Türkiye-Batı İlişkileri: Stratejik Otonomi Bitiyor mu?

Çevreyi ya da tarihsel bağlamı hatalı okuyarak yaratılan “oyun bozucu, oyun kurucu, bölgesel-küresel düzlemde güçlü ve lider Türkiye” ve onun “stratejik otonomi” düşüncesine dayanan dış politikası, bırakın “büyük strateji”ye yaklaşmayı; aksine bugün, geçerliliğini kaybetmiş durumda.    

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Uluslarararası İlişkiler Kuramı içinde “devlet ve güvenlik” temelinde hareket eden hakim görüş dış politika yapımını ve uygulamasını bağımsız bir alan gibi düşünür.  Bununla birlikte, dış politika ve iç politika her zaman bağlantılı ve birbirlerinden beslenen alanlar olmuşlardır.

 

1980’lerden bugüne giderek karmaşıklaşan ve bağlantılanan küreselleşen dünyadaysa, “dışarısı-içerisi” ayrımı yapmak giderek imkansızlaşmış; dış politika ve iç politika iç içe geçmiş ve birlikte toplum yönetiminin, siyasal alanın ve siyasi rekabetin kurucu alanı işlevi görmeye başlamışlardır.

 

Bu saptamayı yapmak, dışarısı-içerisi ya da dış politika-iç politika ilişkisinde “dengeli” olmanın önemi gözardı etmek anlamına gelmemelidir: aksine, dengeli olmak, her iki alanda da başarılı olmanın önemli bir unsurudur.

 

Türkiye, örneği, bu bağlamda istisna değildir. Türk dış politika tarihi bu ilişki içinde okunabilir; bu tarih içinde başarılı ya da başarısız dönemler, dış politika ile iç politika arasında optimal dengenin kurulması temelinde ayrıştırılabilir.

 

Bu genel noktalarla başlamamın nedeni, son dönemde Türk dış politikasını şekillendiren “stratejik otonomi” kavramının niye hızla geçerliliğini yetirdiği sorusuna yanıt verme çabasıdır.

 

2017-2018 yılında Türkiye’nin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve AK Parti-MHP arasında kurulan Cumhur İttifakıyla yönetilmeye başlamasıyla birlikte dış politika vizyonu olarak uygulamaya sokulan “stratejik otonomi” kavramının 2021 yılında hızla geçerliliğini kaybettiğini gözlemliyoruz.

 

Niye?

 

Stratejik otonomi, (a) yumuşak güç yerine sert güce dayanan; (b) askeri alanı ön plana çıkartan; (c) bölgesel lider-küresel aktör olma iddiası taşıyan; (d) dış politikada ana ekseni olmayan ve bağımsız ulus devlet temelinde hareket eden; (e) aktif küreselleşme yerine esnek ittifaklar ve ilişkiler yoluyla seçici küreselleşmeyi tercih eden; (f) başta Amerika-Rusya ilişkisi olmak üzere büyük güçler arası ilişkilerde “dengeleme” amacını güden; (g) güvenlik ve ekonomiyi demokrasiden önce gören; ve (ı) devlet bekası-lidere mutlak sadakat ilkesi temelinde haraket eden toplum yönetimi anlayışını benimseyen bir dış politika anlayışı ve uygulaması anlamına geliyor.

 

Stratejik otonominin, bu özellikleri içinde, Suriye’den Libya’ya; Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya; Yunanistan’dan Mısır ve İsrail’e; Amerika, AB, NATO ilişkilerinden Rusya ve İran ile ittifak ilişkilerine uzanan  coğrafyada uygulamaya sokulduğunu gördük. 

 

Askeri harekatlardan savunma sanayinde yapılan atılımlara, stratejik otonomi, dış politika yapımında “kapasite”, “strateji” ve “çevre” boyutları arasındaki ilişkinin “sert güç ve caydırıcılık” temelinde uygulamaya sokulmasını amaçlıyordu.

