Trump Amerikalı mı?

3 Kasım günü Amerikalılar, bir yönüyle dört yıldır başkansız geçen sürenin miadının dolup dolmadığına karar verecekler. Dört yıl gibi kısa bir sürede Trumpizme dönüşen dalganın toplumsal köklerinin Trump’ın kendisi kadar sığ olmadığı aşikâr. Beyaz Amerikalılar, özellikle de Amerikan sağı, 2016 seçimlerine kadar nefret unsuru olarak tarif ettiği karakteri kendi eliyle iktidara taşıdı. Trump’la devam etme kararını verirlerse Trump’ın Amerikalı olduğunu da ilan edecekler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Ünlü bilim kurgu romancısı Isaac Asimov 40 yıl önce Amerikan “cehalet kültüne” dikkat çekerken post-truth dünyasını da hayal etmiş miydi bilinmez. Yine de Asimov’un dillendirdiği prangaya kulak kabartmak yerinde olabilir: “Amerika Birleşik Devletleri’nde bir cehalet kültü var ve her zaman da var olageldi. Anti-entelektüalizmin tarzı, demokrasinin ‘cehaletim bilgin kadar kıymetlidir’ anlamına geldiğini düşünen sakat mefhumuyla siyasi ve kültürel hayatımızı sürekli sarmalayan değişmez bir pranga oldu.”

 

Bu tespit aslında Asimov’a özgü bir tespit değil. Amerikan siyasal düşüncesi içerisinde çok sayıda isim Amerikan pragmatizmi ve anti-entelektüalizmi çerçevesinde bu duruma hep dikkat çektiler. Burada kafaları karıştıran husus, geniş kitlelerin cehaleti olarak görülen duruma rağmen Amerikan ekonomik ve bilimsel yükselişidir. Amerikan hikayesine dikkatlice bakan gözler ise bu durumun bir çelişkiden ziyade tabii bir netice olduğunu gözlemlemenin yanında, geniş kitlelerin sorunu olarak addedilen durumun, Amerikan elitleri için bir avantaj anlamına geldiğini fark ederler. Başka bir ifade ile geniş kitleler Asimov’un prangalarıyla meşgulken, Amerikan askeri-endüstriyel kompleksi alacağı mesafeyi rahat bir şekilde almıştır. Amerika bir yandan bütün dünyanın birikimini aktarmak için yarıştığı yer haline gelirken diğer yandan da her türlü farklılığı zahmet çekmeden erittiği Amerikan potasını inşa etmiştir.

 

[ İlgili Okuma:Distopik Amerikan Seçimleri ]

 

Asimov’un “cehalet kültü” olarak tarif ettiği toplumsal kesim, Amerika’ya ilk adımını atan Püritenlerden bu yana varlığını korudu. Amerikan korkuları, kökeni ister 1692’de Massachusetts’de kurulan Cadı Mahkemesi’nde aransın isterse siyahi bir başkanla depreşen 2008’de, Amerikan siyasal ve toplumsal yaşamında varlığını her zaman sürdüre geldi. Ancak bu kültün pratik zekasının ve azminin küçümsenmemesi gerekiyor. Zira bütün Amerikan devrimi tam da bu kültün Avrupalı tartışmaları bitiremese bile ciddi anlamda keserek ve tarihsel yükünü Amerika’da hafifleterek yürüme azmi sayesinde vücut buldu. Amerikan anti-entelektüalizmi ve pragmatizmi bir taraftan kendi ahlak felsefesini ve politik teolojisini üretirken diğer taraftan hayal edilmesi güç bir imparatorluk başarısına imza attı.

 

Massachusetts Cadı Mahkemesi, 1692

Avrupalı “sürgün” muhayyilesinin içerisinden çıkan bu “kült”, varlığını Amerika’da hep koruya geldi. Trump’la birlikte yeniden fark edilen bu damarın “iktidarı”, küresel neticelere elbette yol açtı. Amerika’yı bir imparatorluktan ulus devlete dönüştürme sancılarına denk gelen durumun, Amerika ve dünya açısından farklı sonuçları olacağını şimdiden söylemek mümkün. Bu dünya açısından küresel siyasal ve ekonomik dengenin bir kaosa doğru yürümesi ihtimaline işaret ederken, Amerika açısından ulus devlete dönüşmesi neredeyse imkansız bir “birliğin” kaderinin ne olacağı sorusunu akla getiriyor. Bu yönüyle 20. yüzyılın sonundan itibaren sıklıkla bittiği ifade edilmiş olan “Amerikan Yüzyılının”, Trump’la gerçekten bitip bitmediği sorunsalının kenarına bütün dünyayı bırakmış durumda.

