Türk-Alman Bir Çift Bizi Virüsten Kurtarabilir. Peki Almanya Neden Huzursuz?

Dr. Şahin’in ebeveynlerinin Almanya’ya gelmesinin üzerinden yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçmesinden sonra, bu ülke göç geçmişinden hastalıklı bir biçimde rahatsızlık duyuyor ve herkese aynı şansı sağlamaktan uzak.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Alman BioNTech ve Pfizer şirketi geçtiğimiz ay koronavirüse karşı bir aşının oldukça umut verici sonuçları olduğunu duyurduğunda, Twitter zaman tünelim çılgına dönmüştü.

 

Tebrik ve sevinç ifadeleri akışının yanında, özellikle sevindirici olan bir şey daha vardı: BioNTech’i kuran ve işleten çift, Uğur Şahin ve Özlem Türeci çifti Türkiye kökenli Almandı. Hikayeleri son on yılda Almanya’nın sosyal hayatına nüfuz etmeye başlayan göçmenlere yönelik kızgınlığa meydan okuyacağa benziyordu. Herhangi bir şey göç karşıtı düşünceyi yerinden edebilseydi, dünyayı ölümcül bir virüsten kurtaran bir Türk-Alman çift bunu yapmış olurdu.

 

Tabii hiçbir şey bu kadar basit değil. Bu çiftin başarısını istisnai bir “göçmen başarı öyküsü” olarak müjdeleyen pek çokları, farkında olmayarak göç karşıtı düşüncenin temel ilkelerini tekrarlıyordu; göçmenler Alman toplumunun kalanından temelde ayrıydılar, özel bir azınlık bu toplumda bir yer edinebilirse de geri kalanı reddedilmeliydi. Uyumsuzluk sarsıcı olsa da, şaşırtıcı olmayacaktı. Göç söz konusu olduğunda Almanya en kayda değer başarılarda bile huzursuz.

 

Tüm bunlara rağmen Türkçe isimli bir çiftin bir aşı bulmuş olması tam zamanında gerçekleşmiş görünüyordu. On yıl önce, “Almanya Kendini Feshediyor” başlığını taşıyan bir kitapta eski bir üst düzey Sosyal Demokrat Thilo Sarrazin Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerden gelen göçmenler ve Almanlar arasındaki eğitim uçurumunun genetik farklılıklardan (bunları “zihinsel kusurlar” olarak adlandırmıştı) kaynaklandığını öne sürmüştü. Sarrazin göçün, genel eğitim standartlarını düşürmek yoluyla Almanya ekonomisine tehdit oluşturduğu uyarısında bulunmuştu. Bu kitap en çok satanlar arasında yer aldı ve hala orta sınıfın kitap raflarındaki yerini koruyor.

 

2013 yılında kurulup göçmen karşıtı hissiyatı sömüren ve kuvvetlendiren aşırı sağcı parti “Almanya için Alternatif” (Alternative für Deutschland, AfD), göçmenleri ülkenin kaynakları bakımından tehlikeli bir yük olarak damgalayan bu anlatıyı benimsedi. Parti bu konuda mücadelesinden hiç vazgeçmiyor. Örneğin Parti’nin eş başkanlarından biri olan Alice Weidel 2018’de Meclis’te göçmenleri “Kopftuchmädchen” ve “Messermänner” (türbanlı kızlar ve bıçaklı adamlar) olarak adlandırmıştı. Siyasi tartışmalar genellikle partinin başarısı nedeniyle büyük ölçüde sözde göçle ilişkili sorunlara odaklanıyor: dini bağnazlık, suç, yoksulluk.

 

Bu bağlamda Şahin ve Türeci’nin başarısı göçün faydalarını kutlamak, göçmenlerin toplumumuzu nasıl zenginleştirdiğini ve derinleştirdiğini anlamak için bir fırsat gibi duruyor. Türk bir emekçinin oğlu olup çocukken Almanya’ya gelen Şahin ve İstanbul’dan Almanya’ya taşınan Türk bir doktorun kızı olan Türeci’nin  hayat hikayeleri, savaş sonrası Almanya’ya göçün genellikle gözden kaçan tarihine ışık tutuyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Almanya 1950lerden başlayarak savaş sonrası endüstriyel gelişmesini sağlamak için, büyük oranda İtalya ve Türkiye’den olmak üzere, yurt dışından emekçileri işe aldı. “Gastarbeiter” (misafir işçi)  olarak adlandırılmışlardı, kalmaları gerekmiyordu. Fakat pek çoğu kaldı ve bugün onların çocukları ve torunları toplumun ayrılmaz bir parçası. Yine de sıklıkla gözardı ediliyorlar. Özellikle Ford fabrikasında çalışan bir işçinin oğlunun, Dr. Şahin’in, başarısını desteklemek, bu tür bir küçümsemeyi düzeltmek için gerekli gibi görünüyor.

