Türkiye-Çin İlişkilerinin Fay Hatları

Ekonomik karşılıklı bağımlılığının ortaya çıkardığı muhtemel iş birliği alanları bugünkü Türkiye-Çin ilişkilerinin en güçlü yönünü oluşturmaktadır. Ekonomik ilişkilerde dahi ortaya çıkan gerilim ve çatışmalar ise ulusal çıkarlar, güvenlik ve tehdit sorunlarına geldiğinde daha da çetrefilli bir hâl almaktadır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi yaklaşık iki aydan bu yana Dünya Sağlık Örgütü tarafından Covid-19 olarak tanımlanan ve henüz aşısı bulunamayan bir salgın hastalıkla mücadele ediyor. Salgın hakkında komplo teorilerinden iyimser ve kötümser senaryolara kadar birçok şey yazıldı ve hâlen yazılmaya devam ediyor. Daha önceki SARS gibi vakalardan bugünü ayıran belki de en önemli unsur, Çin’in küresel ekonomi ve siyaset ile geri dönülemeyecek bir ilişkiye girmiş olmasıdır. Bu durum bir yandan güvenlik sorunlarını yeniden ortaya çıkararak tehdit ve çatışmanın, diğer yandan ekonomik karşılıklı bağımlılıkla ortaya çıkan fırsat ve iş birliğinin kapısını aralamaktadır. Eğer uluslararası sistemi derinden etkileyecek büyük bir kırılma olmazsa, Çin’in dünya ile ilişkilerini daha uzun süre belirleyecek olan bu ikilemdir. Türkiye ve Çin ilişkileri de derinleşmeye başladığı 2000’li yıllardan bu yana bu ikilemin sebep olduğu inişli ve çıkışlı bir seyir izlemektedir. Her iki ülkenin önceliği olan ekonomik kalkınma hedefleri ve stratejilerinin sınırlarını iki ülkenin siyasi zihniyeti, jeopolitik tercihleri ve rejim farklılıklarından kaynaklanan parametreler belirlemektedir.

 

Bundan yaklaşık yirmi yıl önce Çin’in, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne üye olması küresel ticaret ilişkilerini de derinden etkiledi. Örneğin; Çin ve Türkiye arasındaki ticaret hacmi 2001 yılından 2016 yılına kadar her yıl düzenli artışlarla asimetrik bir karşılıklı bağımlılık ortaya çıkardı. Bugün ise Türkiye’nin karşısında son yıllardaki büyüme iştahını uzak coğrafyalara kaydıran, yakın bölgesinde oldukça aktif ve küresel ilişkilerinde ise değişim talep eden bir Çin var. Dolayısıyla Türkiye ve Çin ilişkilerini yukarıda bahsedilen dinamizm içerisinde sürekli değişen fırsatlar ve meydan okumalar çerçevesinde yeniden değerlendirmek gerekmektedir.

 

Küresel ekonomi ve siyasetin kaçınılmaz olarak yeni bir dengeye doğru evirildiği bu dönem uluslararası ilişkilerde de yeni bir geçiş dönemi olarak adlandırılabilir. Bu geçiş dönemi aslında daha öncekilere benzer özellikler taşımaktadır. Örneğin; 19. yüzyıl güçler dengesinin yeniden kurulmasını gerekli kılan ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler temelde sanayi ve Fransız devrimlerinin ortaya çıkardığı gerilimler etrafında şekillenmişti. İngiltere dönemin en başat ülkesi olurken, Rusya ile beraber kıta Avrupa’sında güçler dengesi üzerinde bir Avrupa uyumu vardı. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nın doğrudan sebebi olmasalar da Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya gibi yükselen güçler 19. yüzyıl düzenini zorlayan ve İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen ülkeler oldu. Bugün ise küreselleşmenin tetiklediği teknolojik değişimler ortaya birbirleri ile kesintisiz iletişim kuran toplumların yanı sıra sosyal medyanın belirleyici gücünün arttığı, yapay zekâ ve veri biliminin devlet ve toplum ilişkileri ile beraber uluslararası ilişkileri de dönüştürdüğü bir süreç ortaya çıkardı. Uluslararası sistemde ise Çin’in yükselişi ile beraber Soğuk Savaş sonrası Amerikan tek kutupluluğu ile sağlanmaya çalışılan düzen fikrine ilk meydan okuma ortaya çıkmış oldu. Son birkaç on yıldır uluslararası ilişkiler uzmanları yükselen Çin’in mevcut düzene etkileri ile “21. yüzyıl gerçekten Asya yüzyılı mı olacak?” sorusunu çeşitli boyutlarıyla tartışmaya devam ediyor.

 

İşte Türkiye böyle bir dönüşüm sürecinde hem Türkiye’de hem de dünyada tam olarak anlaşılmayan ama bir o kadar da merak edilen bir ülke ile ilişki kurmaya çalışıyor. Bunu da eski ve yeni düzenin gerilimleri, ekonomik ilişkileri, tehdit unsurları, güvenlik anlayışı ve güç dengeleri çerçevesinde yapıyor. Bu durum ikili ilişkileri ekonomi ve siyaset arasında oluşan oldukça gergin, hassas ve kırılgan bir seviyeye çıkartıyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin olgunlaşmaya başladığı 2000’li yılların başından bugüne kadar iki gerilim unsuru ilişkileri sürekli test ediyor: Ekonomik karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı iş birliği alanları ile ulusal çıkarların ve tehdit algılarının ortaya çıkardığı çatışma alanları. Bu iki gerilim unsuru ikili ilişkilerde gün geçtikçe daha belirgin bir hâle gelmektedir.

 

Ekonomik İlişkiler ve İşbirliği Alanlarının Sınırları: Asimetrik Karşılıklı Bağımlılık

 

Çin’in yükseliş hikâyesinin belki de en çarpıcı unsuru yarım asra yaklaşan bir ekonomik reform hamlesinin kesintisiz bir şekilde sürdürülmesidir. Türkiye-Çin ilişkilerinin de köşe taşları bu reform sürecinde oluşturuldu. Önce ticaretle başlayan ekonomik ilişkiler, zamanla karşılıklı yatırımlara, sanayi sektöründeki iş birliklerine, finansal kurumların daha fazla rol üstlenmesine ve altyapı yatırımlarına kadar ilerledi. Bugün ise ilk defa bu çok yönlü ilişkilerin yine Çin’in girişimi ile yeni bir kurumsallaşma süreci içine girdiği bir dönemdeyiz. 2013 yılından bu yana Çin; Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) ile bu kurumsallaşma sürecini kapsamlı bir teklife dönüştürmektedir. KYG en azından Çinli resmî kurumların ve uzmanların tanımlaması ile Çin’in bütün dünyaya önerdiği yeni bir küreselleşme teklifidir. Bu girişim 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu ve İpek Yolu Ekonomik Kuşağı olmak üzere Çin’in deniz ve kara yolları ile hedef coğrafyalarda ticari ilişkileri ve ekonomik işbirliklerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye de KYG’nin duyurulduğu ilk günden bu yana sadece ekonomik ilişkiler ve fayda tarafına odaklanmış ve muhtemel risk alanlarını ne yazık ki yeterince değerlendirmemiştir. Başta borç tuzağı olmak üzere Türkiye’nin rekabet gücünü zayıflatan, finansal kırılganlığını artıran ve yüksek teknoloji yerine daha çok basit altyapı yatırımlarına odaklanan ilişkiler ciddi risk alanları olarak sayılabilir.

 

Yukarıda bahsedilen ekonomik ilişkilerin kurumsallaşma süreci ilk bakışta Türkiye ve Çin arasındaki iş birliği imkânlarını artırmaktadır. 2000’li yılların başında Türkiye’deki ihracatçıları korkutan “Çin istilası” söylemi zamanla değişmiş, ihracat sloganı ile kurulmuş birçok şirket dünyanın üretim üssü hâline gelen Çin ile bu iş birliği alanından faydalanarak ithalatçı olmuştur. Bu da doğal olarak sürekli Çin’den gelen ithal ürünlerin Türkiye piyasasını ele geçirmesine ve rekabet avantajı sebebi ile Çin’in ikili ticarette tek taraflı bir kazanç elde etmesine sebep olmuştur.

 

Karşılıklı bağımlılığın asimetrik etkisini gösteren en önemli örnek, iki ülke arasındaki ticaret açığıdır. 2001 yılında yaklaşık bir milyar dolar civarında olan ticaret hacmi, 2016 yılında 27,7 milyar dolara yükselmiştir. Aynı yıl ticaret açığı ise Türkiye aleyhine 23,1 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Ekonomistlere göre iki ülke arasında ticaret açığının düşürülmesi kısa vadede mümkün görünmemektedir. Çünkü Çin’in Türkiye’ye mutlak anlamda bağımlı olduğu herhangi bir ürün bulunmamaktadır. Aksine Çin başka piyasalardan da satın alabileceği birçok ürünü mevcut ticaret hacmindeki dengesizlik sebebi ile Türkiye’den almaktadır. 2016 yılı sonrasında ticaret açığı düzenli olarak azalmıştır ancak bunun sebebi Türkiye’nin artan ihracatı değil, azalan ithalatı olmuştur.

 

Ticaret açığını bir nebze anlaşılabilir kılacak olan dış yatırımlar ve turizm gibi konular ise 2019 yılında bile beklentilerin oldukça altında kalmıştır. Mevcut asimetrik karşılıklı bağımlığa karşı düşünülen bu çözümlerin bir türlü gerçekleşmemesinin en önemli sebeplerinden biri, Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinde uzun vadeli stratejik planlama yerine kısa vadeli kazanç anlayışının olmasıdır. Örneğin; Türkiye’den birçok şirket Çin piyasasındaki ucuz işçilik başta olmak üzere rekabetçi fiyatlar ve Çin devlet teşvikleri sebebi ile ithalata yönelmiştir. Hâlbuki Çin ile daha uzun vadede kazançlı bir iş yapmak ancak Çin’in kendine özgü iş yapma kültürünü belirleyen toplumsal, siyasi ve hukuki kurumlarını da bilmeyi ve anlamayı gerekli kılmaktadır. Uzun vadeli ve kendine güvenen böyle bir ilişki biçimini destekleyecek olan düşünce ve strateji eksikliği sebebiyle Türkiye’de kısa vadede Çin’den ithalat yolu ile sağlanacak ucuz ürünlerin uzun vadede Çin ile rekabet edebilecek bir yerli üretime dönüşme arzusu bir türlü gerçekleşememektedir. Bunun bir sebebi de Çin ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkileri doğal yollarla besleyecek ortak siyasi, sosyal ve kültürel ilişkilerin bulunmamasıdır.

 

Asimetrik karşılıklı bağımlılıkla devam eden ekonomik ilişkilerin Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerle kurumsallaşma süreci ise en azından şimdilik sürdürülebilir görünmemektedir. Türkiye’de genelde olumlu yönleri ile ele alınan ve ilk defa 2013 yılında Çin tarafından ilan edilen KYG aslında Çin’in 2013 yılına kadar sürdürdüğü ekonomik yayılmacılığı ikili anlaşmalarla kurumsallaştırma çabasıdır. Yani bir bakıma Çin’in o döneme kadar ki ekonomik modeline karşı ortaya çıkan tepkilerin (asimetrik bağımlılık, kaynak sömürgeciliği ve borç tuzağı) sözde çok taraflı (aslında iki taraflı ilerleyen) ve kapsayıcı bir kurumsallaşma ile yumuşatılmasıdır. Dolayısıyla Türkiye gibi Çin ile ekonomik anlamda asimetrik bağımlılık geliştiren ülkelerin KYG ile ortaya çıkması muhtemel faydalar (yatırımlar, finansal destekler ve teknoloji transferi) ve meydan okumaları (bağımlılığın artışı ve borç tuzağı) doğru bir şekilde değerlendirmesi gerekmektedir.

 

Ulusal Çıkarlar ve Güvenlik: İşbirliği ve Çatışma Sarkacı

 

Ekonomik karşılıklı bağımlılığının ortaya çıkardığı muhtemel iş birliği alanları bugünkü Türkiye-Çin ilişkilerinin en güçlü yönünü oluşturmaktadır. Ekonomik ilişkilerde dahi ortaya çıkan muhtemel gerilim ve çatışmalar ise ulusal çıkarlar, güvenlik ve tehdit sorunlarına geldiğinde daha da çetrefilli bir hâl almaktadır. Bir yandan Çin’in küresel siyasette etkinliği, mevcut küresel kurumlarla iş birliği ve entegrasyon çabası Türkiye ile ortak çıkar alanları kurulabileceğini gösterirken, diğer yandan Çin’in küresel kurumlar ve krizler karşısında takındığı revizyonist tutum Türkiye’nin takındığı tutumlarla çelişmektedir. Dolayısıyla her iki ülkenin kendi çıkar alanları ile de kesişen bir iş birliği alanının Çin’in küresel kurumlarla entegrasyonunun hızına bağlı olduğu söylenebilir. Türkiye ve Çin ancak böyle bir ortak kurumsal çerçeve içinde çıkar alanlarını ve güvenlik önceliklerini müzakere edebilir.

 

Son yıllarda yukarıda bahsedilen iş birliği ve entegrasyon senaryosunun oldukça ötesinde zaman zaman çatışmacı ve kavgacı zaman zaman da saldırgan ve uyumsuz bir Çin dış politikası ortaya çıktı. ABD ile ticaret savaşından Güney Çin Denizi’ndeki tek taraflı tutumuna kadar birçok konuda eskiye nazaran daha sert ve saldırgan bir Çin var. Bu durum son yıllarda Türkiye ve Çin ilişkilerinde özellikle iki alanda ciddi gerilimler, güvenlik anlayışında farklılıklar ve çatışma potansiyeli yaratmaktadır. Birincisi, Orta Doğu’da fazla konuşulmayan ancak varlığı aşikâr bir Rusya-Çin iş birliği ile beraber gelişen yeni rekabet alanlarıdır. İkincisi ise Uygur sorunu ile daha da belirginleşen çatışan güvenlik ve tehdit algılamalarıdır.

 

Çin’in Orta Doğu politikalarının uzun dönemli bir tanımı yapılsa, bu politikaları muhtemelen en iyi ifade eden kelime “temkin” olacaktır. Ancak Arap Baharı ile beraber bu temkin politikası yerini oldukça görünür ve aktif bir Orta Doğu politikasına bırakmıştır. Çin’in Körfez ülkeleri ile ilişkilerinin temel belirleyicisi enerji bağımlılığı iken, kriz alanlarında oldukça seçmeci, pragmatist ve şartlara göre pozisyon alan tavrı belirleyici olmaktadır. