Türkiye Bizim Evimiz mi? – 5: Sezai Karakoç’un Hatıralarındaki Ülke

Karakoç’un anıları Türkiye toplumsal hafızasını şekillendiren siyasal ve sosyal örgütlenmelerin tarihi açısından oldukça önemli. Karakoç çeşitli sosyal ve siyasal akımların merkezinde yer almış, ayrıca kendi özgün hareket tarzını bir ekole dönüştürebilmiş ender isimlerden. Bu anlamda bugünün siyasal yönelimleri de dahil olmak üzere Türkiye’yi inşa eden akımların analizinde merkezi bir yer teşkil ettiğini söyleyebiliriz.

sezai karakoç hatıraları

Türkiye’de toplumsal kanaat önderlerinin genelde şairlerden çıkması ilginç bir tartışma konusu olabilir. Hem siyasete dair tartışmaların hem de sosyal hayata yön veren düşünce veya inanç akımlarının merkezinde genelde benzeri figürleri görürüz. Sezai Karakoç Türkiye’nin düşünce dünyasının son 50 yılına iz bırakmış önemli şahsiyetlerden. Vefatından kısa süre sonra yayınlanan Hatıralar başlıklı iki ciltlik kitabı, 1950’lerden bugüne değişen toplumsal yapıyı analiz etmek açısından önemli görünüyor. Bu makale kitabın birinci cildini merkeze alacağından daha çok Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını hem mekân hem de Cumhuriyet’in ideolojik olarak Anadolu’da yer etme biçimi bağlamında tartışacağız.

 

Pamuk ve Karakoç 

 

Karakoç’un Ankara SBF yıllarına kadar olan çocukluk ve ilk gençlik sürecinin yoğunlukla Ergani’de kısa aralıklarla da Piran (Dicle), Maden, Maraş (Ortaokul) ve Antep (Lise) arasında geçtiğini görüyoruz. 1933 yılında doğan Karakoç hem yeni rejimin ideolojik yayılmacılığına hem de Birinci Dünya Savaşı sonrası dünyada yaşanan ekonomik buhranın etkisine dair gözlemlerini bizlerle paylaşıyor. O yıllara dair dile getirilen çoğu hatıratın ağır bir yokluk ve baskı ile şekillendiği göze çarpıyor. Çoğu denilmesindeki temel sebep, Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları romanında yeni rejimin merkezinde yer alan başka ailelerin ise yokluk ve kargaşa denkleminden uzakta sürdürdükleri müreffeh hayatın da o dönemin bir gerçeği olarak önümüzde durmasıdır. Osmanlı saray bürokrasinin yaşam tarzının bir devamı niteliğinde olan Cevdet Bey ve oğulları, Cumhuriyet’in elit tabakasının Anadolu’nun gerçekliğinden kopuk kendi sınıfsal meseleleri ile uğraştıklarını ve yeni rejimin ideolojik aygıtlarını halka bu üstenci yaşam tarzının idealleri ile dayattıklarını gösterir bize. Şüphesiz Nişantaşı-Beyoğlu-Adalar arasında sıkışan bir hayatın, Ergani-Dicle-Maden arasında sıkışan bir hayatla kıyası çeşitli zorlukları doğuracak ve aynı duygu durumunu ortaya çıkarmayacaktır. Fakat aynı tarihlerde benzer toplumsal düzlemde, sosyal ve siyasal algıyı oluşturan seçenekler arasında oluşan bu dikey fark hem Osmanlı’nın hem de Cumhuriyet’in refahı adil dağıtmadığı iknasına bizi götürecektir. 

 

Dört Yıkım

 

Karakoç’un babası ve amcasının cephede Erzurum’da karşılaşması, Cevdet Bey ve bir arkadaşının Beşiktaş’ta bir meyhanede karşılaşması aynı toplumsal sebep ve oluşların sonucu olmayacaktır. Karakoç’un Ergani’si ülkeyi yurt yapan emeğin ve cefanın mekânıdır. Tüm yoksulluk ve acılara rağmen hâlâ ilerlemenin ve gelişmenin önündeki engel olarak görülen ve aşağılanan bir toplumsal sınıfın gerçekliğini önümüze koyar. Bu sosyo-psikolojik durum Karakoç’u kitapta yıkımların içinde bir tarih okumasına götürür. Ona göre dört yıkılmışlık hali içinde Anadolu halkı yeni rejimi ve onu yaratan modern uluslaşma sürecini karşıladı. Bunlardan ilki çağın yıkılışıdır. Ona göre binlerce yıldır aynı hayatı yaşayan insanlar birden bambaşka bir hayat tarzı ile karşılaştılar. Bu yıkım Karakoç’un daha sonraki yıllarda Türkiye muhafazakârlığına olan etkisinde de kendini gösterecektir. Bugün Türkiye’de iktidarı oluşturan ana gövde olarak muhafazakârların tarihsel hesaplaşma biçimi aslında bu yıkımın köklerle olan bağı koparma düşüncesine dayanır. 

