Trump Kaybetti, ABD 2016’ya Döndü!

Amerikalılar bu seçimde iki adaydan birisini seçmediler. Trump’ı seçip seçmeyeceklerine, Trumplı bir Amerika ile devam edip etmeyeceklerine karar verdiler. Amerika bir başkana, dünya da bir Amerika’ya kavuşmuş oldu. Trump Show sezon finalini yaptı. Bu final Amerikalıları iki sorunla baş başa bırakıyor. Birincisi dört yıl boyunca “Trump sorununun” sebep olduğu enkazın nasıl kaldırılacağı meselesi. İkincisi ise sene başında Demokrat Parti’de adaylığı bile imkansızlığa dönüşmüşken, Trump’a çare olarak sahneye sürülen “Biden sorunundan” nasıl bir Amerikan çözümü çıkacağı muamması. Amerikalıların dört yıllık başkanlık dönemini bile tamamlayıp tamamlayamayacağından şüphe ettikleri “Biden sorunu” dünyanın umutla beklediği “Amerikan çözümüne” dönüşmüş durumda.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İlk kez 1987’de başkanlık seçimlerine soyunan, ardından şansını bir kez daha 2008’de deneyen, 1972’den beri Amerikan siyasetinde olan Biden, 33 yıl sonra, 78 yaşında başkan seçildi. Büyük ihtimalle Amerika’nın II. Dünya Savaşı neslinden başkan seçilecek son ismi olacak. 87 seçimlerinde İngiliz İşçi Partisi lideri Kinnock’un bir konuşmasını intihal ettiği için yarış dışı kalmıştı. Bu intihal kazasının Trump’ın katalog suçlarıyla beraber anıldığı bir dönemde artık fazlaca bir önemi bulunmuyor. Daha önce başkan yardımcısı olan 13 isim, başkanın suikasta uğraması, ölmesi, istifası ile veya sonraki seçimleri kazanarak Amerikan başkanı oldu. Ancak bu isimler içerisinde sadece Richard Nixon başkan yardımcılığının üzerinden yedi yıl geçtikten sonra başkanlık yarışını kazanabilen tek isimdi. Biden dört yıl ara verdikten sonra yeniden Beyaz Saray’a döndü.

 

1942’de doğan Biden, Amerika’nın “kahramanlık çağının” çocuğu. Gençliği ve kariyeri ise ABD’nin küresel sistemde hegemon olarak ortaya çıktığı döneme denk geliyor. Zihinsel kodları Washington’un Sovyetlerle mücadelesi içerisinde şekillenen Biden, Vietnam’dan Körfez Savaşına, Amerika’nın 20. yüzyıl güvenlik dünyasında yaşamış bir isim. Üstelik bu süreçlere 1970’lerin hemen başından beri Washington’da siyasi kimliğiyle şahitlik etmiş son başkan olması da kuvvetle muhtemel. Biden sonrası dönemde Washington Konsensus’u dünyasını bizzat tecrübe etmiş bir ismin Amerika’ya başkanlık ettiğini görmemiz zor. “Amerikan Yüzyılının” ürettiği son elit -muhtemelen- Biden olacak. 20. Yüzyıl defterini elitler anlamında Biden’la kapatacak olan Amerika’nın, 21. yüzyıl için yoğurduğu ve pişirdiği belirgin bir elit tipi zuhur etmezken, ilerleyen yıllarda 20. yüzyıl karakterlerinin çok dışında isimler görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Biden II. Dünya Savaşı’nın muzaffer ve hegemon dünyasının bir çocuğu olarak geçirdiği siyasi hayatını, 11 Eylül sonrası emperyal düşüş döneminin Beyaz Saray’daki liderlerinden birisi olarak taçlandırdı. 11 Eylül’ün tetiklediği Amerikan korkuları Cumhuriyetçilere iki dönem iktidar verirken, ortaya çıkan ağır enkazın ardından hem ABD içinde hem de küresel düzeyde tadilat ve tamirat dönemini başlatmak üzere bir siyahiyi başkan olarak gördük.