 

Amerikalı kim?

 

“Biz Amerikalılar mutsuzuz. Amerika’nın halinden memnun değiliz. Bizim Amerika’yla ünsiyetimizden de memnun değiliz. Asabi, mahzun veya lakaydız. Dünyaya bakarken şaşkınız; ne yapacağımızı bilmiyoruz… Geleceğe bakarken -kendi geleceğimize ve diğer milletlerin geleceğine dair- hissikablelvukuyla doluyuz. Gelecek bize çatışma, karmaşa ve savaştan gayri bir şey vaat etmiyor.” Bu cümleler 17 Şubat 1941’teki Life dergisinde yayınlanan Henry R. Luce’un on binlerce kez atıf almış olan ünlü “Amerikan Yüzyılı” makalesinden.[i] 20. yüzyıl boyunca Amerikan hegemonyası her gündeme geldiğinde Luce hatırlanıp durdu. Elbette bazen Luce’un sancılarına denk gelen imparatorluk tazimi ile bazen de “Amerikan Yüzyılın Sonu” tahkiri ve kehanetleriyle.

 

Her durumda 20. yüzyılın bir “Amerikan Yüzyılı” olduğu hakikati ortada durmaktadır. Buna rağmen Luce’un “yüzyılını” inşa eden “Amerikalı” karakterin oldukça karmaşık, tarihsel, teolojik ve ekonomi-politik yükleri bulunmaktadır. Luce aslında yeni bir sorgulama yapmamaktaydı. Aksine hem halefleri hem de selefleri gibi iki asırlık sualin peşindeydi: “Amerikalı kim?”

 

Amerikan Yüzyılı, Henry Luce, Life dergisi, 17 Şubat 1941

 

Amerikan siyasal düşüncesi, sosyal muhayyilesi ve elbette ekonomi-politik oluşumunun vücuda getirdiği “Amerikalıyı” tarif etmenin pek de kolay olmadığını söylemek gerekiyor. Amerikalıya dair kafa yormayı, başka hiçbir yerde olmadığı kadar farklı dinamiklerin, daha da önemlisi hiç görülmemiş bir hızda Amerika’ya avdet ederek ve içinde eriyerek inşa ettikleri dünyayı anlama çabası olarak tarif etmek daha tutarlı olacaktır. Dinlerin, dillerin, milletlerin, sermayenin, tarih(ler)in, coğrafyaların, korkuların, sürgünlerin ve savaşların içinde eridiği Amerikan potasının tabiatına dair düşünmek Amerikalıya dair bir jenerik tarif değilse de tespitlere imkan verebilir.

 

Öncelikle coğrafi, tarihi ve iktisadi sebeplerin Amerika’da vücuda getirdiği, “İncil ahlakıyla yeni ahlakın kavgasından”[ii] neşet eden “müstesna halin” inşa ettiği inanç düzlemi akıldan çıkarılmamalıdır. İkincisi, “müstesna” düzlemde “Tanrı’nın gölgesinde, Tanrı’ya güvenenlerin, Tanrı’nın vaat ettiği topraklarda yaşayanların”[iii] kurguladığı politik teoloji bugün gördüğümüz birçok siyasal refleksin tarihsel zeminini oluşturmaktadır. Bir diğer dikkat çekici dinamik ise Amerikan siyasal ve sosyal muhayyilesinin özgün bir ürünü olan, Avrupa macerasından farklı bir siyasi damar olan Atlantik Cumhuriyetçiliğidir. Bu siyasi damarın içerisinden neşet eden ve yine Avrupa’dan farklı Amerikan Liberalizmi de diğer önemli bir dinamiktir. Son olarak bütün bu dinamiklerin hem serpilmesinde hem çatışmasında hem de tıkanmadan dönüşmesinde hayati bir vazife ifa eden, Avrupa’dan farklı bir sınıfsal zeminde, bir yandan düşünürleri “kurumsal yapılara hapsederken” diğer yandan da bir “halk felsefesinin” vücuda gelmesine imkân veren “Amerikan pragmatizmini” görmek mümkündür. 

 

Bu dinamiklerin ördüğü Amerikan sosyal muhayyilesinin inşa ettiği Amerikalı karakterinin göze çarpan en önemli özelliği ise Trump’ta ete kemiğe bürünen Amerikaya özgü anti-entelektüalizmidir. Tarihçi Hofstadter’e 1964’te Pulitzer Ödülü’nü kazandıran efsanevi Amerikan Yaşamında Anti-Entelektualizm kitabında işlediği bu konu “Amerikalıyı” anlamak için birçok farklı kapının açılmasına yol açmıştır. Hofstadter Amerika’nın hegemon bir askeri ve teknolojik dev olmasına rağmen derinlikli bir entelektüel toplumsal ve kültürel vasatın yeşermemesi meselesine kafa yormaktaydı. Amerikan siyasal ve toplumsal hayatında duyguların, sloganların ve klişelerin benzer bir kalkınma düzeyinde olmayan ülkelerden daha etkili olduğunu görmek kafa karıştırıyordu. Bir taraftan yaşanmakta olan teknik ilerlemeyi besleyen bilgi dünyanın geriye kalanına göre çok daha ileri düzeyde üretilebilirken diğer taraftan toplumsal entelektüalizm ve akıl karşıtlığının düzeyi üzerinde düşünmeyi hak eden bir meseleydi. Amerika’da başka hiçbir yerde olmadığı kadar “bilginin demokratikleşmesi” zemininde ortaya çıkan anti-entelektüalizm Amerikan siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatında başarı kadar kör noktaların da oluşmasına yol açmıştır.

 

Hofstadter, Amerikan Protestanlığında mündemiç felsefe karşıtlığının kökeninde piyasanın dominant gücü ve faydacı ahlakın ürettiği zemini görmekteydi. Bu zemin bilgiye piyasada işe yaracağı kadar itibar edilmesine ve bizatihi değerinin anlamsızlaşıp araçsal bir üretim unsuru kadar kıymet görmesine yol açmıştı. Bu durum soyutlamanın ve kavramsallaştırmanın da değersizleşmesine yol açıyordu. Amerikan anti-entelektüalizmi eğitim eksikliğinden veya epistemofobiden kaynaklanmamaktadır. Bilgiyi akıl ve zekadan tefrik ederek zekâ lehine ağırlık koyarak ortaya çıkmaktadır. Hofstadter’in tarifiyle dile getirirsek “zekâ vakaların mübrem anlamını yakalar ve tahkik eder. Akıl ise muhakematı muhakeme eder ve vakaların anlamlarına şümullü bakar.” Bu farklara dikkat etmeyenler, Amerikan yaklaşımını çoğu kez yanılarak özcü ve indirgemeci bir yaklaşımla “aptallığa” indirgeyerek hatalı bir okuma yapmaktadırlar. Bunda da yalnız sayılmazlar. Zira Amerikan liberalizmi ve şehirli elitleri de benzer bir hatadan imtina edememişlerdir. Bu durumun son örneği 2016 seçimlerinde Trump’ın bir anti-entelektüalizm kahramanı olarak yükselişidir. Hatta Trump fenomeninin anti-entelektüalizm tartışmasına son noktayı koyan zirve olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Ancak bu zirve tek başına Trump fenomenini açıklamadığı gibi derin bir tezat da oluşturmaktadır. Zira hem anti-entelektualizmin beslediği zemin hem de Amerikan korkularının tarif ettiği tehditten bir Trump sureti çıkmamaktır. Çünkü Amerikan korkularının inşa ettiği “düşmanın ve ötekinin” vasıflarında coğrafyadan mesleğe, tüketim ahlakından dindarlığa ne varsa aslında Trump’ta da bulunmaktadır. Dünya açısından Hollywood marifetiyle ve anti-Amerikan küresel diskurla nam salan “Amerikalı” ile Amerikalıların; özellikle de Trump’ı iktidara taşıyan dalganın “Amerikalısı” yan yana gelmekte zorlanacak iki ayrı karakterdir. Dünya’nın Amerikalısı Trump iken Amerikalı sağ popülizmin Amerikalısı Trump’ın anti-tezidir. Birleşik Devletler’deki “birleşik” sıfatını yakından incelediğinizde bu farkı anlamanız mümkün. Zira “birleşik” sıfatı genel vasıfları benzer bir karaktere atıftan ziyade farklılıkların muahedesine işaret etmektedir.

 

“Birleşik” Devletler

 

Bu çerçevede, “Amerikalı” kabaca 11 ayrı milletten/devletten oluşan bir birliğin yaklaşık iki asır içerisindeki dönüşümüne işaret etmektedir. Zaten Amerikalıların günlük ve entelektüel tüketimde devlet ile milleti sıkılıkla birbirine karıştırarak kullanmaları da bundandır. Birleşik Devletlerdeki “devletler” Amerikalılar için kâh milletlerdir kâh devletler. Hukuki statü ile kültürel ve ırki olanı birbirinin yerine kullanma bir kafa karışıklığından ziyade müstakil olana tabii vurgudandır. Başka bir ifade ile birleşik devletler zannedildiği kadar birleşik değildir, bitişiktir. Bu bitişik milletlerin de tabiatı gereği ortak bir Amerikalısından güçlü bir şekilde bahsetmek mümkün değildir. Olsa olsa Amerikan İç Savaşı’nın kurduğu iç barış düzeninde zuhur eden kırılgan karakterin ismidir. Bu karakterin Beyaz unsurlarının, hala devam eden korkularının farklı tezahürlerine haklı olarak Amerikalı denmektedir. Trump bu korkulardan neşet eden değil, korkularla ünsiyeti hiç olmayan Kuzeyli Beyaz’a tekabül etmektedir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Trump’la Faustçu Biat

 

Amerikan korkularının tasvir ettiği tehdit tam anlamıyla Trump’ın kendisidir. “Paranoyak Amerikan siyasetinin”[iv] bütün arızalarıyla mücehhez bir karakteri kimdir diye sorulsa cevabı tartışmasız Trump olurdu. Ancak, kuzeyli, medya eliti, oligarşinin ve düzenin adamı, sapkın, hedonist, paragöz sermayedar, küreselci, din ve ahlak düşmanı gibi vasıflarla tarif ettikleri “tehdidi” bertaraf etmek üzere Trump’ın peşine takıldılar. Trump’ın otelinin bulunduğu Las Vegas yoluna içkiyle, kumarla, fuhuşla mücadele etmek için tebliğ tabelaları asan kiliselerden Trump’ın da sık sık konuk olduğu +18 programlar yapan yayın organlarının önünde protesto gösterisi yapan dini cemaatlere, Konfederasyon bayrağını her yerde taşıyanlardan Kolonyal dönem Amerikalı figürlerin heykellerini korumaya çalışanlara, sanayide ekmeğini kazanıp Kuzeyli finans-kapitale öfke kusanlardan meta fetişizminin sembolü New Yorklulara öfke duyan emekçilere varıncaya kadar farklı kesimlerin Trump’ın başkanlığına destek vererek ironik bir şekilde Cumhuriyetçi kimliği temsil etmesine ve Amerikan korkularının sözcüsü olmasına şahitlik ettik. 

 

Konfederasyon bayrağıyla Trump’a destek

 

İş bitirme gurusu olduğuna fazlaca inanan Trump’ın yazdığı bir düzine kitabın ilki “Anlaşma Sanatı”ydı. “Şeytan Pazarlığı” konusunda kendisine fazlaca güvenen bir ismin, kendisini kötülüklerin anası olarak görenlere sözcü olarak atatması takdire şayan bir Faustçu an olarak kabul edilmeli. Trump, Amerikan korkularıyla yaşayanlardan, Cumhuriyetçilerden, Evanjeliklerden, Güneylilerden, İç Savaş fay hatlarının üzerinden kalkamayanlardan, Beyaz ırkçılığın farklı tonlarından ve Bill Clinton sonrası 20 yıldır devam eden Amerikan siyasal depresyonundan bunalanlardan hiç beklenmedik Faustçu bir biat almayı başardı.

 

Irkçı KKK örgütünün yayın organı “Haçlı” gazetesi. Trump’ın sloganını manşete çekmiş.

 

Normal bir zamanda bırakın bu kesimlerle yan yana gelmeyi muhatap olması bile imkânsızlık olarak addedilecek olan Trump, yıllardır siyasal doğruculuğun biriktirdiği öfkenin sözcüsü oldu. Trump bu kesimlerin ifade etmekten çekindikleri, hicap ettikleri ne varsa en nobran ve en perdesiz şekilde dillendirdi. Cumhuriyetçi ve Demokrat elitlerin milenyumla birlikte içine düştükleri derin elit krizini bir kez daha aşacak siyasal irade göstermemelerinin bedelini tabanlarının Trump’a sahip çıkmalarıyla ödediler. Tam bir tefessüh haline denk gelen bu durumun, biraz dikkatlice bakıldığında, yaşanan elit krizinden ciddi bir güç aldığı görülecektir. 2000 sonrası Cumhuriyetçilerin Bush ailesine, 2016 sonrası ise Demokratların Clinton ailesine, hatta Cumhuriyetçilerin az kalsın tekrar (Jeff) Bush ailesine sarılma girişimleri Amerikan siyasal sahnesini adeta “aile iktidarına” dönüştürüyordu. Bu kısır döngüye iki savaşın ağır travması ve ekonomik maliyetinin yanında 2007’de başlayan mali krizin 2008’de tam teşekküllü bir ekonomik krize dönüşmesiyle ilk ara Obama ile verildi. Ancak siyahi başkan Obama ise en başta ırksal eşitlik olmak üzere Amerikan yaralarını sarmaktan ziyade metropoliten şehirli beyaz liberal dertlerin peşine düştü.

 

Evanjelikler Beyaz Saray’da Dua Ederken

 

Bir taraftan Obama dönemi ekonomik performans ciddi anlamda 2008 krizinin enkazını kaldırıp Amerikan ekonomisini başarılı bir şekilde rayına oturturken diğer yandan LGBT parantezine sıkışmış bir kültürel daralma ile bu başarısına ciddi anlamda gölge düşürdü. Liberal ajandanın bir Siyahi başkan tarafından politikaya dönüştürülmesine derinden yükselen ama ifade edilmesi “siyasal doğruculukla” fiilen yasaklanmış olan ne varsa Trump’la pervasızca dillendirilme imkânı buldu.

 

Bir Trump taraftarı “TRUMP, Siyasi Doğrucu Değil, Nihayet” pankartı taşırken.

 

Trump kendisine destek veren kitlelerin söylemekten imtina edeceği ne varsa sahiplenmekten çekinmiyordu. Popülizmin en fanatik halini umursamazca sahiplenen Trump, Güneyli ırkçı bir beyazdan daha ırkçı, Pas Kuşağında sanayi şehrindeki bir beyaz işçiden daha fazla küreselleşme karşıtı, Güneybatıdaki bir Evanjelik’ten daha dinci, Ortabatıdaki bir Cumhuriyetçiden daha şahin, Kuzeyli fanatik bir Yahudi’den daha fazla Siyonist, lise mezunu kırsaldaki bir Amerikalıdan daha öfkeli cümleler kuruyordu. Siyasal doğruculuğu göbeğinden imha eden bu yaklaşım hiçbir seçim kampanyasına gerek duymayacak kadar etkiliydi. Adeta sağın ve beyazların intikamını Trump alıyordu. Bundan da bir şikayetleri yoktu. Zira seçimleri zaten kazanamayacaktı. Nihayet Amerika, “Amerikalıları bu şekilde duymuş” oluyordu. Bu kitle için Trump başkanlık yapacak bir isimden çok söyleyemediklerini en üst perdeden seslendiren; utanmadan, sıkılmadan ve çekinmeden duygularına tercüman olan kişiydi. Ama çarpık seçim sistemi bir de bonus olarak başkanlık verdi. O gün bu gündür elbette işlerin rengi değişti ve 3 Kasım günü bu dört yıllık politik-psikoloji testinin sonuçlarını göreceğiz.

 

Amerikalılar açısından Trump karakteri tanımadıkları bir figür değildir. Bret Easton Ellis’in 1991’de yayınladığı ünlü Amerikan Sapığı romanında, Amerikan sağının ve popülist dalgasının korkuları, nefretive Amerikan mazbut yaşam tarzını tehdit eden bütün unsurlar başarılı bir şekilde tasvir edilmiştir. 1980’lerin Kuzeyli, daha doğru ifade ile New York’lu hedonist yaşam tarzı ve meta fetişizminin anlatıldığı romanda Trump da mevzu bahis edilmektedir. Sinemaya aktarılan romandaki “sapık” karakterinin Trump olduğu ya da akla ilk onu getirdiği konusunda neredeyse bir ittifak bulunmaktadır. Amerikan Sapığı’nın baş karakteri Patrick tam anlamıyla bir Trump hayranıdır. Romanda Patrick çok kere ismen Trump’a referans da vermektedir. New York’ta geçen filmde bir imkansız başarılarak sadece bir tek sahnede siyah bir kişi görülmektedir. Dilenci olan bu siyah da Patrick tarafından canice ve sebepsiz yere öldürülmektedir. Roman ve film incelendiğinde beyaz, açıkça ırkçı, kibirli, katil, sapkın sıfatlarının havada uçuşması kaçınılmazdır. Bu hasletleri üzerinde taşıyan Patrick, ironik bir şekilde, en geniş anlamda Amerikan sağının da tiksindiği bir karakterdir. Hatta şeytan dediği kişi de budur. Ne var ki, “Amerikan Sapığı”nın reddedilemez bir cazibesi de vardır: Başarı. Trump bütün yüklerine rağmen Amerikan sağına sekiz yıl aradan sonra hem başarıyı hem de geçmiş yılların ilan edilmemiş intikamı duygusunu verdi. Sonuç en az Amerikan Sapığı’ndaki kadar, bir noktadan sonra, katlanılamaz ve izlenemez bir hal aldı.

 

Amerikan Sapığı

 

Amerikan Sapığıyla Washington’un İmtihanı

 

Trump, ABD Başkanlığına adaylığını ilan ettiği günden bu yana Amerikalılara neredeyse beş yıl süren bir “survivor show” sundu. Bugün “sıkıcı politikacıları ve siyaseti çok özledik” yazılarının yazılmasına sebep olacak kadar da son beş yılı her günü dinmek bilmeyen bir sahne performansı ile geçirdi. Amerikan siyasal hayatına ciddi bir reklam veya eğlence arası olarak geçen bu dönemin ağır maliyetleri ilerleyen yıllarda çok daha sert hissedilecektir. Hatta son dört yılın dünya için Amerikasız, Amerika içinse başkansız geçtiği bile söylenebilir.

 

Dünya bir taraftan küresel dengedeki Amerikan ağırlık merkezinin çözülmesinin sancılarına adapte olmaya çalışırken diğer taraftan yıllardır muhatap olduğu Amerika’yı nihayet Amerikalıların da tecrübe etmesinden haz almıyor da değildi. Amerikan pervasızlığı, nobranlığı ve hepsinden önemlisi dünyanın çok iyi bildiği Amerikan kuralsızlığı artık Amerikalıların da derdi haline gelmişti.

 

[ İlgili Okuma:Donald Trump: Made in America ]

 

Donald Trump sadece Demokratların adayı Hillary Clinton’u yenmekle kalmayıp Cumhuriyetçi partiyi de fiilen iptal etmişti. Öfkeyi güce dönüştürmeyi başaran Trump’ın neler yapabileceğine dair kimsenin bir fikri yoktu. Washington müesses nizamı yenilmiş, şişirilmiş Amerikan egosu patlamış ve statüko çözülmüştü. Trump geçilmesi imkânsız görünen bir parkuru fazlaca bir sorun yaşamadan geçmeyi başardı.  İşin aslı müesses nizamın imkânsız gördüğü bu süreci imkânsız kılan sadece denenmemiş olmasıydı. Zira herhangi bir filtre bulunmuyordu. Birçok suçtan dolayı insafsızca hüküm giyenlerin seçme hakkını elinden alan sistem, seçilme hakkına ya da kriterlerine dair bir filtre geliştirmemişti. Son tahlilde sadece 750 dolar yıllık federal gelir vergisi ödeyen bir milyarder müteahhit başkanlığa yürümüş oldu. Trump önce Cumhuriyetçi partiyi yenerek aday olmayı başardı ardından da toplam seçmende 3 milyon daha az oy almasına rağmen Amerikan seçim sisteminin açtığı yolda yürüyerek; sistemin kazananı cezalandırdığı mekanizması sayesinde kaybederek zafere yürüyen beşinci başkan oldu.

 

“İlk önce seni görmezden gelirler, sonra gülerler, ardından saldırırlar ve kazanırsın” aforizması Trump’ın ABD Başkanlığına adaylık sürecinde sıklıkla kullanıldı. Görmezden gelinme kısmı çok doğru değildi. Zira Trump hayatı boyunca bir şekilde ekranlarda ve sahnede olmayı başarmış bir isimdi. Ancak siyasi arzularını her dile getirdiğine görmezden gelindiği de doğruydu. Gülme işi Beyaz Saray gazetecilerine verilen son yemekte Obama’ya kalmıştı. Trump hayatı boyunca yaşamadığı aşağılanmayı Siyahi bir Başkan’ın ağzından dakikalarca o gece yaşadı. Saldırı işi ise daha aday olmadan, Cumhuriyetçi partinin kongreleri sırasında bizzat kendi partilileri tarafından başladı. Ardından da kesintisiz bir şekilde medyanın neredeyse tamamında devam edegeldi. Eğer aforizmadaki serencamın bir hakikat payı vardıysa o da Trump’ın kimsenin beklemediği zaferiyle hayata geçti. O gün bugündür Amerika ve dünya Trump gerçeğiyle yaşıyor.

 

3 Kasım günü Amerikalılar bir yönüyle dört yıldır başkansız geçen sürenin miadının dolup dolmadığına karar verecekler. Dört yıl gibi kısa bir sürede Trumpizme dönüşen dalganın toplumsal köklerinin Trump’ın kendisi kadar sığ olmadığı aşikâr. Beyaz Amerikalılar, özellikle de Amerikan sağı, 2016 seçimlerine kadar nefret unsuru olarak tarif ettiği karakteri kendi eliyle iktidara taşıdı. Trump’la devam etme kararını verirlerse Trump’ın Amerikalı olduğunu da ilan edecekler. Bu durum dünyanın fazlaca müdahil olamayacağı Amerikan krizinin yanında, Amerika’nın küresel sistemden müstafi sayılması talebiyle global popülist ve anti-demokratik pandeminin büyüyeceği anlamına gelecektir. Dünyanın derdini şimdilik bir kenara bırakacak olursak, Amerika’nın böylesi bir senaryoda hızla tozlanmış tarihsel tartışmalarına, mevzi siyasetine döneceğini ve bir süre sonra da kaçınılmaz gerilimlerin sahne alacağını söylemek abartılı olmayacaktır. Birleşik Devletlerin birleşik kalmasını sağlayan ahitlerin tamamının yeniden gözden geçirilmesi beklenebileceği gibi siyasi, ekonomik ve toplumsal gerilimlerin yeni safhaya geçmesi de mümkün olacaktır.

 

Hasılı kelam Trump’la birlikte ortaya saçılan kurumsal zafiyetlerin toplumsal fay hatlarına, Amerikan ulusları/devletleri arası gerilimlere ve ekonomi-politik matrise yansıması mukadder olacaktır. Hofstadter “Amerikalıların bir ideolojisi yok” der. Zira Amerika’nın kendisi “bizatihi bir ideolojidir.” Amerika artık bir ideoloji olmayacaksa, Amerikalıların farklı Amerika hikayelerinin peşine düşmelerini görmemiz şaşırtıcı olmaz!

___

[i] Luce, Henry R. “The American Century”. Life Magazine, Şubat 17, 1941.

[ii] Hunter, James Davison. Culture Wars: The Struggle to Define America. New York: Basic, 1991.

[iii] Schmidt, Alvin J. The Menace of Multiculturalism: Trojan Horse in America. West- port: Praeger, 1997.

[iv] Hofstadter Richard, “The Paranoid Style in American Politics”, Harper’s, Kasım 1964, https://harpers.org/archive/1964/11/the-paranoid-style-in-american-politics/

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.