Sigrid Kaag’dan bir alıntıyla cevap vermekte fayda var. Şöyle diyor Kaag:

 

“Toplum olarak bir kriz içindeyiz. Bu krizden çıkıp sağlıklı, huzurlu, başarılı ve güvenli bir topluma ulaşmak herkesi kapsayacak bir katılımcılıkla mümkün olur.”

 

Ne kadar da tanıdık tespitler! “Sağlıklı, huzurlu, güvenli toplum”a olan ihtiyaç; “kapsayıcılık, katılımcılık eksikliği”ne işaret.

 

Kaag’ın aile değerlerine bağlılığının Hıristiyan demokratları etkilemesi, o değerlerden uzaklaşmış Hollanda toplumu için anlam ifade etmiştir mutlaka ama sadece o kesimden değil, İşçi Partililerden, Yeşillerden, solcu ve demokratlardan geniş bir kesimi birkaç ay içinde etkilemesinin başka sebepleri de olsa gerek. Yapmacıklıktan uzaklık da hiç şüphesiz bir karakter meselesi olarak ciddi bir avantaj ve kalendermeşreplik, sırtında bagajların olmaması, hesabını veremeyeceği bir geçmişe sahip olmamak gibi meziyetlerle bütünleşmiş olmasıyla ilgili olabilir ama algılarla beslenme hususunda bizden çok farkı olmadığını düşündüğümüz Hollanda toplumunda beş-altı ay içinde bir fark yaratmaya yeter mi, sanmıyoruz.

 

Önce Akyol’un, onun farklılığını ve meziyetlerini ortaya koyan genel tasvirine başvuralım:

 

“D66 kendini radikal demokrat ve sosyal liberal olarak tanımlayan bir parti; ekonomi alanında liberal politikaları benimsiyor, sosyal-siyasi alanda ise sol-ilerici politikaları savunuyor. Kişiliği, ailesi ve söylemi ile hem Hollanda hem de bütün Avrupa için ilginç bir figür olan Sigrid Kaag kimseden çekinmedi, kendince doğru bildiği her şeyi çok net şekilde ortaya koydu, savundu, tepkileri hiç umursamadı ve insanları etkilemeyi başardı. Net ve cesur olmayınca iki arada bir derede kalmak kaçınılmaz; Sigrid Kaag popülizme karşı sessiz kalmanın asla bir seçenek olmadığını belirtti, ‘otoriter ve popülist siyasetçilere karşı itirazları yüksek sesle ifade ederek bunların meşrulaşmasının muhakkak engellenmesi’ gerektiğini söyledi. Neredeyse herkesle tartıştı, herkesi ve bütün siyasi partileri eleştirdi.”

 

İşimizi kolaylaştırmak, kendimize ayna tutmak açısından bunları maddeleyelim:

 

  • Kimseden çekinmemek;
  • Doğru bildiklerini net şekilde ortaya koymak;
  • Algılara dayalı tepkileri umursamamak; insanları doğru bildiklerin konusunda etkilemede ısrarcı olmak;
  • Net ve cesur olmayınca iki arada bir derede kalmanın kaçınılmazlığının ve bunun toplum tarafından hissedilip samimi bulunmayacağının farkında olmak;
  • Popülizme ram olmak ya da sessiz kalmanın asla çare olmayacağının farkında olmak ve toplumla ilişkiyi buna göre kurmak;
  • Otoriter siyasetçilerin algı ve propagandalar yoluyla meşrulaşmasına asla müsaade etmemek ve bunu engellemek için gayret sarfetmek;
  • Kendi doğruların mucibince sadece muktedir olanı değil, toplumun senin doğrularına ulaşabilmesi ve farkındalık için herkesi eleştirmek.

 

“Bu maddeleri Türkiye siyasetinde hesapsız kitapsız hayata geçirebilen var mıdır?” sorusu, siyasetin neden tıkandığı, kutuplaşmanın neden aşılamadığı, çaresizlikler karşısında umut olması gerekenlerin neden bu misyonlarını tam olarak yerine getiremediklerinin de cevaplarını içinde barındırıyor olsa gerek.

 

Mesela Kaag, bu etik prensiplerin karşılığı olarak, yabancı düşmanı ırkçı Wilders’in karşısına çıkıp Müslümanları, başörtüsünü, inanç ve ibadet özgürlüğünü savunuyor; Wilders’in insanlara inançları üzerinden ayrımcılık yaparak anayasal suç işlediğini belirtiyordu.

 

Hatta; iktidarın büyük ortağı VVD’de (Başbakan Mart Rutte’nin partisi) ve sağcı partilerin tamamında İslam’a ve Müslümanlara mesafeli bir tutum varken, 50 kişilik milletvekili aday listesinde -biri başörtülü olmak üzere- Faslı ve Türk kökenli dokuz kişiye yer veriyor; mültecilere karşı -tıpkı bizdeki gibi- bilgiye değil algıya dayalı ciddi tepkilerin olduğu Hollanda’da; partilerin çoğu ilticaların çokça sınırlandırmasını isterken, Sigrid Kaag net şekilde mültecileri sahipleniyordu. Onları ekranlarda şöyle savunuyordu: “Her şeylerini geride bırakarak yeni bir hayat kurmaya çalışan bu insanlar burada misafir değiller; burada oturmak istedikleri sürece onlar artık bizim bir parçamızdır. Hollanda dünyanın en zengin ülkelerinden biridir, gerek Hollanda’daki gerekse başka ülkelerdeki mültecilere ayıracağımız kaynaklarla bu ülke batmaz. İnsansak insanlığımızın gereğini yapacağız, boynumuzun borcudur”

 

Şimdi bunun Türkiye versiyonunu düşünerek bir empati yapalım. Ümit Özdağ’ın ikide bir çağrıda bulunduğu liderlerden birisiniz ve TV’de karşı karşıya gelmeyi kabul ediyorsunuz. Hatta bu çağrıyı ona siz yapıyorsunuz. Hem sığınmacıları sahipleniyor hem bu sahiplenmenin insani ve rasyonel boyutlarını izah ediyor, hem onun yalan ve dezenformasyonlarını ortaya koyuyor hem de jeopolitik düzlemdeki komplolarını masaya yatırıyorsunuz. Ve durup dinlenmeden bu siyasetinizi dillendiriyor, toplumdaki olumsuz algıları da tashih etme gayreti gösteriyorsunuz.

 

İktidar ya da muhalefet partileriyle Kürt sorununu, dünü ve bugününü, çözüm sürecini, öncesi ve sonrasını dobra dobra, lafı eğip bükmeden, popülizme ram olmadan, cesurca ve net biçimde tartışıyorsunuz.

 

Her siyasi çevrenin bagajlarını, siyasi hatalarını, Türkiye’nin demokrasi, hukuk, evrensel normlar, çoğulculuk ve demos olma önündeki engellerini çekinmeden masaya yatırıyorsunuz. Genel geçer doğrulara atıf yaparak değil, somut veriler ve olgular üzerinden doğru bildiklerinizle muhatabınızda yanlış olarak gördüğünüz hususları bir teraziye koyup toplumun bunları tartmasına vesile olmaya çalışıyorsunuz. Mesele haklılık-haksızlık da değil, mesele algılar batağında debelenmesi arzulanan ve sürekli konsolidasyona davet edilen toplumsal kesimleri sarsmak, aynaya baktırmak, kendine gelmesini sağlamaktır. Ya da mesela rövanşistleri karşına alıp ülkenin geleceğine verdikleri zararları tartışmaktır. İktidarın dini nassları yönetim beceriksizliklerini maskelemede kullanmasına sessiz kalanlara karşı “Kurtlu bulguru ne zamana kadar savunacaksınız” diye hesap sormaktır! “Orta Çağ kafalı tarikat ve cemaatler kapatılmalı” diyenlere karşı “Asıl Orta Çağ kafası çoktan fosilleşmiş bu düşünceleri savunanlardır” diyerek, toplumsal ayrımcılık ve nefret konusunda adalet ve çoğulculuk dersleri verebilmektir! Tabii bütün bunların yapılabilmesi, tarih felsefesinden uluslararası ilişkilere; oradan jeopolitik ve jeokültüre; sağlıktan tarım politikalarında çözümlere kadar her konuda sağlam bir çalışma metodu ve emek istemekte. Ama hepsinden önemlisi öncelikle böyle bir duruşu, bakış açısını ve siyaseti merkezine alabilmekte, bu zihniyeti kuşanabilmektedir.

 

“Kalpsiz Bir Akıl, Akılsız Bir Kalp”

 

Niteleme Sigrid Kaag’a ait. Zannımızca siyasette farklılığın yaratılmasındaki en dikkat çekici analizlerin başında Akyol’un şu aktarımı gelmekte:

 

“‘Kalpsiz bir akıl’la huzurlu ve sağlıklı bir toplum olamaz’ diyerek siyasi sağcıları eleştirdiler. Öte yandan solcuların ve Yeşillerin siyasi çizgisine yönelik ‘akılsız bir kalp’ eleştirisi geliştirdiler. Kaag yeni sentezlere ihtiyaç olduğunu savundu; idealizm ile gerçekçiliğin, pragmatizm ile ilerici siyasetin (progressive politics) bir sentezinin yapılması gerektiğini vurguladı.”

 

Kaag, sadece vicdansız faşistlerle değil, çevreci politikaları gerçeklerle çatışır biçimde savunan Yeşil Sol ile de tartıştı. Onlara “Siz ekonomik gerçekleri yok sayarak çevrenin korunabileceğini zannediyorsunuz. Hem ekonomiyi güçlü şekilde gözetmek hem de çevreyi gözümüz gibi korumak zorundayız, bunun bir sentezini yapmak zorundayız” dedi.[1]

 

Nihayetinde tüm bu tasvir ve pratiklerde planlamacı bir akıl ile vicdanın; politik ve ekonomik rasyonalite ile insan haklarının iç içe geçtiği bir siyasi aklın ipuçlarını görüyoruz. Dünyanın -daha doğrusu toplumların- gerçeklerini göz ardı etmeden, adilane şekilde hesaplanabilirliğin ve yapılabilirliğin sınırlarının zorlandığı bir düzlemle karşı karşıya kalıyorsunuz.

 

“Kaag gibi figürler sistemik çıkarların, menfaatlerin, yalanların, algıların, propagandaların, dezenformasyonların, alışkanlıkların, ezberlerin, konforların dünyasında bu iddia ve pratiklerini ne ölçüde sürdürebilir ve nerelere uzanabilirler?” sorusu baki kalmakla birlikte, bu figürlere dönüşmeye ve bunları yaşatmaya, yani alternatif olmaya gayret gösterilmedikçe siyasi kültürün dönüşümüne ne kadar katkı yapabiliriz acaba? Toplum önünde her konuda bir farkındalık yaratmaya çalışmadan, kaçak güreşerek, kekremsi konuşarak, konuşulması gerekeni zamanında dillendirmeyi tercih etmeyerek, bekleyerek, risk almayarak, konu medyatikleşince tavır alır gibi yaparak farklılık ve farkındalık oluşturmak mümkün müdür? Karşıtlarca bile cesur, samimi bir siyasi karakter çizmeden, siyasette değişimin-dönüşümün kapısını aralayabilmek olanaklı mıdır? Hele ki değişmeyi hiç göze almadan, tabana oynamayı elden bırakmadan, ülkenin değişim kodlarını gördüğün halde, vatandaşın konforuna dokunmadan, gelecekte sınırlı bir pozisyon almayı gözetmekle dobralık, cesurluk, inkılapçılık, devrimcilik mümkün müdür? Üstelik ülke buna dünden daha fazla ihtiyaç duyuyorken!

 

Öte yandan “Kalpsiz bir akıl” ve “Akılsız bir kalp” nitelemelerini Türkiye siyasetine uyarladığımızda; geniş bir resmin görünür olduğu ve siyasetin, dolayısıyla toplumsal dönüşümün ana damarlarını tıkadığını düşünenlerdeniz:

 

  • Resmî ideolojik eğitimle yoğrulmuş akılların evrensel çözümlere kafa yorsa da fikir ve düşüncelerinin kırmızı çizgilere takılıp kalması. (Hangi türü olursa olsun ulusalcılığın vesayetinden sıyrılamama; bu sınırlar dışına çıkabilecek bir zihniyeti kuşanmaktan bilinçsizce uzak durma hali.)

 

  • Ülkesel çözüm ile insan haklarının çeliştiği varsayımının hem iktidar hem de muhalefet elitlerini ve tabanını olabildiğince kuşatması. Bunun kaba ulusalcı karşılığı “devlet yoksa adalet de yoktur” şeklindedir. Ama daha sofistike olanı; mesela uluslararası hukuk alanında uzman birinin sığınmacıların tüm haklarını saydıktan sonra “ama öncelik bizim kendi vatandaşlarımızdadır” şeklindeki tespiti yapabilmesidir! Bu durum başkaca bir uzun değerlendirme konusudur, lakin kısaca değinmek gerekirse; ilk maddedeki hali kuşanmanın ötesinde, sorun aynı zamanda empati eksikliğinde, yani sorunun tarafı olan dezavantajlı kesimlerle empati yoksunluğundadır. Halbuki hem akademik olarak hem de pratikte meselenin künhüne inmeye gayret edenler bilirler ki; sorunun onlarca yöntemle çözümünün tümü “kazan-kazan”a çıkar. Yeter ki uygulanma şansı bulunsun. Sigrid Kaag’ın Hollanda toplumuna anlatmaya çalıştığı da budur. Zihniyeti dönüştürürsek, başka yerden bakarsak hepimiz için faydalı olanı da üretiriz. Zannımızca Kaag’ın bu anlayışa evrilmesinde sol geçmiş kadar, Filistin toplumuyla olan yakın ilişkinin de faydası olmuştur. Sosyal-siyasal baskılara düçar olmuş toplumlarla sıkı ilişkinin empatiyi güçlendirdiği bir vakıadır. Bu, hemen her konuda böyledir. Çiftçilerle, aileleriyle, sorunlarıyla iç içe olan birilerinin daha sahih, daha içten, samimi, aktif, yapıcı, kapsayıcı çözümler üretme kapasitesine sahip olacağı izahtan varestedir. KHK’lılığı tatmış bir hukukçu ile samimi de olsa uzaktan seyreden hukukçu arasındaki fark gibi. İdeolojik bağlardan sıyrılmış da olsa insan uzak olduğuna empati kurmakta ve onun için gerçekçi, yapıcı, sadra şifa çözümlere kafa yormakta zorlanır.[2]

 

  • Toplumsal algıları yönettiğini zannetmekte yapılan en büyük hatalardan biri de “Ama biz STK değil siyasi partiyiz” cümlesidir. Bir yandan STK’ları ülkedeki yanlışlar hususunda ses vermeye çağırırken, diğer yandan bu cümleyi kurmak bir dilemma değil midir? Sizi bir STK hesapsızlığında, hatta pervasızlığında olmaktan alıkoyan nedir? Aksine, siyasi partilerin pratiklerinde görüldüğü üzere en az ilişki kurdukları yapılar STK’lardır! Odalar ve Borsalar Birliği’ne ziyaret gerçekleştirmekten bahsetmiyoruz; insan hakları örgütleriyle omuz omuza çalışmaktır kastımız. Bu da adalet ve yargı konuları başta olmak üzere, medyatik olan olmayan tüm konularda parti yöneticilerinde -istisnalar hariç- empati eksikliğini, dolayısıyla çözüm konularında ilgisiz ya da yüzeysel kalmayı, hatta bazı alanlarda insan hakları ve evrensel normların gerisinde popülist raporlar yayınlamayı beraberinde getirebilmektedir. Oysa bunlar, meseleler hakkında farkındalığı olmayan toplum kesimlerince umursanmamak bir yana, damdan düşenlerce ciddi eleştirilere konu olmaktadır. Yani konunun etrafından dolaşırken siyaset yaptığınızı zannederken, aslında kaybettirici bir düzleme de farkında olmadan evrilmektesinizdir.

 

İşte bütün bunlarla birlikte, ülke meselelerine kafa yorarken Kaag’ın yöntemiyle söylersek “Hem akıl hem kalp birlikte çalışmalıdır”. Hem iyi bir planlama yapılmalı hem de bu planlama sağlam bir insan hakları perspektifine dayanmalıdır. Ve bu bütünlüğü bıkıp usanmadan toplum önünde savunmak, hayata geçmesi için gayret sarfetmek, daha iyisinin üretilmesi için çaba göstermektir. Tabii karşısında duranlarla da net ve cesur bir mücadeleyi görünür kılmak ve süreklileştirmektir.

 

İşte bu, toplumsal algılara rağmen, onların üzerine giderek üreteceğiniz ve tek kaybınızın anlaşılmamak ya da geç anlaşılmak olacağı ama sizi “siz” yapacak olan ahlaki siyasettir! Ve bu siyaset, her toplumsal yapıda er veya geç kazandırır!

 

__

[1] İklim değişikliğiyle ilgili konuşmalarından biri için bkz. “Toespraak minister Kaag panel Bruegel over klimaatverandering | Toespraak | Rijksoverheid.nl

[2] Konuyla ilgili daha önce Perspektif’e yazdığımız iki analize bakılabilir:

Sığınmacılar ve Siyasetin Sorumluluğu”, “Hamaset ile Gerçeklik Arasında Mülteciler”.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.