 

Hem siyahi ve Müslüman kökeni hem de liberal ve sol geçmişiyle Obama iktidara geldi. Amerikan siyahi hareketi ve Müslümanların Amerika tahayyülü açısından imkânsız görünen durum hayata geçti. Kâğıt üzerinde kusursuz bir restorasyon imkânı gibi duran bu dönem beklendiği gibi olmadı. Zira Obama’nın “siyahlığını” gölgede bırakarak seçilmesine imkân sağlayan yıkıcı 2008 küresel ekonomik krizin merkez üssü Amerika’nın tek bir gündemi vardı: Ekonomik toparlanma. İlk dört yıl içerisinde ekonomide ciddi bir mesafe alan Obama, ödülünü ikinci dönem seçilerek aldı.

 

Ekonomik büyüme ikinci dönemde çok daha başarılı bir şekilde rayına oturarak Amerikan tarihinin en iyi göstergelerine ulaştıkça “siyahiliğinin” üzerindeki gölge de kalkarak “beyaz Amerika’nın” hareketlenmesinin zemini oluştu. Bu zemini çok başarılı ve bir o kadar da zahmetsizce tahrik eden Trump başkan seçildi.  Amerikan medyası, entelektüelleri ve siyaset dünyası “siyasi doğruculuktan” ya da zımni kırmızı çizgiler dolayısıyla meseleyi “Siyah-Beyaz” siyasal gerilim hattında açık bir şekilde tartışamadılar. Aksine apolitik bir düzlemde, salt ekonomik göstergeler ve 2008 krizinin travması ana tartışma çerçevesi oldu.

 

Dünyanın her yerinde benzer kırılganlıklar ismi konulmuş etnik, milliyetçi, ırkçı, kültürel, dini ve kimlik başlıkları altında konuşulurken, aynı konular ABD’de Amerika’ya özgü steril bir icad olan “demografik sorunlar veya popülizm” şeklindeki apolitik eksende ele alınıyor. Dolayısıyla 2016 Trump zaferi analizlerinin merkezine, can sıkıcı ve tehlikeli siyasal ve toplumsal bağlamı koymak yerine; 1980’lerden beri yapısal olarak devam edegelen istihdamın coğrafi kırılmaları, kır-kent analizleri, ölen sanayi bölgeleri değerlendirmeleri ve ekonomik dönüşümleri ilk kez vuku buluyormuş gibi oturtuldu. Biden akreditasyonunda bir merkez siyasetçi, “bir beyazın sahneye dönüşüyle” aynı başlıklar temel analiz birimlerine tekrar dönüştü ve dört yıl önce Trump’ı iktidara taşıyan Pas Kuşağı’ndaki beyaz seçmeni yeniden kazanarak Beyaz Saray’ın kapısını araladı.

 

Kızıl Amerika’nın Başkanı “@realDonaldTrump”

 

Amerikalılar bu seçimde iki adaydan birisini seçmediler. Trump’ı seçip seçmeyeceklerine, Trumplı bir Amerika ile devam edip etmeyeceklerine karar verdiler. Seçim gerilimini üzerine alan Trump, Biden’a oldukça rahat bir alan açtı. Biden da bütün kampanyasını 3 Kasım’ı “Amerika’nın geleceği” referandumuna çevirme üzerine kurdu. Amerikan tercihi beklendiği üzere Trump’tan yana olmadı. Amerika’nın yaşadığı derin siyasal kriz ve toplumsal kimlik çelişkilerinin üzerine sürreel bir şekilde oturan Trump kaybetti. Bilinen haliyle kır-kent, merkez-çevre, dindar-seküler, Kuzey-Güney ve zengin-fakir gerilimleri kalıplarının dışına çıktılar. Milyarder Trump en fakir eyaletlerden tulum çıkarırken, yüzde 1’lik dilimden bolca ismin olduğu eyaletlerde sınıfta kaldı. Müstakil din kuracak kadar “muhafazakâr şehir” Salt Lake City’de kazanıp kumarhanesinin de olduğu “günah şehri” Las Vegas’ta kaybetti.

 

[İlgili Okuma: Trump Amerikalı mı?]

 

Trump’ın Amerikalıları maruz bıraktığı dört yıllık sinir harbi -şimdilik- 4 Kasım gecesi sona erdi. Bu durumun, Trump açısından, başkanlığının hitama ermesinden ziyade Washington turnesini tamamlayarak, @realDonaldTrump’ın “Kızıl Amerika”nın ‘Sarı Başkanlığına’, sosyal medya fenomenliğine ve trollüğe devamı anlamına da gelmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. Zira Trump’ın dünyasında yaşadığı yenilgi, bir müteahhit olarak işlerin yolunda gitmeyerek geçmişte altı defa yaşadığı konkordatolardan biri anlamına gelecektir. Bu yönüyle Amerika’da Beyaz Saray Trump’dan kurtulsa da Cumhuriyetçi Parti’nin Trump döneminin inkıtaa uğraması için henüz bir sebep görünmüyor. 2024’e kadar elit krizlerini çözemezlerse Trump’ın Salı gününden beri inşa ettiği “seçim hilesiyle devrilen sabık başkan” profili dört yıl sonra adaylığı için yeterli bir sermaye olabilir.

 

Bir TV şovmeninin sahneye koyduğu dramatik komedi dizisinin sezon finali yapıldı. Bu final Amerikalıları iki sorunla baş başa bırakıyor. Birincisi dört yıl boyunca “Trump sorununun” sebep olduğu enkazın nasıl kaldırılacağı meselesi. İkincisi ise sene başında Demokrat Parti’de adaylığı bile imkansızlığa dönüşmüşken, Trump’a çare olarak sahneye sürülen “Biden sorunundan” nasıl bir Amerikan çözümü çıkacağı muamması. Seçim gününe kadar Trump sorununa çözüm olması hasebiyle üzerinde mutabakat sağlanan Biden, seçimden sonraki ilk gün “Biden sorunu” olarak Amerikalıların önünde duruyor. Amerikalıların dört yıllık başkanlık dönemini bile tamamlayıp tamamlayamayacağından şüphe ettikleri “Biden sorunu” dünyanın umutla beklediği “Amerikan çözümüne” dönüşmüş durumda. “Amerikan çözümünün” yapısal mı yoksa palyatif mi olacağı ise “Amerikan sorununun ve krizinin” Washington’da hitama ermese bile yönetilebilir olmasına bağlı. Önümüzdeki yılları şekillendirecek olan bu kısır döngüyü biraz daha yakından incelemek gerekiyor.

 

[İlgili Okuma: Büyük Stratejinin Sonu: Amerika Küçük Düşünmeli]

 

Seçimlerde Ne Oldu?

 

Amerikan krizi elbette oldukça büyük bir başlık. 3 Kasım seçimleri hem bu başlığı daraltarak konuşma hem de küresel siyasal krize yönelik etkilerini muhtasar olarak ele alma imkânı veriyor. Aslında bu krizin dinamikleri bir yönüyle 3 Kasım seçimleriyle iktidarı tekrar demokratlara devreden seçmen hareketliliğinde gizli. Öncelikle bu kayışı anlamaya çalışmak lazım. Amerika 2016’nın bir tenasüh ile 2020’ye taşındığı bir seçim yaşadı. Neredeyse sahnesi, aktörleri, hikayesi ve iddiaları benzer olan bir seçim hayata geçti. Trump Trumptı, Biden Clinton. Ekonomi 2016’dan daha kötü değildi.

 

Fark COVID-19’du denilebilir. Trump’ın Covid sürecini çok kötü yönettiği söylenebilir. Doğrudur. Ama Trump’ın milyonlarca çalışana Amerika tarihinde ilk kez evlerinde oturma karşılığında aylarca haftalık dolgun çek gönderdiği de bir başka gerçek. 2016’da yükselen milliyetçi ve ırkçı dalganın bir ismi ve lideri yoktu. 2020’de artık var: Trumpizm. 2016’da Trump Amerikalılar için eğlence, dünya içinse bir tahkir imkanıydı. 2020’de Trump Amerika’da demokrasilerinin geleceği için bir tehdit, dünyada ise “küresel dengede” kalan son fay hatlarını kıracak bir tehlike haline geldi. 2016’da kaybeden kazanmıştı. 2020’de kazanan, Amerikan tarihinin en yüksek oyunu alarak -ancak- kazanmış oldu. 4 milyondan daha fazla oy almasına rağmen kazananın seçim sistemini sorgulamak yerine kazandığına bin şükür ettiği bir seçim sonucu.

 

[İlgili Okuma: COVID-19 Trump’ı Yenebilir]

 

Amerikalılar 3 Kasım’a giderken gardları inmiş ve en iyimser beklentilerini “en azından 4 Kasım’da kimin kazandığını öğrensek” düzeyine düşürmüşlerdi. Haksız çıkmadılar. 3 Kasım gecesi, 4 Kasım sabahında yeniden dört yıl Trump fikriyle yıkılan ve heyecanlananlar, sonuçlar geciktikçe seçime yeni ismini verdiler: Gergin seçim. 2020’nin kaderini tıpkı 2016’da olduğu gibi çok da ciddi olmayan farklarla kazanılan veya kaybedilen Pas Kuşağı eyaletleri belirledi. Biden, doğduğu eyalet Pennsylvania’dan Michigan’a uzanan Demokratların Mavi Seti’nden Trump’ı uzaklaştırıp; Florida, Ohio ve Kuzey Carolina’da kaybetmesine rağmen kazandı.

 

150 milyona yakın oyun kullanıldığı seçimde, toplamda bir milyonu bulmayan seçmen hareketliliği bütün Amerikalıların kaderini belirleyen bir güce dönüşmüş durumda. Seçim sisteminin oluşturduğu bu siyasal gerilimi topraklamak yerine her seçim sonrası üzerine yatan Amerikalılar, 2024’e kadar da benzer bir yaklaşımı sürdüreceklerdir. Ancak bu görmezden gelme durumu yaşanan “Amerikan krizini” ortadan kaldırmıyor. Bu krizin odağında bütün siyasal hayatı ihata eden iki büyük parti bulunuyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Amerikan Krizi

 

Amerikan siyasal dilinde kullanımıyla Büyük Kadim Parti (GOP), bilinen yaygın ismiyle Cumhuriyetçi Parti, Amerika’nın kurucu siyasal iradesini temsil ediyor. Bir yönüyle Amerikan siyasal hayatından bahsetmek büyük ölçüde Cumhuriyetçi Parti’yi konuşmak anlamına geliyor. Cumhuriyetçi Parti siyasi hayatı boyunca ciddi krizler yaşamış bir parti. Geçtiğimiz yıllara kadar en önemli siyasal krizi olarak 1929 iktisadi buhranı karşısında takındığı “laissez-faire” tavrının sebep olduğu maliyeti gösterirlerdi. Cumhuriyetçilerin “karışmayın, piyasa kendisini tamir eder” yaklaşımının faturası sonraki üç başkanın da Demokratlardan olmasıydı. Ardı ardına seçimleri kaybetmelerine mal olan bu kırılmanın son büyük felaketleri olduğunu düşünürken, 87 yıl sonra “seçim kazanmalarının” daha büyük bir felakete yol açacağını elbette düşünmemişlerdi. Trump bir asır sonra Cumhuriyetçilere 2016 seçim zaferiyle en büyük krizlerini hediye etmiş oldu. Büyük Buhran’da siyasal rekabet sınırlarında kalan krizleri, 2016’da partinin toplumsal kodlarını ifsad eden bir kırılmaya dönüştü.  

 

Bu krizin en ağır unsuru kurucu iradeyi temsil eden bir partinin, Amerika’nın fiili iki parti düzeninde dengeyi koruyan mutedil ve merkezdeki seçmenden uzaklaşarak sağa daha fazla kayıyor oluşu. Trump bu kayışı bir katalizör gibi aşırı hızlandırıp siyasal tepkimeden çıktı. Elbette Amerika’da içe kapanmanın güçlenmesi anlamına gelen bu durum, dünya için daha fazla gerilim ve kaos anlamına geliyor. Diğer bir kriz ise Amerikan demografisinin ve kapitalizminin dönüşümü karşısında Cumhuriyetçi Parti’nin yaşadığı çaresizlik.

 

Bir taraftan yeni nesiller diğer yandan azınlıkların Demokrat Parti’ye eğilimi, Cumhuriyetçilerin Amerikan seçim sisteminin (kaybedeni ödüllendiren imkanının) ve eyaletlerde yasal ayak oyunlarının (seçim bölgelerini değiştirme, seçmen kaydında bariyerler koyma vs.) açtığı imkanlar dışında seçim kazanabilmelerini imkânsız hale getirebilir. Önümüzdeki 20 yıl içerisinde, sadece demografi trendleriyle bile ABD’de Demokrat-Cumhuriyetçi ikili-parti sisteminin ayakta durmakta zorlanacağını söylemek mümkün. Bu eğilimin değişmesinin tek yolu -ufukta pek görünmeyen- Cumhuriyetçi Partinin radikal bir dönüşüme uğraması olabilir.  

 

Cumhuriyetçi Parti Amerikan seçim sisteminin avantajlarını bir süre daha lehine kullanmanın yanında büyük bir blok seçmen kitlesi olan Latin Amerikalılarla, siyahilerle, farklı azınlıklarla ve muhafazakâr Demokratlarla dindarlık üzerinden “yeni bir mutabakat zemini” de bulabilir. Bu ortak zemin, siyasal bir yakınlaşmadan ziyade, Demokratların merkezdeki seçmeni rahatsız eden liberal kültürel politikalarına karşı yeni bir eksen olabilir. Cumhuriyetçiler, Demokratların marjinal-liberal kültürel meydan okumasına Beyaz Amerika’ya kapanarak cevap verme çabası yerine farklılıklardan oluşan geniş muhafazakâr kitlelerle asgari mutabakatta buluşarak yapısal bir kırılmanın önünü açabilir. Böylesi bir eksenin ilk anda Cumhuriyetçilerin demografiyle olan imtihanını bir süreliğine daha tehir edeceğini söyleyebiliriz. Bir başka kriz ise parti içerisinde ve üstünde yükselen radikal sağcı medya figürlerinin oluşturduğu dilin seçmen tabanını marjinalleştirip daraltması.

 

Bunlarla birlikte büyük vergi indirimlerini gerçekleştiren Cumhuriyetçi Parti azınlık bir grup zengini fazlasıyla memnun ederken orta sınıf ve çalışan kesimde imajını ciddi anlamda yaraladı. Son olarak Cumhuriyetçi Parti artık açıktan ciddi bir demokrasi açığı veren partiye dönüşmüş durumda. Trump’ın sebep olduğu erozyon ve enkazın boyutları önümüzdeki yıllarda daha iyi fark edilecek olsa da bugünden derin bir siyasal krizle boğuşmak zorunda kalacaklarını söylemek mümkündür.

 

Demokrat Parti de Cumhuriyetçilere benzer bir krizin içerisinde bulunuyor. Başta uzun yıllar devam eden ve ABD’de siyasi partiler istikrarını iki-parti üzerinden sağlayan “büyük sorunlara vizyoner ve farklı çözümler öneren” damar her ikisi için de çökmüş görünüyor. Bu çöküşün sebep olduğu boşluk Demokratları daha fazla Amerika’ya hapsederken, kültürel olarak toplumsal merkezi rahatsız edecek marjinalizme parti saflarında artan bir alan açmaktadır. Bernie Sanders’ın sorun ve sınıf odaklı siyasal konumlanmasını parti içi bir darbe ile saf dışı eden Demokrat Parti müesses nizamı, Sanders’dan doğan boşluğu dolduracak halde de değil. Bu durumun dramatik bir sonucu olarak, Obama’nın başkanlığıyla kan kaybını ağır bir şekilde yaşadılar. Cumhuriyetçiler Temsilciler Meclisi’nde 1928’den bu yana en büyük çoğunluklarına ulaşırken, Senato’da da benzer bir başarı sergilediler. Otuzdan fazla eyalette yönetimi ele geçirdiler. Bu hızlı kan kaybı Trump’ın 2016 zaferini hazırladı.

 

[İlgili Okuma: Bernie Sanders’ın Amerikan Siyasetine Etkisi]

 

Siyasal tıkanmasının yanında, Demokrat Parti oldukça ciddi bir siyasal elit üretme krizinin de pençesinde. Bu durumda milenyumla birlikte liberalizmin siyasal hikayesini kaybetmesi kadar parti içi blokların ve koalisyonların sebep olduğu tıkanma da bulunmaktadır. Cumhuriyetçi Parti seçmeninin parti elitlerine bir isyan olarak da doğan Trump’a destekleri gibi Demokrat seçmenlerin aynı isyanı Sanders üzerinden hayata geçirme çabaları başarılı olamadı. Ancak bu seçmenin elitlere karşı biriktirdiği öfkenin bittiği anlamına gelmiyor. Aksine 78 yaşındaki Biden partinin akamete uğramış elit üretme krizine işaret ediyor.

 

Krizin hikayesi 40 yıl geriye giderek Hollywood’dan Beyaz Saray’a başkanlık transferiyle başlatılabilir. Kriz 1989’dan sonra çok daha derin bir hal almaya başladı. 1989’da Başkan olan Bush’un, Teksas valisi büyük oğlu 2000’de başkan oldu, Florida valisi küçük oğlu ise aday olduğu 2016 seçimlerinde az kalsın 1993’te başkan olan Clinton’un Obama döneminde Dışişleri Bakanı olan karısıyla başkanlık yarışına giriyordu. 1989-2016 arasındaki iktidar yarışının maddi bilgisinden ibaret olan önceki cümleyi bir monarşide duymaya alışkın olanlar, Amerika’da vuku bulunca pek de rahatsız olmuyorlar. Oysa iki aile arasında geçen bu gerilim ABD’nin otuz yıllık elit krizini özetlemektedir. Uzunca yıllardır elit üretemeyen Amerikan siyasal sisteminin yaşadığı tıkanma bu seçimde “en yaşlıda” mutabakat sağlanarak tehir edilmiş oldu. Amerikan siyasal partileri, entelektüel dünyası ve Washington müesses nizamı siyasal partiler, yasal mevzuatın güncellenmesi, seçim sistemi sorununun en azından hafifletilmesi ve siyasetin finansmanı konusunda kafa yorup ciddi kararlar almadıkları sürece elit krizi büyümeye devam edecektir.

 

2016’ya Dönüş mü?

 

Biden’ın ortaya koyabileceği en tutarlı vizyon, şimdilik, “yurtta ve cihanda 2016’ya dönüş”ten ibaret. Bu oldukça naif yaklaşım sadece son dört yılda ortaya çıkan enkazın ciddiyetini fark etmemekle kalmıyor; 2016’nın mucizevi bir siyasal kıymeti olduğunu da düşünüyor. Amerika’da ve dünyada liberallerin neredeyse asr-ı saadet muamelesi yaptıkları Obama döneminin, 2020’lerin dünyasında sadece daha fazla popülizm ve milliyetçilik için zemin teşkil ettiğini anlamakta zorlanıyorlar. Demokratların, başı sonu belli bir siyasal vizyon ortaya koyamayınca, Amerikalılara ve dünyaya vaat edebildikleri şey Biden’ın Obama’nın devamı olacağı.

 

Bunun tek başına -en azından dünya için- ciddi bir umutsuzluk kaynağı olmasının yanında, ürkütücü boyutları da bulunuyor. Amerika açısından olabildiğince apolitik bir eksenin güçlenmesini, dört yıldır iktidar matrisi bozulan bürokratik vesayetin “kurumları ayağa kaldırıyoruz” kılıfıyla geri dönüşünü, Amerika’nın siyasal doğrucu bir retoriğe ve iç gündeme sert bir şekilde rücu edişini görmemiz şaşırtıcı olamayacaktır. İyimser senaryoda, Amerika’nın iç tartışmalarında, Biden’ın Sanders’e borcu olarak da umut edilen daha fazla ekonomik adalet ekseni kısmen güçlenebilir. Ancak Biden’ın geleneksel merkez siyasetten bir isim olduğu, yardımcısının ise bürokratik sınırlarla var olan legalist bir savcı olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu durum Biden yönetiminin Trump enkazını toparlarken, içeride ve dışarıda demokratik bir eksene yaslanmaktan ziyade bürokratik vizyonun tasdik ettiği bir çerçevede kalabilir.

 

Burada Biden’ın Kongre bütünlüğü olmayan bir yasamaya mahkûm olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Senato’nun Biden’la nasıl ve ne kadar çalışacağı birçok başlığın istikametini belirleyecektir. Biden’ın yaşayacağı sıkıntılar ne olursa olsun; Amerika’yı “büyük bir felaketten, uçurumun eşiğinden”, dünyayı ise nispeten daha “istikrarlı bir istikamete dönmesi için zaman kazandıran, belki de büyük bir yıkımın önünü kapatan” isim olarak tarihe geçeceğini söylemek mümkün olabilir. Zira Trump’tan azade edilen Amerika dünyanın da başlıca meselesi durumunda.

 

Biden’ın en büyük açmazı ise yeni bir dönemin kapılarını aralamak yerine dünyaya Obama’yı tekrar sunması olabilir. Obama, Amerika’ya “kararsız güç” lakabını hediye etmeyi başarmış, dar bürokratik vesayetin koordinatlarını aşamamış ve özellikle İslam dünyasındaki anti-demokratik dalganın en somut destekçisi olmuş bir isim. Benzer şekilde Obama, Avrupa için de krizleri ve yangınları kenardan seyreden, ciddi hiçbir adım atamayan bir isim olarak görülmektedir. Dolayısıyla Amerika 2016’ya dönse de Amerika’nın dünya ile münasebetleri Obama’nın bıraktığı noktayı aştığı oranda küresel istikrara katkı sağlayabilir.  

 

Dünya açısından da Amerika gibi Biden’ın gelişi ve neler yapacağından ziyade Trump’ın gönderilişi başlı başına bir değere ve istikamete denk geliyor. Kırılgan ve oldukça sorunlu küresel siyasal sistemin Trump türbülansını ikinci dönemde taşıyamayacağı hususunda hemen herkeste bir mutabakat oluşmuştu. Amerika bir başkana, dünya da bir Amerika’ya kavuşmuş oldu. Her ne kadar bu dramatik ayrılığın üzerinden takvimde dört yıl geçmiş görünse de dünyada bu dönemde oluşan tahribat çok daha büyük oldu. Başta Avrupa’dan Körfez’e, Rusya’dan Çin’e, Hindistan’dan Türkiye’ye tarihsel bir eşzamanlama krizine varan kırılmalar yaşandı.

 

[İlgili Okuma: Trump Sonrası Dünya Düzenine Dair Mütevazı Bir Umut]

 

Başta demokrasiyi net bir şekilde aşındıran bu dönem, Rusya ve Çin gibi aktörlerin vizyonsuz bir güç matrisinden ibaret askeri aktivizm ile demokrasilerin son omurgasını da hırpalayıp durdular. Çin ve Rusya, siyasal vizyonunu kendi eliyle iptal eden Avrupa’yı ve içine kapanan Amerika’yı gördükçe “tahripkâr unsurlar” olarak birçok yerde oldukça basit ve ucuz müdahalerle hak etmedikleri bir güç maksimizasyonuna ulaşıyorlar. Herhangi bir jeopolitik derinliği ve aklı görünmeyen bu “alan kazanımı” başta gelişmekte olan ekonomileri ve farklı kalitedeki demokrasileri zayıflatmaktadır. Biden, başta Çin olmak üzere, bu tahripkâr dalgaya düzen kurucu bir perspektiften baktığı ve bu aktörlerden daha demokratik ve adaletli paylaşımı önceleyen bir zemin sunabildiği oranda değişimin önünü açabilir. Başka bir ifade ile “Obama’nın dünyasından uzaklaştığı” oranda Biden’ın bu zemini kurma ihtimali güçlenecektir.

 

Amerika’da koltuk değişimi eğer makul bir eksen değişimini de beraberinde getirirse, dünyanın milenyumdan beri birikmiş olan demokrasi talebiyle buluşabilir. Bu durum aktif bir strateji veya yol haritası olmasa bile kendi tabii yatağını bulacaktır. Zira burada Amerika’nın illa pozitif ve proaktif katkı veren bir aktör olmasına da gerek yok. Böylesi bir beklenti için gerçekçi bir zemin de görünmüyor. Aksine negatif küresel gündemi olmayan bir Amerika, birçok yerde, siyasal rüzgarların farklı esmesine, demokrasi ve rasyonel yönetime mütevazi düzeyde bile sağlanacak iade-i itibar ile farklı siyasal süreçlerin demokratikleşmesine katkı sağlayacaktır.

 

Türkiye açısından Trump’a gösterilen adaptasyonun bir benzerinin Trump’sız Amerika’ya hızla gösterilmesi Ankara-ABD ilişkileri ve Türkiye’nin çıkarları açısından hayati önemi haizdir. Ankara’nın bu adaptasyonda esnekliğini azaltacak Washington’la kişiselleştirilmiş ilişkiler, Rusya ile akışkan ittifak, Suriye’de PYD meselesi, NATO ülkeleriyle yaşanan gerilimler ve Amerika’nın Türkiye aleyhine atabileceği adımlar gibi negatif dinamikler bulunuyor. Ayrıca Trump’ın açıktan Türkiye ve İslam dünyası karşıtı adımları karşısında sergilenen ‘taktiksel sabır’, müstakbel ABD Başkanına karşı ‘stratejik sabır’ olarak ortaya çıkamadı.

 

[İlgili Okuma:Biden’ın Sözlerinden Hareketle]

 

Biden’ın daha başkan olmadan iç siyaset tartışmalarında sorumsuzca tüketilmiş olması da Türkiye-Amerika ilişkilerinde hızlı bir pozitif gündemin oluşmasına kısa vadede mâni olacaktır. Ancak her durumda Türkiye’nin yeni yönetimle ortak zemin bulmakta fazlaca sıkıntı yaşamamasının yolu, Washington’daki iktidar değişimin küresel siyasal atmosfere yansımalarını doğru ve zamanında yönetmesine bağlıdır. Geçmişte bu kabiliyeti sergileyen Ankara’nın, yeni dönemde bu potansiyelini kullanmasının sınırlarını sadece geliştireceği dış politika pragmatizmi değil ülke içerisindeki milliyetçi ve anti-demokratik siyasal atmosferin daralma kapasitesi de belirleyecektir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.