 

Amaç, Türkiye’yi “saha”da ve “masa”da güçlü kılmaktı.

 

2017/8-2020 döneminde yapılan hamlelerden sonra, bu politika, 2020 sonundan başlayarak 2021 yılında hızla geçerliliğini kaybetmeye başladı.

 

Türkiye, stratejik otonomi ile “grand strateji mi oluşturuyor” hayallerinin tersine, bu yıl içinde, bırakın stratejik olmayı, bölgesinde yaşanan gelişmelerin-sorunların çözümünde  masada olmaya çalışan aktör konumuna geriledi.

 

Son yıllarda İsrail ve Mısır ile ilişkileri dondurma noktasına gelen Türkiye’nin, bugün tek taraflı olarak bu ülkelerle ilişkileri düzeltme çabasına girmesi; Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan ile benzer bir sürecin başlatılması isteği; Amerika ve Başkan Biden ile ilişkileri düzeltme çabaları; ve dış politika alanında atılan geri adımlar, her biri ve hepsi stratejik otonomi döneminin sonuna gelindiği görüntüsünü her geçen gün biraz daha güçlendiriyor.

 

Bu noktada, stratejik otonomi kavramını, içeriği, içerdiği ideoloji, ve gerçekçilik boyutları içinde  sorgulamamız gerekliliği de ortaya çıkıyor. 

 

Bu sorgulamayı yaparken, Cumhur İttifakının, stratejik otonomi adı altında son dönemde yürüttüğü  “Batı ile ilişkiler”in üzerine odaklanmanın önemli ve faydalı olduğunu düşünüyorum.  Yazının bundan sonraki kısmında Türkiye-Batı ilişkileri ve stratejik otonomi ilişkisi üzerinde yoğunlaşacağım.

 

Türkiye-Batı İlişkileri ve Stratejik Otonomi

 

Türk dış politikası üzerine çalışmalarını ve görüşlerini takip ettiğim Galip Dalay’ın, son dönem Türkiye-Batı ilişkilerini anlamamıza yardımcı olacak iki önemli saptaması var:

 

Birincisi, Dalay’a göre, küreselleşen dünya artık Batı-merkezli(ci) bir dünya değil; ama bu, Batı-sonrası bir dünyada yaşadığımız anlamına gelmiyor. Batı-merkezli(ci) dünya bitiyor, bu doğru bir saptama; ama, bu saptamadan Batı-sonrası bir dünyada yaşıyoruz düşüncesini çıkartmak da hatalı bir görüş.  Bu nedenle de, “Batı’dan Doğu’ya güç kayması”, “Asya’nın yükselişi”, “Çin’in Güçlenmesi”, v.b gelişmeleri ve süreçleri, eskinin bittiği ama yeninin doğmadığı ara dönem içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

 

Dalay’ın bu saptaması küresel dünyayı ve dünya siyasetini, yani dış politika kararları alınırken odaklanılması gereken “çevre-tarihsel bağlam” unsurunu doğru okumanın önemini vurguluyor.

 

[İlgili Okuma: Post-Emperyal Devlet Egosu ve Dış Politika]

 

Stratejik otonomi temelinde hareket edilirken, hem Cumhur İttifakı, hem de ona yakın düşünce kuruluşları, uzmanlar, Cumhurbaşkanlığı Bilim Kurulu, gerek Batı-merkezciliğin bitişiyle Batı-sonrası dünyanın ortaya çıkışını eş anlamlı ve eş zamanlı olarak düşünerek, gerekse de Amerikan liderliğinin gücünü önemsemeyerek çevreyi doğru okuma noktasında hata yaptılar.  Amerika’nın gücünü ve küresel liderliğini kaybettiği ve Batı-sonrası bir döneme geçildiği düşüncesiyle, bir taraftan dünya siyasetini, özellikle büyük güçler ilişkisini göz ardı ederek, diğer taraftan da Türkiye’nin gücünü ve dış politika “kapasitesi”ni abartarak, dış politikada, tek taraflı, yayılmacı, ve sert gücü ön plana çıkartan hatalı ve abartılı “stratejik” kararlar aldılar.

 

Unutmayalım, hem 2016-2020 döneminde Amerika’nın Trump gibi bir Başkan tarafından yönetilmesi ve Erdoğan-Trump arasında yakın ilişki, hem de Avrupa Birliği’nin ve NATO’nun kendi içlerinde yaşadıkları sorunlar,  bu aktörlerin bölgesel ve küresel ölçekte  “etki yaratma eksikliği”  yaşamalarına neden oldu. Bu durum, stratejik otonomi  kavramı temelinde Türk dış politikasını kurgulayanlar için önemli bir referans noktasıydı.

 

Bununla birlikte, stratejik otonomiyi savunanların hatası, bu dönemde bile, ne dünya Batı-sonrası dünyaydı, ne de başta Amerika olmak üzere bu aktörler etkilerini büyük ölçüde kaybetmişlerdi.  Bunun sonucudur ki, Trump’ın Başkanlık seçimlerini kaybetmesinden ve Başkan Biden döneminin başlamasından küresel ölçekte en fazla etkilen ülke Cumhur İttifakı yönetimindeki Türkiye ve Türk dış politikası oldu.

 

Bu noktada şu saptamayı yapabiliriz:  “zorlayıcı çok taraflı diplomasi”yi, “küresel kilit kurumlarla işbirliği”ni, ve AB ve NATO temelinde “Transatlantik İttifak”ı güçlendirerek “Amerikanın küresel liderliğini ve etkisini yeniden canlandırma” amaçlarını hızla uygulamaya sokan Biden Başkanlığı, zaten sorunlu olan stratejik otonomi düşüncesinin geçerliliğinin ortadan kalkmasını ciddi anlamda hızlandırdı. 

 

 

Biden Başkanlığına hazırlıksız yakalanan  Cumhur İttifakı, Türk dış politikasında geri adımlar atmaya ve dondurduğu ilişkileri tek taraflı olarak yeniden canlandırma çabasına girmeye başladı.  Hala darbe hükümetiyle yönetilen Mısır ile ilişkileri canlandırma, bir taraftan olumluyken, diğer taraftan da, stratejik otonomi altında atılan adımların içerdiği ciddi sorunları ve ikilemleri gözler önüne seriyordu.  

 

Dahası, Murat Yetkin’in haklı vurgusu gibi, Başkan Biden’ın “24 Nisan Mesajı”na Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelen geç ve güçlü olmayan yanıt ve “24 Nisan fırtınasının çabuk dinmesi”  stratejik otonomi döneminin bitmekte olduğunun bir göstergesiydi.

 

Tüm bu gelişmelerin kesişim noktasında, stratejik otonomiyi savunanların küreselleşen dünya siyasetini “Batı-sonrası dünya” olarak hatalı okuması olduğunu söyleyebiliriz. 

 

Dalay’a katılıyorum: “Batı-merkezci dünya bitiyor, ama bu, Batı-sonrası dünyanın ortaya çıktığı anlamına gelmiyor”. Bu, kuramsal bir nüans değil: aksine, dış politika yapım sürecinde ele alınması gereken “çevre-tarihsel bağlam” okumasında yapılan ciddi bir hatayı dile getiriyor.  Çevreyi ya da tarihsel bağlamı hatalı okuyarak yaratılan “oyun bozucu, oyun kurucu, bölgesel-küresel düzlemde güçlü ve lider Türkiye” ve onun “stratejik otonomi” düşüncesine dayanan dış politikası, bırakın “büyük strateji”ye yaklaşmayı; aksine bugün, geçerliliğini kaybetmiş durumda.    

 

Üç Tarz-ı Batı Düşüncesi ve Stratejik Otonomi

 

Dalay’ın, Türkiye-Batı ilişkileri temelinde yaptığı ikinci önemli saptama,  Cumhur İttifakının sürdürmeye çalıştığı üç boyutlu Batı yaklaşımıyla ilgili. 

 

Yusuf Akçura’dan esinlenerek, “Üç Tarz-ı Batı Düşüncesi” diye niteleyebileceğimiz bu yaklaşım, Batı’yla ilişkileri  (a) “bir fikir olarak Batı”; (b) “dış politika ana ekseni olarak Batı”, ve (c) “kurumlar olarak Batı” olarak sınıflıyor.  

 

Üç-Tarzı Batı’yla ilişki içinde, Dalay’a göre, Cumhur İttifakı, birinci ve ikinci boyutta Batı’dan kopmak, buna karşın, üçüncü boyutta Batı’yla ilişkiyi sürdürmek istiyor.  Böylece, fikir ve stratejik vizyon temelinde Batı’dan kopulurken, minimum düzeyde olsa bile AB ve NATO gibi kurumlarla ilişki sürdürülmek, böylece uygulamaya sokulan stratejik otonomiyle Türkiye’nin, Amerika-Rusya ve Batı-Batı-dışı dünya ilişkilerinde, ve en genelde büyük güçler arası ilişkilerde “denge kurma ve dengeleyici olma” olma amacının gerçekleştirilmesi isteniyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Dalay’ın, Cumhur İttifakının Batı fikrinden ve dış politika ana ekseni olarak Batı’dan kopma, ama Batı kurumlarıyla, NATO ve AB,  ilişkiyi sürdürme stratejisini ortaya koyan çözümlemesinin, gerek son dönemde yaşanan Türkiye-Batı ilişkilerini, gerekse de dış politikada stratejik otonomi anlayışını anlamak için önemli ve yaralı bir açılım yaptığı düşüncesindeyim.

 

Üç Tarz-ı Batı düşüncesini kısaca değerlendirelim.

 

Şu soruyu soralım:  Bir fikir olarak Batı’dan kopmak mümkün müdür? Tarih boyunca iç içe yaşanmış bu coğrafyada Batı eleştirisi yapmak Batı’dan kopmak anlamına mı gelmelidir?

 

Cumhur İttifakının kuramsal dil kullanan belki de tek üyesi İbrahim Kalın, son yüz elli yıllık modernleşme tarihini “yanlış kurgulanmış bir tarih” olarak tanımlayıp, “yerli ve milli bir içe dönüş”ün gerekli olduğunu son dönemde sıklıkla söylüyor; Batı’dan kopan bir tarihi yeniden yazma gerekliliğinden bahsediyor.

 

Sanki saf ve özü olan bir tarihe sahip olmak ve kendine dönük ve bağımsız tanımlanabilecek bir kimlik, bir benlik, bir mekan kurmak mümkünmüş gibi. Bu, ancak, milliyetçi ideoloji içinde üretilmiş Ben-Öteki ayrımı yoluyla mümkün olabilir. Ama, bu mümkünlüğün kendisi, kuramsal ya da felsefi değil, aksine siyasi-ideolojik bir manevradır. 

 

Zaten böyle olduğu için, Batı fikrinden kopmak siyasi bir tercihtir. Ve, altını çizelim, bu tercih, Türkiye genelinin değil, sadece Cumhur İttifakının yaptığı siyasi-ideolojik bir tercihtir. Bırakalım bu konuda yapılan kuramsal ve bilimsel tartışmaları, son dönemde yapılan kamu oyu araştırmalarında bile Batı’dan kopma düşüncesinin Türkiye genelinde benimsenmediği ortaya çıkıyor. Türkiye, ana merkez-çıpa olarak, Batı ile olmak istiyor; AB üyeliğini destekliyor.

 

Aynı sorun, dış politika ana ekseni olarak Batı’dan kopma düşüncesinde de çıkmaktadır. Stratejik otonomi, ana eksensiz bir dış politika anlayışını içermektedir. Bu yazının başında değerlendirdiğim ve Dalay’ın vurguladığı gibi, Batı-merkezci olmayan dünya ile Batı-sonrası dünya aynı şey değildir.  Bu ikisini eş anlamı görmek dünyayı hatalı okumaktır. Bugün bu hatalı okumanın sonucu, stratejik otonomi düşüncesinin geçerliliğini hızla yitirmesinde ve Türkiye’nin, Mısır, İsrail, Suudi Arabistan gibi ülkelerle ilişkilerini düzeltme, ve başta Amerika olmak üzere, Batı’yla ilişkilerini canlandırma çabasında görüyoruz.   

 

Dış Politika İç Politika Olunca

 

Dalay’ın, biraz da kendi görüşlerimi de katarak yukarıda açımladığım iki saptamasıyla taşlar yerine oturuyor, bize tutarlı bir başlangıç noktası veriyor. 

 

Stratejik otonomi, her ne kadar dış politika vizyonu olarak uygulamaya sokulsa da, daha çok Cumhur İttifakının iç politika kurgusuna ve gereksinimlerine katkı verme işlevini görüyor.

 

Daha net söylersek: Cumhur İttifakı, dış politikada stratejik otonomi ile güçlü ve bağımsız Türkiye yaratma iddiası, Türkiye’nin küresel dünya siyasetindeki yeri ve etkisinden daha çok, iç politikada, devlet bekası-lidere mutlak sadakat temelinde uygulanmaya çalıştığı siyaset ve toplum yönetimi anlayışını güçlendirme işlevini görüyor.

 

Batı’yla fikirsel ve stratejik vizyon temelinde kurulmuş olan “çıpa”yı ya da “bağımlılığı azaltma” ama Batı kurumlarıyla ilişkiyi de bir şekilde götürme anlayışla hareket eden Cumhur İttifakı, tarih ile geleceği birleştirerek ve “Türk-İslam Sentezi” düşüncesini farklı boyutlarda yaşama geçiren “milliyetçilik tercihi”yle Türkiye’yi yöneten aktör konumunu devam ettirmek istiyor.

 

İbrahim Kalın’ın yerli ve milli, özcü, ve anti-Batı tarih, kültür, ve modernleşme okuması da, iç politikada dokunmaya çalışılan “Türk-İslam Sentezi” düşüncesini güçlendirmeyi amaçlıyor; bilimsel-kuramsal değil,  ideolojik-siyasi bir tercihi dile getiriyor.  

 

Bu noktada şu saptamayı yapabiliriz: dışarda stratejik otonomi, içerde Cumhur İttifakının seçim kazanması ve gücünü konsolide etmesi için “devlet” ve “sadakat” temelinde bir yönetim tarzı, ve onun Üç Tarz-ı Batı düşüncesi, son dönemde yaşanan gelişmeleri açıklamada yararlı bir pencere açıyor.  

 

Fakat, tüm çabalara rağmen, Cumhur İttifakı için başarıdan çok, aksine, ciddi  sorunların ve zorlukların ortaya çıktığı bir dönem başlıyor.

 

Cumhur İttifakı, ne stratejik otonomi, ne de toplum yönetimi alanında istediği sonuçları alıyor;

 

Dış politikada geri adım atıyor;

 

Masada olmak için ahlaki ve insani temelde götürdüğünü söylediği Mısır, İsrail, ve Suudi Arabistan ilişkilerini bile düzeltme çabasına giriyor;

 

İç politikada da, ciddi işsizlik, yolsuzluk, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, yıkıcı kutuplaşma, sağlık, toplum psikolojisinde bozukluk, ve şiddet sorunlarına çözüm bulmada zorlanıyor;

 

Listeyi uzatabiliriz.

 

Tam da, küreselleşen dünyanın, ve özelde Batı’nın, “güvenlik-ekonomi-demokrasi-iklim dörtgeni”nde kendisini yeniden yapılama sürecine soktuğu bir zamanda…

 

Marks’ın hayaletinin bizlere, “tarihi aktörler yapar; ama kendi seçtikleri koşullar altında değil” saptamasını hatırlattığı bir anda…

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.