 

Ancak bir grubu diğerinden ayırmak şunların her ikisine de yarıyor: Oldukça ihtiyaç duyulan tanınmayı sağlayabiliyor, ama bir yandan da göçmen başarısının bir istisna olarak görülmesine neden olabiliyor ve bir meslektaşımın işaret ettiği gibi, göçmenleri “bizden olmayan” olarak işaretleyebiliyor. Türkiye kökenli birkaç Almanı aradığımda da pek çok kişi benzer bir tereddüdü ifade etti.

 

Der Tagesspiegel’de (benim çalıştığım gazete) bir köşe yazarı olan arkadaşım Hatice Akyün “Neticede, burada uzun zamandır özlemini duyduğumuz bir şey vardı: takdir” demişti. Hatice kendisi de “misafir işçilerin” çocuğu olarak, bu çiftle arasında bir bağ olduğunu hissetmişti. Ama aynı zamanda biyografilerine odaklanılmasından da rahatsızdı. “Uzunca bir zaman başarılı entegrasyonunun tipik bir örneği rolünü oynadım. Ama her zaman bu şekilde görülmek yorucu ve sinir bozucu olabiliyor” diye belirtti.

 

Berlin Üniversitesi’nde bir profesör olan Naika Foroutan da bu duyguyu paylaşıyor gibi görünüyordu. Bana gönderdiği e-postada “Kökenlerinin vurgulanmış olmasının doğru, önemli ve sevindirici olduğunu düşünüyorum” diye yazmıştı. Ama o da rol modellerine odaklanılmasından usanmıştı. “Bu tür bir çerçeveleme müstesnalık fikrini yeniden üretiyor, yani göçmenlerin toplumda başarılı olması ve büyük bir şeyler başarması her zaman bir istisna olmuştur fikrini” diyordu.

 

Bu fikir göçmenlerin genel olarak toplumda oynadıkları temel rolün görmezden gelinmesine yol açmakla kalmaz, gerçeklerden de uzaktır. Araştırmalar, göçmenlerin zamanla sosyal katmanlarda yukarı doğru hareket etme eğiliminde olduklarını göstermektedir. Ancak göçmenler, toplumun en üst kademelerinde hala yeterince temsil edilmiyorlar ve ilerleme fırsatları, genellikle, sınırlı.

 

1994 yılında Alman Parlamentosu’na girecek olan ilk Türk “misafir işçi” çocuğu, Yeşiller Partisi üyesi Cem Özdemir’e göre, Dr. Şahin ve Dr. Türeci’ninkine benzer hikayeleri vurgulamayı önemli kılan şey bu. Özdemir bana “Almanya’da nereden gelmiş olduğun nereye varacağını belirlemede hala önemli bir rol oynuyor” demişti. Bu nedenle, Alman toplumunun zorlukları içinde seyredenleri teşvik etmek için ilham verici örneklerin yüceltilmesi özellikle önemli. “Türkçe bir isme sahip olan biri olarak kendi deneyimlerimden biliyorum” diye belirtti, “her zaman daha iyisini yapmak, her zaman gözetim altında olmak zorundasın.”

 

Bu üzücü bir gerçek. Özdemir, Akyün ve Dr. Şahin’in ebeveynlerinin Almanya’ya gelmesinin üzerinden yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçmesinden sonra, bu ülke göç geçmişinden hastalıklı bir biçimde rahatsızlık duyuyor ve herkese aynı şansı sağlamaktan uzak. Bu nedenle şu an için Dr. Şahin ve Dr. Türeci’nin hikayesi oldukça önemli. Bu, Almanya’nın başarılarının 1960’da ya da 2020’de ülkeye gelen ve bu ülkeyi evi olarak gören göçmenlerden ayrılamayacağını gösteriyor.

 

Bu yazı, 5 Haziran 2020 tarihinde The New York Times  sitesinde yayımlanmış olup, Evrim Yaban-Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.