Türk Savunma Sanayiinin Dönüşümü

Türkiye’nin savunma sanayiinin yapılanması, altyapısının ve kabiliyetlerinin gelişimi ve geçirdiği dönüşüm incelendiğinde aslında önümüze Türkiye’nin ulusal güvenlik mekanizmasının, algılarının ve politikalarının dönüşümünün tarihçesi çıkıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye, savunma ve havacılık sanayiinde son 15 yılda dikkat çekici bir ilerleme kaydetti. Bu gelişmenin somut çıktıları olan platform ve sistemler hem kamuoyunun hem de siyasetin gündeminin öncelikli ve daimî maddeleri arasında yer alıyor. Bunda, savunma ve havacılık sektörünün yapısı gereği iç ve dış politikanın enstrümanlarından biri olmasının büyük etkisi var. Bir diğer önemli faktör de, savunma sanayii alanında kendine yeter duruma gelmenin, geçmişteki ambargo ve benzeri deneyimlerin kolektif hafızadaki izlerinden beslenen bir ulusal gurur vesilesi olması.

 

Ancak Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki atılımının çok daha önemli ve somut bir başka yansıması daha bulunuyor: Değişim ve dönüşüm geçiren Türk dış politikasının yeni ve etkin bir enstrümanı hâline gelmesi.

 

Türk savunma sanayiinin dış politika alanında eriştiği bu potansiyel ve kinetik enerjiyi anlamak için öncelikle tarihsel gelişim sürecini incelemek gerekli.

 

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye’de savunma sanayiinin gelişim sürecini altı ana döneme ayırmak mümkün. Bu dönemler arası geçişlerde iç ve dış dinamikler belirleyici rol oynamış. Dış politikada, Cumhuriyet’in kurulması ve yeni devletin kendi ayakları üzerinde durma çabaları; akabinde Batı dünyasında kendine bir konum ve rol belirlemesi ve bu istikamette ulusal güvenlik mekanizmasını kurgulaması, sonrasında da bu konum ve rolün sorgulanmaya başlaması etkili oldu. İçeride ise savunma politikalarının belirlenme süreçleri, savunma bürokrasisinin işleyişi ve bu mekanizmanın değişimi ile en nihayetinde ülkenin ekonomik ve sınai gelişmesi belirleyici rol oynadı.

 

Bu iç ve dış etkenlerin şekillendirdiği söz konusu altı dönemi şu şekilde özetlemek mümkün:

 

1. 1923 – 1947: İlk Girişimler

 

Cumhuriyet kurulduğu zaman Osmanlı İmparatorluğu’ndan kayda değer bir sanayi ve üretim altyapısı devralmamıştı. Diğer sektörlerde olduğu gibi havacılık ve savunma alanında da pek çok girişim sıfırdan başlatıldı.

 

Bu dönemde dikkat çeken bir husus, savunma sanayiindeki çalışmaların yalnızca devlet eliyle değil, aynı zamanda özel sektör girişimcileri tarafından da yürütülmüş olması. Örneğin; Türkiye’nin ilk özel sektör savunma sanayii fabrikası, 1925 yılında Şakir Zümre tarafından İstanbul’da kuruldu. Müteakiben Nuri Demirağ ve Vecihi Hürkuş gibi öncüler ve Türk Hava Kurumu (THK), Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (TOMTAŞ) gibi kurumlar tarafından pek çok proje hayata geçirildi. Yine bu dönemde kurulan Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü ile silah ve mühimmat üretiminde önemli mesafeler kat edildi. Ne var ki özellikle özel girişimcilerin proje ve faaliyetleri uzun ömürlü olamadı.

 

Ulusal savunma sanayiinin 1930’lu yıllarda ivme kazanan ayağa kalkma çabaları, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden hemen sonra olumsuz etkilendi. Savaştan sonra, ihtiyaç fazlası olarak transfere müsait hâle gelen çok sayıda silah, araç – gereç ve teçhizat, başta ABD olmak üzere Türkiye’nin yeni müttefikleri tarafından sağlanmaya başladı. Sovyet tehdidi karşısında, çok büyük miktarlarda silah, teçhizat ve araç tedarik edildi. Bu akış, kısa vadede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) modernizasyonuna ve kabiliyet artışına büyük katkı sağladı ancak eğitim, doktrin, idame, lojistik gibi konulardaki etkileri uzun vadede çok daha net görülecekti.

 

2. 1947 – 1964: NATO’ya Giriş ve Dönüşüm

 

ABD ile 12 Temmuz 1947 tarihinde imzalanan askeri yardım anlaşması yalnızca Türk savunma sanayii için değil, Türkiye’nin ulusal savunma ve güvenlik mekanizması için de önemli bir dönüm noktasıydı. ABD’nin Türkiye’ye sağlayacağı askeri yardımın kapsam ve niteliği ile koşullarını belirleyen bu anlaşmanın dördüncü maddesi, Türkiye’nin, ABD’nin izin ve onayı olmadan bu ülkeden temin edilmiş hiçbir araç-gereci herhangi bir harekâtta kullanamayacağını belirtmekteydi. Müteakiben ABD Başkanı Harry S. Truman tarafından 6 Nisan 1949 tarihinde imzalanan Karşılıklı Savunma Yasası (Mutual Defense Act) kapsamına Türkiye de alındı. Bu tarihten sonra ABD’den büyük miktarlarda araç, gereç ve teçhizat hibe olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sağlanmaya başlandı. Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya girmesi ile birlikte de tüm donatım, eğitim ve doktrinleri ittifak ile entegre hâle geldi.

 

Ancak bu sürecin ilk doğrudan olumsuz sonucu, yerli savunma sanayiinin kurulması yönünde atılmış adımların kesilmesi, elde edilen kazanımların terk edilmesi oldu. Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü’ne bağlı tüm üretim tesisleri 1950 yılında kurulan Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) Genel Müdürlüğü bünyesine alındı. Bu kapsamda örneğin; Türk Hava Kurumu uçak fabrikası MKEK’ye devredildi ve akabinde bir tekstil imalathanesine dönüştürüldü.

 

3. 1964 – 1985: Johnson Mektubu, Kıbrıs Ambargosu ve Paradigma Değişimi

 

Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta NATO bünyesindeki rolü, olası bir NATO – Varşova Paktı çatışmasında cephe ülkelerden biri olarak, Sovyet taarruzunu göğüslemek ve NATO birliklerine Avrupa’da vakit kazandırmaktı. Neredeyse tüm TSK eğitim, doktrin, teçhizat ve teşkilat yapısı bu doğrultuda şekillendirilmişti. Büyük kısmı Askeri Destek Programı (Military Assistance Program – MAP) kapsamında ABD’den sağlanan araç – gereç ve teçhizat ile donatılan TSK’nın ihtiyaçları için yurt içinde kayda değer bir üretim ya da bakım – onarım faaliyeti söz konusu değildi.

 

Ancak ulusal savunma sanayiinin varlığının ne kadar hayati bir önem taşıdığı, 1964 yılındaki Johnson Mektubu olayında ilk kez göz önüne serildi.

 

1964 yılında Kıbrıs’ta yaşanan olaylar ve adadaki Türk toplumuna Rumlar tarafından yöneltilen terör eylemleri, Türkiye’nin garantör ülke sıfatı ile müdahalesini gündeme getirdi. Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri bir müdahaleye hazırlandığı sırada, dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’un Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği ve “Johnson mektubu” olarak bilinen mektup, Türk kamuoyunda büyük bir şok yarattı: Her türlü diplomatik usul, teamül ve nezaket sınırlarının dışında bir üslupla yazılmış mektupta, Kıbrıs’a tek taraflı müdahale sonrasında, Türkiye’ye yönelebilecek olası bir Sovyet saldırısı karşısında ABD ve NATO’nun yardıma gelmeyebileceği; ABD’nin sağlamış olduğu silah ve teçhizatın böyle bir müdahalede kullanılamayacağı ifade ediliyordu.

 

1947 tarihli anlaşmanın dördüncü maddesine atıfta bulunan mektup, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ve güvenliğini korumak için askeri kapasitesini geliştirme ve idame ettirmede yurtdışına bağımlılığı en aza indirmesinin taşıdığı önemi kamuoyu ile devlet yönetimine hatırlatmıştı. Bu yönde öncelikle kamuoyunun farkındalığını artırma ve hazırlık süreçlerini başlatma çalışmaları yapıldı: 1970 yılında Hava Kuvvetleri’ni Güçlendirme Vakfı, 1972 yılında Deniz Kuvvetleri’ni Güçlendirme Vakfı ve 1974 yılında da Kara Kuvvetleri’ni Güçlendirme Vakfı kuruldu. “Kendi Uçağını Kendin Yap” kampanyası da başlatılarak toplumsal destek ve algı pekiştirildi. Bu dönemde ayrıca 1973 yılında Türk Uçak Sanayii A.Ş. (TUSAŞ), 1975 yılında Askeri Elektronik Sanayii A.Ş. (ASELSAN) gibi şirketlerin kurulması ile de ulusal savunma sanayiine yönelik üretim ve geliştirme faaliyetlerinin temelleri atıldı.

 

Bir hazırlık dönemi olarak da nitelendirilebilecek bu evrenin dönüm noktası ise 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra ABD yönetimi tarafından 1975 Şubat ayında uygulanmaya başlanan silah ambargosu oldu. 1978’e kadar süren ambargo döneminde, araç gerecinin neredeyse tamamı ABD menşeili olan TSK, ciddi boyutlarda yedek parça ve lojistik destek sıkıntısı çekti, harbe hazırlık seviyesi önemli oranda düştü. Bu süreçte yaşanan sıkıntılar, Türk toplumunun kolektif hafızasında derin izler bıraktı ve ulusal savunma sanayiine yönelik algıyı pekiştirdi. Ne var ki bu dönemde yaşanan ekonomik sıkıntılar ve siyasi istikrarsızlık, sağlıklı ve uzun vadeli bir sanayi politikasının geliştirilmesini engelledi ve gerekli altyapı yatırımları yapılamadı, pek çok proje sürüncemede kaldı.

 

4. 1985 – 2004: Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın Kuruluşu ve (Yeniden) Başlangıç

 

1985 yılında 3238 sayılı Kanun ile “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı’nın (SAGEB) kurulması, bir dönüm noktası oldu. SAGEB bilahare 1989 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) olarak yeniden yapılandırılarak, modern bir savunma sanayiinin geliştirilmesi ve TSK’nın modernizasyonu faaliyetlerinin ana yürütücüsü haline geldi.

 

Bu dönemde başlatılan F-16 üretim projesi, zırhlı muharebe aracı, HF-SSB telsiz projesi gibi çalışmalar ile ulusal savunma sanayiine, ileri teknoloji üretim ve proje yönetim tecrübeleri kazandırıldı. Yine bu dönemde, F-16 projesi kapsamında TUSAŞ ile General Dynamics ortaklığında TUSAŞ Aerospace Industries (TAI) uçak üretim, TUSAŞ ile General Electric ortaklığında TUSAŞ Engine Industries (TEI), Nurol ile FMC ortaklığında kurulan FMC Nurol Savunma Sanayii (FNSS) gibi şirketlerin kurulması ile savunma sanayii, özel sektöre ve uluslararası iş birliğine açık bir yapıda geliştirilmeye başlandı.

 

1985 yılından başlayarak 2000’li yılların başlarına kadar süren bu dönem, önce lisans altında montaj ve akabinde üretim projeleri ile bir tecrübe kazanımı ve altyapı inşası sürecine sahne oldu. Örneğin; F-16 projesinde gövde üretiminde yerli katkı oranı yıllar içinde arttı ve üretici TAI firmasında hatırı sayılır bir insan kaynakları birikimi ve üretim kabiliyeti oluşmaya başladı. Benzer şekilde FNSS, ASELSAN, ROKETSAN gibi şirketler de lisans altında üretim ve uluslararası iş birliği projeleri ile tecrübe havuzlarını ve kapasitelerini hızla geliştirdiler. Bu sürecin dolaylı bir sonucu da, sektörün daha büyük ve iddialı projeleri üstlenmek için kapasite ve özgüven geliştirmeye başlaması oldu. 1990’ların ikinci yarısından itibaren ulusal savunma sanayii, özgün tasarım sistem çözümlerini ortaya çıkarmaya, kara araçları ve haberleşme sistemleri gibi alanlarda tasarım ve geliştirme kabiliyeti oluşturmaya başladı.

 

1990’lardan itibaren ulusal savunma sanayii, en tepesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Güçlendirme Vakfı’na (TSKGV) bağlı ASELSAN, HAVELSAN; ROKETSAN, TAI gibi şirketlerin bulunduğu, bir piramit düzeninde organize olmaya başladı. Kara ve deniz araçları alanları hariç diğer sistem ve çözüm sahalarında bu şirketlerin ana; küçük ve orta boy işletmelerin (KOBİ) alt yüklenici ve tedarikçi olduğu bir model şekillendi. Kara ve deniz araçlarında ise ana yüklenicilerin -Gölcük Askeri Tersanesi’nde inşa edilen denizaltı platformları hariç- tamamı özel sektör şirketlerinden oluştu.

 

5. 2004 – 2016: Genişleme

Bu dönemin başlangıcı, 14 Mayıs 2004 tarihli Savunma Sanayii İcra Komitesi (SSİK) toplantısı olarak alınabilir. Savunma sanayiinin ana karar ve icra mercii olan SSİK’in bu toplantısında, o tarihe kadar devam etmekte olan ana muharebe tankı, insansız hava aracı (İHA) ve taarruz helikopteri projelerindeki lisans altında üretim modeli terkedildi; ulusal şirketlerin ana yüklenici olduğu yeni projeler başlatıldı. Altay ana muharebe tankı ve Atak taarruz ve taktik keşif helikopteri programları, bu yeni stratejinin iki önemli projesi. Diğer yandan her ne kadar başlangıcı 1990’ların ortalarına dayansa da Milli Gemi (MilGem) korvet projesi de bu dönemde hayata geçti.

 

2005 Ocak ayında TAI’deki Amerikan Lockheed Martin hisselerinin satın alınması ve TUSAŞ ile TAI’nin birleşmesi ile “Turkish Aerospace Industries” (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii) adını alan şirket, havacılık ve uzay alanındaki projelerin merkezi hâline geldi. Benzer şekilde 2015 yılında da ABD ortaklığında, F-16 uçaklarının elektronik harp sistemlerinin üretilmesi için kurulmuş olan Mikrodalga Elektronik Sistemler A.Ş. (MİKES) şirketi de ASELSAN tarafından devralındı. Dolayısıyla bu dönemde, yerli firmaların ana yüklenici olduğu, özgün tasarım ya da kendini kanıtlamış bir tasarımın özgün alt sistemlerle donatılması modellerini içeren projelerin ağırlık kazandığını söylemek mümkün.

 

2000’li yılların ortalarına doğru ekonomik alanda kaydedilen gelişmelerin, savunma projelerine ayrılan kaynağın artmasına olanak sağlaması da, çok çeşitli ihtiyaçlara yönelik araç gereç ve sistem geliştirme projelerinin başlatılmasını sağladı. Bu gelişmenin bir sonucu olarak da ana ve alt yüklenici yerli firmaların tedarikçilerinin ve sektörde istihdam edilen ArGe ve üretim personelinin sayısı arttı. Giderek artan sayıda küçük ve orta boy işletme (KOBİ) savunma sektörüne alt yüklenici olarak girmeye başladı.

 

2016 yılına gelindiğinde yerli savunma sanayiinin üstlendiği pek çok proje geliştirme aşamasını tamamlamış ya da tamamlamak üzereydi. Bu projelerde dikkat çeken bir husus, sektörün ürün portföyü ve geniş çerçevede savunma sanayiinin kurgulanmasında platform odaklı bir yaklaşımın tercih edilmiş olmasıdır: MilGem, T129 Atak, Anka, Altay gibi ana platformların tasarım ve mühendislikleri tamamen ya da büyük ölçüde yurt içinde yapılmaktayken, başta motor, aktarma organı, elektronikler ve bunları meydana getiren bileşenler yurt dışından temin edildi. Söz konusu alt sistem, bileşen ve bunların özündeki kritik teknolojiler için yerlileştirme, yerli geliştirme ve ArGe çalışmaları, bu dönemin sonlarında büyük bir ivme kazandı. Dolayısıyla, savunma sanayiinde tabana yayılma; KOBİ’ler, teknoparklar ve kümelenmeler öne çıkmaya başladı.

 

2016’dan Bugüne: Yeniden Yapılanma ve Sınırların Zorlanması

 

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimi, Türkiye’nin tüm toplumsal, bürokratik ve siyasi yapılarında büyük kırılmalar, değişim ve dönüşüm yaratan bir dönüm noktası oldu. Savunma sanayii de bu bakımdan bir istisna değildi.

 

Darbe girişiminden kısa süre sonra yapılan bir düzenleme ile SSM, Cumhurbaşkanı’na bağlandı. 2018 yılında da 703 sayılı kararname ile adı “T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı” (SSB) olarak değiştirildi ve SSB, aynı Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) gibi, doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kurum hâline geldi. Bu değişiklik, sektöre devlet yönetimi tarafından verilen önemi vurgulaması açısından dikkat çekicidir.

 

Darbe girişiminden yaklaşık bir ay sonra Suriye’nin kuzeyine yönelik olarak başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı; ardından gelen Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve en nihayetinde 2020 Mart ayı başındaki Bahar Kalkanı harekâtları, ulusal savunma sanayiinin ürün ve çözümleri için birer test sahası ve laboratuvar işlevi gördü. Bu süreçte, acil operasyonel ihtiyaçlar ile yerli savunma sanayiinin ürün ve çözüm sunma hız ve kapasitesi arasındaki bıçak sırtı dengenin önemi net bir şekilde görüldü. Sahadaki acil ihtiyaçların karşılanması ile bu ihtiyaçların temininin yerli sanayi ve ürün geliştirme suretiyle karşılanması arasında bir denge kurulması gerekmekte. Bu da ancak akılcı, nesnel ve gerçekleştirilebilir sınırlar içinde iddialı bir sanayii politikası ile mümkün. Yeni bir sistemin geliştirilmesi, doğası gereği riskli, maliyetli ve zaman alıcı bir süreçtir; savunma sistemleri gibi ileri teknoloji içeren platformlarda risk ve maliyet daha da fazladır. Bu riski dağıtabilmenin; ortam, koşul ve ihtiyaçlar karşısında önceliklendirme yapabilmenin ne kadar hayati olduğu, anılan operasyonlar ile net bir şekilde ortaya çıktı.

 

2016 sonrası süreçteki bir diğer tema, sürdürülebilirlik oldu. Bir önceki dönemde başlatılan büyük boyutlu platform geliştirme ve üretim projelerinin büyük çoğunluğunun seri üretim ve hizmete girme aşamasına gelmesiyle birlikte, bu araç – gereç ve platformların alt sistem, bileşen ve kritik teknolojilerinin yerlileştirilmesi; üretimine ve kullanımına başlanan sistemlerin yedek parça, bakım – onarım ve ömür devri boyunca desteklerinin sağlanması; eğitim, idame ve modernizasyon konularında son kullanıcı (TSK) ile daimi bir iletişim, koordinasyon ve geribesleme mekanizması kurulması gibi konular gündeme gelmeye başladı. Bunlar, özellikle Soğuk Savaş döneminde bu konuları neredeyse münhasıran Batılı müttefikler ile askeri kanallardan halletmeye alışmış Türk savunma ve güvenlik ekosistemi için çok yeni konulardı. Asker – bürokrasi – sanayi – akademi iletişiminin kurulması ve sürdürülebilir kılınması, stratejik bir ihtiyaç olarak öne çıktı.

 

2016’dan itibaren savunma sanayiinin yurt dışı pazarda daha yoğun olarak varlık göstermesine de tanık olundu. İhracat rakamlarını hızla geliştirmesi yanında sektör, Katar, Somali, Libya örneklerinde olduğu gibi askeri işbirliğinin de önemli bir unsuru hâline geldi. Söz gelimi TSK tarafından eğitim verilen Somalili personel, Türk yapımı MPT-76 piyade tüfekleriyle donatıldı; Katar’daki TSK üssü, yerli sanayinin ürettiği kara araçları ve Fırtına kundağı motorlu obüslere ev sahipliği yaptı. Türkiye’nin dış politikadaki en yakın müttefiklerinden olan Katar, Baykar Savunma ürünü Bayraktar TB2 insansız hava aracından (İHA) sipariş verdi. Kısa süre sonra, savunma alanındaki işbirliğinin hızla geliştiği Ukrayna’dan da aynı İHA için bir sipariş geldi.

 

İHA özelinden devam etmek gerekirse, terörle mücadele ile Irak ve Suriye’deki harekâtlarda 2016’dan sonra kullanımı hızla artan yerli İHA’ların, Türkiye’nin bölgesindeki artan dış politika etkinliğinin bir sembolü hâline geldiğini iddia etmek mümkün. En son Bahar Kalkanı Harekâtı’nda TUSAŞ Anka-S ve TB2 silahlı İHA’larının (SİHA), yerli üretim elektronik harp sistemleri ile birlikte gösterdiği performans ile görüldü ki, TSK, ulusal savunma sanayiinin ürünlerini kendi doktrin ve taktikleri içine entegre etmede önemli mesafeler kat etmiş. Öte yandan Kuzey Kıbrıs’taki Geçitkale Havaalanı’na TB2 İHA’larının konuşlandırılması ve buradan tüm Doğu Akdeniz üzerinde keşif – gözetleme uçuşlarına başlamaları; bölgedeki jeopolitik rekabette önemli bir dönüm noktası oldu.

 

Sonuç Yerine

 

Türkiye’nin savunma sanayiinin yapılanması, altyapısının ve kabiliyetlerinin gelişimi ve geçirdiği dönüşüm incelendiğinde aslında önümüze Türkiye’nin ulusal güvenlik mekanizmasının, algılarının ve politikalarının dönüşümünün tarihçesi çıkıyor. Bu dönüşümün ana hatlarını şu şekilde sıralamak mümkün:

 

1. Türkiye’nin uluslararası sistemde kendine biçtiği (veya başka bir bakış açısından “kendine biçilen”) rol, konum ve işlevin belirgin bir şekilde değiştiği ve bu değişimin devam ettiği söylenebilir. Türkiye’nin dış politikasında, özellikle bölgesel konularda uluslararası kurumları ve işbirliğini önceleyen liberal kurumsalcı bir paradigmadan, ikili ilişkiler ya da bölgesel işbirliği odaklı, kuvvet aktarım (power projection) kapasitesini ön planda tutan, realizm dozu çok daha yüksek bir paradigmaya geçiş yaptığı görülüyor. Bu geçişin en önde gelen aktörlerinden biri ise hiç kuşkusuz TSK. Kuvvet aktarım kabiliyetinin gelişmesi, ikili veya bölgesel askeri işbirliği mekanizmalarının kurulması ve bunların doğal sonucu olarak savunma ihracatının artması ise doğrudan doğruya ulusal savunma sanayiinin işlev ve önemini artıran unsurlar.

 

2. Türkiye’nin, özellikle Soğuk Savaş döneminde NATO ittifakı içinde Sovyet tehdidine karşı imkân ve kabiliyetlerini artırmak için TSK’yı neredeyse tamamen yabancı askeri yardımlarla donatmış olması, yalnızca askeri teçhizat, idame, eğitim ve doktrin bağlamlarında değil, aynı zamanda savunma endüstrisinin kurulması ve desteklenmesinde de akamete neden oldu. 1930’larda filizlenen sektörün bu kış uykusu sürecine girmesinde, ülkenin ekonomik ve siyasi şartlarının da belirgin rol oynamış olduğu gerçeğini gözden kaçırmamakta fayda var. Ne var ki, devlet yönetimine ve topluma 1964 Johnson Mektubu olayında nahoş bir biçimde hatırlatıldığı üzere, ulusal güvenlik hak ve çıkarlarının savunulmasında, askeri güç ana unsurdur ve askeri gücün bu doğrultuda kullanılabilmesi için en azından operasyon ve lojistik kalemlerinde kendine yeterlilik vazgeçilmez bir zorunluluktur.

 

3. Savunma sanayiinin, dış politikanın ve ulusal güvenliğin asli bir unsuru olması, onu yalnızca ordunun ihtiyaçlarını karşılayan bir tedarik kaynağı olmaktan çok daha farklı bir konuma taşıyor. Sektör, sadece sahadaki ihtiyaçlara yönelik olarak üretim yapan bir fabrikalar bütünü olmayıp; ekonomi, ulusal bilim ve teknoloji altyapısı, dış politika gibi alanlarda da büyük özgül ağırlığa sahip. Bu da savunma sanayiinin altyapı, kapasite, sanayi politikası ve planlama konularında asker – sivil iletişimi ve sanayi – bürokrasi – son kullanıcı ve akademi eşgüdüm mekanizmasının sağlıklı şekilde işletilmesini gerektiriyor. Başka bir deyişle, silahlı kuvvetlerin ihtiyaçlarının belirlenmesinden bu ihtiyaçlara yönelik üretim yapılması ve tedarikin gerçekleştirilmesine kadar geçen sürecin, konu ile ilgili asker ve sivil tüm paydaşların bir arada olduğu bir etkileşim içinde yürütülmesi şart. Zira bir silah sistemine dair tedarik etme (veya etmeme), yerli olarak geliştirme (veya geliştirmeme), üretme (veya üretmeme) kararlarının hepsi sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve endüstriyel boyutları olan kararlar.

 

4. Bu noktada kaçınılmaz olarak Türkiye’nin Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava savunma sistemi satın alması ve bu alım kararının yarattığı siyasi, askeri ve ekonomik etkilere değinmek gerekiyor. Bu karar, Türkiye’nin özelde ABD, genelde ise Batı ittifakı ile ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası teşkil etmekte. Türkiye alım kararını, acil ihtiyaçları karşılama ve ortak üretim, teknoloji transferi gibi konularda Batılı müttefiklerinde yaşadığı hayal kırıklığı argümanları ile açıkladı. Buna ilaveten hem Rus hem de Türk yetkililer, S-400 sistemlerinin ilk paketinin devamında, ortak üretimi de kapsayan ilave alımların masada olduğunu belirttiler. Farklı sistem ve teknoloji alanlarında işbirliği konularının görüşüldüğü basına yansıdı. Bu sürecin en dikkat çekici görüntüsü hiç şüphesiz, Moskova’da düzenlenen savunma sanayii fuarına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile birlikte Rusya’nın yeni geliştirdiği Su-57 savaş uçağını incelemesiydi.

 

Bu sürecin çok daha geniş kapsamlı bir savunma sanayii teknoloji ve üretim işbirliğine doğru evrilmesi olasılığı düşük görünmekle birlikte, S-400 sisteminin hazır alım yolu ile tedarik edilmiş olması, yukarıda anılan savunma sistemi üretim veya geliştirme kararlarının taşıdığı politik ve stratejik etkiye güzel bir örnek teşkil ediyor. Teknik olarak Türk hava savunma erken ihbar ve komuta kontrol ağına entegre edilmeyecek bu sistemler vesilesiyle, lojistik, eğitim ve idame konularında Rusya ile daimi bir tedarik kanalının kurulması gerekecektir. Ayrıca, tam etkinlikle çalışabilmesi için ilave radar, alçak irtifa / kısa menzil hava savunma sistemleri ve muhabere altyapısı gerekeceğinden, ya bunların da Rusya’dan hazır alınması ya da Türkiye’nin mevcut sistemlerinin entegrasyonu için Rus savunma sanayii ile çok derin ve yakın ilişkilerin geliştirilmesi gerekecektir. Bu da fayda – maliyet analizi çok titizlikle yapılması gereken, yalnızca askeri ihtiyaç veya savunma sanayii politikası kapsamı ile sınırlı olmayan, bir dizi stratejik kararın alınması anlamına gelmektedir.

 

Sonuç olarak Türkiye’nin, savunma sanayiinin bir dış politika aracı olarak işlevini, bu alandaki kabiliyet ve kapasitesinin sınırlarını; başka bir ifadeyle potansiyel enerjisini kinetik enerjiye çevirme yeteneğini test ederek geliştirmekte olduğu görülüyor. Özellikle Ortadoğu ve Doğu Akdeniz havzasındaki dış politika hamlelerinin odağında yer alan askeri işbirliği, tatbikat, bayrak gösterme ve insani yardım gibi savaş dışı harekâtlar ile savunma sistemi ihracatı faaliyetlerinin planlanması, yürütülmesi ve çıktılarının yönetilmesinde daha bağımsız manevralar gerçekleştiriliyor. Bu artan momentumun itici gücü ise hiç kuşkusuz ulusal savunma sanayiinin ürün ve kabiliyetlerinin yatay ve dikey yönde genişlemesi. Kritik alt sistem ve teknolojilerde dışa bağımlılık, insan sermayesinin korunması ve geliştirilmesi, uzun vadeli sektörel sanayi politikalarında istikrar ile maddi kaynak konularında mevcut olan riskler ise bu genişlemelerin önündeki ana tehditler.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR