Türkiye-AB Mülteci Mutabakatına Bugünden Bakmak

Bugünden bakıldığında AB mutabakatı; dışa açık, dünya ile entegre olan bir ülkede gerçekleşmesi mümkün olmayan siyasi öncelikler için bir engeldi. Davutoğlu’nun görevden ayrılmasından sonra hızlanan içe kapanma ve iktidarın güç tahakkümü için Türkiye’nin dış telkin ve gözlemlerden etkilenmemesi gerekiyordu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ve AB Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker birlikte 18 Mart 2016 mutabakatını ilan eden basın toplantısından çıkıp Türk Başbakanı uğurlamak üzere konsey binasının koridorlarında ilerlerken yüzler gülüyordu. Çetin geçen, geçmişi aylara hatta 16 Aralık 2013’te atılan ilk imzaların öncesine kadar giden ama son iki günde kıran kırana geçen müzakerelerle şekillenen mutabakattan sonra taraflar mutluydu.

 

Davutoğlu, 1959’dan beri Avrupa’nın bekleme odasında duvarları seyretmenin ötesinde çok az şey yapabilmiş, AK Parti döneminde tam üyelik müzakerelerine başlamış ancak Fransa ve Yunanistan’ın itirazları ile istediği mesafeyi alamamış ülkesine 80 milyon vatandaşının Avrupa ülkelerine vizesiz seyahatini sağlayacak bir anlaşma ile dönüyordu. Bu hem Davutoğlu’nun içerdeki siyasi profilini güçlendirecek hem de ileride Türkiye’nin demokrasi rotasının kaymasına engel olabilecek bir çıpaydı.

 

Tusk ve Juncker ise Brüksel’in nadiren bu kadar önemli fonksiyon icra ettiğinin bilincinde idi. Hep uzun müzakereler, çıkmaz sokaklar, komisyona/sonraki zirveye havale edilen sorunlar, talep edilen paralar ve konan ek düzenlemelerle anılan Brüksel bu sefer neredeyse her AB vatandaşının bir numaralı gündemi ve korkusu haline gelen mülteci akınında sorun çözen, umut veren aktör olarak öne çıkmıştı. İkisi de son bir ayda Türkiye yüzünden kavga ettikleri de dahil olmak üzere AB liderleri gözünde daha etkin ve kritik aktörler haline gelmişlerdi.

 

Juncker ve Tusk istediklerini aldı ama Davutoğlu, çantasındaki 6 milyar Avro dışında, hem içerdeki iktidar kavgasında görevi bırakmak zorunda kaldı hem de mutabakatta Türkiye’nin lehine olan maddeler bu kavgaya kurban gitti.

 

18 Mart’a Gelirken Türkiye

 

Mutabakatın 5. yıl dönümünde anlaşmanın nasıl bir müzakere ile gerçekleştiğini, süreci içerde yaşayan diplomatlardan dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru tafsilatlı bir şekilde yazdı. Makalenin satırları arasında ilerlerken Avrupa ile müzakereler yoluyla kat edilen mesafe bugünden bakıldığında tümüyle kurgu gibi geliyor. Bugün göstermelik bile olsa ne ortak bir toplantı ne de ortak bir hedef gözeten gündem var. Başta Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin deniz hakimiyetini sınırlamaya çalışan Avrupa tezleri olmak üzere Ankara’nın haklılığını savunabileceği ciddi görüş ayrılıkları yadsınamaz bir gerçek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetim tarzı ve öncelikleri ise Avrupa’nın çok uzağında.

 

18 Mart 2016, bölgesinde etkin ve oyun kurucu bir güç olmak isteyen Ankara için anlamlı bir çabaydı. Orta Doğu’da Türkiye olmaksızın ciddi bir yardım kuruluşunun ötesine zor geçebilen Avrupa’nın Türkiye ile birlikte yapabileceklerine örnek teşkil etmesi açısından da göç mutabakatı hala önem taşıyor. 

 

Türkiye-Avrupa Birliği uzlaşmasını sadece diplomatik bir müzakere süreci ve zirveler sonunda kâğıda dökülen maddeler olarak okumadan önce Türkiye’nin ve bölgenin bu anlaşmaya gelirken neler yaşadığını hatırlamakta fayda var. Türkiye 7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Parti’nin tek başına iktidarı kazanamaması sonrasında ağır bir siyaset ve güvenlik krizinden geçti. İktidar belirsizliği hem içeride hem de dışarıda zayıf bir Türkiye algısını tetikleyen gelişmelere yol açtı. İntihar eylemleri günlük haber akışlarının normali haline geldi. Bir önceki saldırının failleri, hayatını kaybedenlerin geçmişleri, kimlikleri üzerine haberler ve yorumlar sona ermeden ülke, yeni bir saldırı haberi ile sarsıldığı günler yaşadı.

 

20 Temmuz 2015’te Suruç’ta, 10 Ekim’de Ankara Gar’ının önünde, 17 Şubat 2016’da Çankaya’da, 18 Mart mutabakatından 6 gün önce Güvenpark’ta, 1 gün sonra İstiklal Caddesi’nde yüzlerce insan intihar eylemlerinde hayatını kaybetti. IŞİD, PKK ve DHKP-C’nin eş-zamanlı saldırıları Türkiye’yi bir terör sarmalına hapsetti. Türkiye sistemik ve ülkenin fay hatlarına ayarlı bir terör ve şiddet dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Arap Baharı’nın bölgede tetiklediği istikrarsızlık ortamı, Suriye’deki gelişmelerin ürettiği toplumsal, siyasî ve güvenlik riski, uzun süredir can çekişen çözüm sürecinin sona ermesi, Ağustos 2015 itibariyle PKK’nın yerleşim merkezlerinde kazdığı hendekler ve güvenlik güçlerinin başlattığı operasyonlar gibi 3-5 satıra sığdırmanın mümkün olmadığı ciddi bir güvenlik krizi Türkiye’nin neredeyse tek gündemi haline geldi.

 

Tüm bu gerilim ortamında Suriye’de iç savaşın sonu belirsiz bir çatışma sürecine girmesi önce Türkiye’ye daha sonra da Avrupa’ya bir mülteci akını başlattı. Ege kıyıları artık Suriyelilerin her gün onlarca botla Yunanistan’a akın ettiği bir göç yolu haline geldi. Toplamda Avrupa’ya 2015 yılı boyunca ulaşan mültecilerin sayısı 1 milyona yaklaşmıştı. Avrupa’da hükümetler iktidarlarının sorgulanacağı bir seçimle karşı karşıya kaldılar. Durdurulamaz insan seli öyle bir noktaya geldi ki sadece Suriyeliler değil Afganistan’dan Irak’a kadar onlarca ülkenin vatandaşları açılan bu yolu kullanmaya başladı. 2 Eylül 2015’te Bodrum sahillerine vuran Aylan Kürdi’nin henüz 3 yaşındaki bedeni, gözünü olanlara kapatmak isteyenleri bile isyan ettiren bir kare olarak tarihe geçti.

 

Kendi içinde zaten ciddi bir güvenlik sorunu ile baş etmesi gereken, Göç İdaresi rakamlarına göre 2015 itibariyle 2,5 milyon Suriyeliyi yerleştirmeye, barındırmaya, yaşatmaya çalışan Türkiye’nin özellikle iktidar belirsizliği yaşadığı bir dönemde bu insan hareketini yönetebilmesi de mümkün değildi. Öyle ki Suriye’den zor şartlar altında kaçanların dışında sadece Ege hattını kullanmak için bir gün önce yasal yollardan İstanbul Atatürk Havalimanı’na inen isimler Yunan adalarının karşısında botlarda yakalanır hale gelmişti. Üstüne üstlük insan ticaretinden, organ, uyuşturucu kaçakçılığına kadar birçok yasadışı trafik de bu süreçten faydalanmaya başlamıştı.

 

Belki bu kadar detay uzun gelebilir. Ama Türkiye, Avrupa Birliği ile göç üzerinden bir müzakereye girerken nasıl bir psikoloji ile masaya oturduğunu dikkate almadan 2,5 sayfalık bir sonuç bildirgesinden ve bunun gerçekleşen/gerçekleşmeyen sonuçlarını yorumlamak fotoğrafı eksik okumak olur.

 

Günün sonunda bütün bu istikrarsızlık süreci, terör saldırıları Türkiye’yi Avrupa liginden çok Ortadoğu ligine yaklaştırıyordu. Davutoğlu, bu kritik kavşakta AB sürecini hızlandırma ve el yükseltme üzerinden stratejik bir tercihle Türkiye’nin odağına Avrupa gündemini yerleştirmeyi, Avrupa’nın da Türkiye ile ilgili algısını sorunun değil çözümün parçası olarak değiştirerek önemli bir müdahalede bulunmayı hedefliyordu. Bu hem son iki yıllık iç kriz ve kaosları geride bırakmaya yardım edecek, hem Türkiye ile AB arasındaki bağları güçlendirerek Türkiye’nin stratejik tercih ve yönelimini etkileyecek, hem de kutuplaşmış siyasi atmosferde zıt kamplara ortak hedef sunacak bir hamleydi.

 

 

1 Kasım 2015’te AK Parti’nin Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanlığında %49 ile tek başına iktidara gelmesi ile terör ve güvenlik sorunu hemen bitmedi ama en azından hükümet krizini sona erdirerek AK Parti’nin tek başına iktidarı sürdürebileceği 4 yıllık bir seçimsiz döneme imkân sağladı. Avrupa Birliği Aralık zirvesi ile uzun süreden sonra ilk kez liderler seviyesinde fotoğraf verilmesi ve somut bir sorun üzerinden çözüme yönelik pazarlıkların başlaması da bu bağlamda daha da anlamlı bir yere oturmaktaydı.

 

Kazan-Kazan-Kazan Denklemi mi?

 

18 Mart’ta Brüksel’de gerçekleşen zirveyi daha önceki Türkiye-Avrupa Birliği buluşmalarından ayıran temel nokta sorunun Avrupa, çözüm önerisinin ise Türkiye tarafından temsil edilmesi idi.  Türkiye heyeti Avrupa’nın göç üzerinden yaşadığı sıkışmışlığın ve bunun tetiklediği ülkeler arası gerilimlerin farkındaydı. Masadaki temel soru ve konu mülteci akınının nasıl önleneceği ve Ege’de insanların hayatını kaybetmeyecekleri bir çözüme nasıl ulaşılacağı idi. Bu Türkiye’nin de önemsediği, Türkiye’yi de rahatlatacak önemli bir konuydu ancak Türkiye Avrupa’daki göç çıkmazının farkındaydı ve bu süreci Türkiye için bazı kalıcı kazanımlara dönüştürme arzusundaydı. Türkiye’nin vize serbestisi sürecinin hızlanması, müzakere başlıklarının açılması, Gümrük Birliği’nin revize edilmesi bu çerçevede gündeme taşınan başlıklardı. Ortada bir sorun vardı ve hem sorunu çözmek hem de müzakereden Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine ilişkin bir kazanç sağlamak mümkündü.

 

Kısaca mutabakat; Türkiye’nin kendi sınırlarından Yunanistan’a giden her mülteciyi geri almasını, bunun karşılığında her bir mülteci için bir kişinin Avrupa’ya gönderilmesini, Türkiye’deki Suriyeliler için 6 milyar Avro’nun Türkiye’ye aktarılmasını, Türk vatandaşlarına haziran sonu itibariyle vizesiz seyahat sürecinin başlamasını, Türkiye-AB Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesini ve AB ile müzakerelerde bazı başlıkların açılmasını içeriyordu.

 

Anlaşmanın ilanından bir gün sonra Ege’de her gün onlarca insanın hayatını kaybettiği göç yolunda trafik tek kelime ile durdu. Ölen insan sayısı 19 Mart itibariyle BM istatistiklerinde ‘sıfır’ olarak geçmeye başladı. Bu gelişme ile Ege hattı zaten Türkiye’de olan göçmenler dışındaki yasadışı trafikler için tümüyle alternatif olma özelliğini kaybetti.

 

18 Mart’ta sonuç bildirgesinde iki tarafın üzerine mutabık kaldığı hususlar ve bunların anlamı üzerinde birçok değerlendirme kaleme alındı. Bu çerçevede mültecilerin insani yaşam şartlarına kavuşmak için hayatlarını riske atarak göç etme hakkı ile Türkiye-Birlik arasında vize pazarlığının birbirine bağlanması yadırganabilir. Ancak konu dönemin AB komiseri Malmström ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu arasında daha ilk günden bu denklem üzerine oturmuştu. Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye vatandaşlarının vizesiz serbest dolaşım hakkı birbirlerinin mütemmim cüzü idi. Suriye krizinin tırmanması ve mültecilerin yaşadığı dram bu sürecin daha sonra bir parçası haline geldi. Nihayetinde geri kabul anlaşmaları, vize düzenlemeleri, mültecilerin düzenli göçü de bütünüyle sınırlar arasında insanların dolaşımı konusunun farklı başlıkları idi.

 

Sonuç olarak tüm taraflar için farklı seviyelerde de olsa bir kazancın söz konusu olduğu bir mutabakat ortaya çıktı. Elbette özellikle uluslararası hukuk ve mültecilerin sığınma hakkı üzerinden eleştirebilecek yanları olsa da 21. yüzyılın en büyük insan hareketinde değerlerine sırt çeviren Avrupa’nın kıyılarında binlerce insanın ya ölmesi ya da insanlık dışı şartlarda yaşaması ile bu hareketin kontrol altına alınması arasında birçok açıdan mecburi tercihin sonucuydu 18 Mart uzlaşması.

 

Yıldızın Parladığı Anlar

 

Stefan Zweig, Yıldızın Parladığı Anlar’da bir kişi ya da milletin kaderini değiştiren anlara kritik olayları örnek verir ve başta önemi anlaşılamayan bir gelişmenin nasıl büyük bir etkiye sahip olduğunu edebi gücüyle ortaya koyar. Kitaptaki örneklerle 18 Mart’ı yan yana getirmek belki süreci içeride yaşayan biri olarak sadece benim için anlamlı. Ama usta kalemin metaforu ile devam edecek olursak diplomaside yıldızların uygun bir haritada böylesine yanyana gelmeleri de her zaman yakalanacak bir şans değildir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Avrupa’nın göç karşısındaki çaresizliği, içerde popülist liderlerin Avrupa değerlerine sırtını dönmesi, Merkel gibi bir liderin Almanya’nın yönetiminde olması, AB dönem başkanlığında sıranın Türkiye düşmanlığı ile ün kazanmış bir ülke yerine Hollanda’ya gelmesi, Türkiye’nin güçlü ve AB’yle ilişkileri çok  yakın seviyede tutmak isteyen bir iktidarla yönetilmesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri’nden gelen tecrübesi ve siyasi iradesi, kurumsal tecrübeye, aklın işletilmesine ve sürece inanması gibi bir çok dinamik yan yana sıralanmıştı. Avrupa Birliği Konseyi’nde Almanya’nın delegasyon odası ile misafir heyet odasının karşı karşıya olması bile Davutoğlu ile Merkel’in diğer AB liderlerinin gözüne batmadan koridorda müzakere etmesine imkân tanıyordu.

 

Elbette varılan mutabakat ne kadar gerçekleştirilebilirdi bunu yaşamadan bilmek imkânsız. Ancak ‘zaten uygulanmayacaktı’ mantığı ile yapılan itirazlar dikkate alınırsa diplomasi süreçlerinin hepsini çöpe atmak işten değil. Bir mutabakatın işlemesini ya da verilen sözlerin tutulmasını yine tarafların ısrarlı takibi, baskısı ve inancı garanti eder.

 

Ne yazık ki 18 Mart’la gelen Türk vatandaşlarının 12 Eylül’e kadar zaten sahip oldukları vizesiz seyahat fırsatı Türkiye’deki iktidar kavgasına kurban gitti. Anlaşmaya en büyük eleştiri doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Ne vizelerin kalkması ihtimali ne göçmen akımının durması ne de diğer Türkiye lehine maddeler Cumhurbaşkanı’nın gündemi olmadı. Tam tersine Erdoğan Avrupa Birliği’nin taahhüt ettiği 6 milyar avronun gelmediğine ve gelmeyeceğine dair açıklamalar yaptı. Günün sonunda ise Ankara’nın istediği gibi harcaması için Türkiye’de iktidarın kendi inisiyatifine bırakılmayan ancak projelere tahsis edilen bütçe ise göçmenler için harcandı. Anlaşmanın öngördüğü takvime göre işleyen mevzuat düzenlemeleri ise Davutoğlu’nun ayrılması ile rafa kaldırıldı. Halbuki 18 Mart yaklaştığında itirazlara neden olan maddeler 16 Aralık 2013’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın huzurunda imzalanmış ve ilk günden ne anlama geldiği bilinen maddelerdi.

 

Davutoğlu’na yarıyor diye o gün bu mutabakatı mahkûm etmeye çalışan iktidar erkanının ve basında konu üzerine yazanların bugün AB ile ilişkilerde en güçlü bağlardan biri olarak bu antlaşmaya sarılması meselenin AB ile anlaşmak ya da anlaşmanın maddeleri olmadığını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bugün AB ile ilişkileri yeniden diriltmek isteyen Türkiye ilk adımlarını yine bu mülteci uzlaşmasının açtığı yol üzerinden atmaya çalışıyor. Bu ay sonu yapılacak Avrupa Zirvesinde muhtemelen Türkiye ile ilişkilerde pozitif ajandaya yeşil ışık yakılabilir. Bu ajandanın ilk maddesini de yine 18 Mart mutabakatı ve onun güncellenmesi çabası oluşturacak gibi duruyor.

 

Anlaşmadan 5 yıl sonra Avrupa, mültecilerin Ege Denizi üzerinden geçişinin engellemesi amacını gerçekleştirdi. Şubat 2020’de İdlip’te yaşanan kriz sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan kapıları açtıklarını artık göçmenlerin Avrupa’ya gidebileceğini açıkladı. Böylece uzun zamandır dillendirilen ‘göçmenleri göndeririz’ tehdidi uygulamaya geçti. Ancak sonuç Erdoğan’ın beklediği gibi olmadı. Yunanistan Avrupa değerlerine sırt çevirerek Brüksel’den de aldığı destek ile sınırı geçebilenleri geri gönderdi. Edirne’ye yığılan göçmenlerle ilgilenmek ise yine Türkiye’nin üzerine kaldı. Geride göçmenleri silah olarak kullanan bir ülke imajı ve Türkiye’de yaşayan mülteciler nezdinde zedelenen ev sahibi algısı kaldı.

 

Bugünden bakıldığında AB mutabakatı; dışa açık, dünya ile entegre olan bir ülkede gerçekleşmesi mümkün olmayan siyasi öncelikler için bir engeldi. Davutoğlu’nun görevden ayrılmasından sonra hızlanan içe kapanma ve iktidarın güç tahakkümü için Türkiye’nin dış telkin ve gözlemlerden etkilenmemesi gerekiyordu.

 

18 Mart mutabakatının yarım kalması son tahlilde Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ortamı da hazırlayan içe kapanmasının ilk işaret fişeği olmuştur.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.