 

Karakoç’a göre ikinci yıkım ülkenin, devletin, milletin ve toplumun yıkılışı olacaktır. Bu da ilki gibi yapay bir devlet rejimi ile köklerini İslam’a dayandırdığı iddia edilen Osmanlı teorisinin her daim arka planını inşa eden yıkımdır. Üçüncü yıkım Ergani’nin yıkılışıdır. Aslında Karakoç Ergani üzerinde eski hayat biçiminin inşasında önemli rolü olan mekânların değişimini tartışmaya açar. Osmanlı-Türkiye veya geleneksel-modern hayat geçiş aşamalarının en büyük mücadele alanlarından biri olarak mekân meselesi Türkiye’deki düşünce akımlarının ana eksenlerinden biridir. Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları’nda kahramanların gözünde mekânın değişimini bütünüyle olumsuzlamaz. Çünkü Nişantaşı’nın eski konakları Osmanlı elit bürokrasisine aittir ve rejimin değişimini sembolize etmesi açsından tasfiye edilmelidir. Karakoç için Ergani Mezopotamya medeniyetinin bütün verimiyle odaklaştığı havzada yer aldığından eski Ergani’nin varlığı bir anlamıyla medeniyetin devamlılığını imgeler. Dördüncü yıkım ise tüm bu üç yıkımın nihai neticesi olarak birçok aile gibi ailesinin yıkımıdır.          

 

Hatırlarda Kürt Halkı

 

Karakoç, Hatıralar’ın birinci cildi boyunca Kürt halkının yaşam alanlarının neredeyse merkezinde dolaşır ama bir kez bile Kürt veya Kürtçe kelimesini kullanmaz. Piran’da yaşadığı yıllara değinirken sadece bir kez Zaza ifadesi geçer. O da Ziya Gökalp’e referansla ‘etnik’ farklılık iddialarını çürütmeye yönelik bir kavramsal analizi konu edinir. Birçok Kürtçe kelime eski Türkçe olarak anılır. Karakoç anılarını 80’li yılların sonunda yazar. O yılları devletin baskı ve inkâr politikalarının yoğunlukta olduğu ve buna karşılık Kürt halkının siyasal ve sosyal bilincinin daha yoğun ve yaygın uyanışa geçtiği yıllar olarak tanımlayabiliriz. Zira 1960’lardan itibaren Anadolu’nun ücra yerlerinden Kürt, Türk ve diğer etnik veya kültürel kimlik sahibi gençler okumak için büyükşehirlere gitmeye başladırlar. Karakoç da 1952’de Ankara SBF’ye girmiştir. Fakültede kendisi gibi doğudan gelen birçok öğrenci vardır. Daha sonraki yıllarda bu sayının kademeli olarak arttığını, artan sayıya binaen toplumsal/kültürel yapının yeni bir evreye geçtiğini görebiliyoruz. Bu durum ‘fark edilmiş’ inkâr politikalarının politik bir tavırla eleştirilmesinin ve farklı düşünce akımlarına mensup kişiler tarafından bunlara teorik ve pratik olarak karşı koyulmasının önünü açmıştır. 

 

Karakoç İslamcı düşüncenin Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden biridir. Şüphesiz Necip Fazıl ve Büyük Doğu ile öğrencilik yıllarında kurduğu bağın etkisi ile İslamcılıktan ziyade Türk tipi muhafazakârlığın hayat algısında daha baskın olduğu gözlemlenebilir. İslamcılıktan daha çok muhafazakârlığın alanında üreten Maraş ekolünün de belirgin şekilde Kürt halkını görmezden geldiğini biliyoruz. Konunun reel politik tavırdan ziyade yapısal olarak üretilmeye çalışılan bir dindarlığın sonucu olduğunu söylemek gerekir. Türk tipi dindarlığın Osmanlı ve daha sonra Cumhuriyet ile harmanlanmış yapısı için ‘Türk’ merkezlilik İslami söylemin ana gövdesini oluşturuyordu. Haliyle bu fikir ekseninde gençlik yılları şekillenmiş Karakoç’un yaşadığı bölgenin gerçekliğine aykırı şekilde bir metin oluşturması bu bağlamda garipsenmez. Garipsenmesi gereken nokta, İslamcılık gibi evrensel duyarlılık üretmeyi temel alan ve sömürgeye karşı yüksek sesle bu coğrafyada direniş gösteren bir düşünce yapısının Türk tipi muhafazakârlığın alanında politik olarak kurban edilmesidir. Karakoç tıpkı Kürt ismini anmamak için özel çaba gösterdiği gibi Şeyh Said olayını da dindarlığın hafızasına uygun şekilde olumlu bir noktadan değerlendirmez. Ergani’de halkın kendi yakınları da dahil olmak üzere Şeyh Said ve adamlarını saklama gerekçesini ortak hassasiyet veya yeni resmî ideolojiye karşı alınan tavra değil daha pragmatik gerekçelere ve bazı mecburi durumlara bağlar. 

 

Cevdet Bey ve Oğulları’nda Refik’in yeni Türkiye’ye dair heyecanı Ergani’de veya Maden’de duyulmaz, çünkü onlar Nişantaşı’ndan Ankara’ya uzanan yolda yeni ülkenin sahipleri değil ırgatlığını yaptıkları öteki olmaya devam edeceklerdir. Ama buna rağmen bir ‘isyancı’ öteki ırgatlığı için bile daha kötü koşulların habercisidir Karakoç’un gözünde. Bunun için isyancıları saklayan Erganililer şehirlerinin selametini merkeze almışlardır. Çünkü Karakoç yıkım süreçlerinden bahsederken Şeyh Said taraftarlarının adliye, nüfus, tapu gibi kurumları yakmasının Ergani’nin hafızasını sildiğini ve bunun eski Ergani’nin yıkılması kadar önemli bir sorun oluşturduğunu söyler. Buradan hareketle Türk muhafazakârlığının Şeyh Said konusundaki geçici hassasiyetinin AKP’nin ilk dönemlerinde parti içinde etkin olan İslamcı figürlerin etkisi ile ortaya çıktığını söylemek sanırım haksızlık olmayacaktır. 

 

Maraş-Antep-SBF

 

Karakoç’un Maraş ve Antep yılları Demokrat Parti’nin (DP) ortaya çıkışı ve toplumda kendi meşruiyetini yaratma süreci anlamında önemli anekdotlar içerir. O yıllarda Halk Partisi iktidarı kaybetmiştir ama zihniyeti hâlâ hâkimdir. Batı hayranı, kendi kültür ve tarihine düşman şekilde yetişmiş bir kuşak ülkenin merkezindeydi. Aslında Cevdet Bey ve Oğulları’nda yetişmiş genç mühendislerin toplumu tepeden zoraki yöntemlerle değiştirmeye dair kabulleri, Karakoç ve benzerlerinin muhafazakârlığa dönüşü ile savaş halindeydi. O yıllarda muhafazakâr tabanı oluşturan okuyan gençlerin DP’ye dair bakışlarının henüz olumluya dönmediğini görebiliyoruz. DP’de kurucu ve yönetici ekibin eski Halk Partililer olması Karakoç’a göre bir dava bilinci yerine kişisel hesapların önde olduğunu gösteriyordu. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunun etrafında toplanan bu parlak genç kitle ideal bir tarihsel sürece dönmenin tartışmalarını iktidar mefhumunun uzağında yapıyorlardı. Fakat Necip Fazıl’ın bir kumarhane baskınında yakalanması ve o günkü Cumhuriyetçi medyanın bunun uzun süre propagandasını yapması bu gençleri bir anda Said Nursi etrafında öbeklenen yeni Nur hareketine yönlendirecekti. Said Nursi’nin Necip Fazıl’a göre daha çatışmadan kaçınan uzlaşmacı hatta pragmatist denilebilecek tavrı, gençleri kendi tarihsel idealleri ekseninde politika üretme düşüncesi yerine var olanı meşru görme zeminine götürecekti. Belki de DP’nin muhafazakâr tabanda o günden bugüne kabulü bu olayla tetiklenmiştir diyebiliriz. Elbette Necip Fazıl’ın daha sonra çeşitli sebeplerle Menderes’e yakınlaşma çabaları da ihmal edilmemeli. 

 

Bugünkü “dindar” referanslarla hareket eden siyasal iktidarın sık sık DP’ye göndermeler yapması da bu anlamda sığındığı tarihsel referanslar açısından ciddi çelişkiler barındırmakta. Menderes döneminin Karakoç’un eleştirerek ele aldığı tarihsel bağlardan koparan büyük mekânsal kıyımın asıl uygulayıcısı olması bu çelişkilerden en belirgini gibi duruyor. Öte yandan Nurcu ekollerin sağcı seküler iktidarlarla yakın ilişki kurmasının, bu partilerin Türkiye siyasetinde dindarlığın merkezinde yer alıyormuş gibi bir izlenim ortaya çıkmasına da neden olduğunu görüyoruz. Karakoç’un SBF yıllarında dindar gençler ile daha sonra çeşitli önemli görevlerde bulunmuş seküler milliyetçi gençler arasında anlattığı yakınlık bu anlamda 1960 sonrası siyasal şekillenmelerin rengini ortaya koyuyor. Öte yandan bugün İslamcılık ile muhafazakârlık, milliyetçilik arasında konuşulması gereken ayrımın o günlerde Türkiye özelinde henüz netlik kazanamadığını da görüyoruz.

 

Karakoç’un anıları Türkiye toplumsal hafızasını şekillendiren siyasal ve sosyal örgütlenmelerin tarihi açısından oldukça önemli. Karakoç çeşitli sosyal ve siyasal akımların merkezinde yer almış, ayrıca kendi özgün hareket tarzını bir ekole dönüştürebilmiş ender isimlerden. Bu anlamda bugünün siyasal yönelimleri de dahil olmak üzere Türkiye’yi inşa eden akımların analizinde merkezi bir yer teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Hatıralar II kitabını bir sonraki yazının odağına alarak 1960 sonrası gelişim evresinde Türkiye dindarlığının seyrini tartışmaya çalışacağız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.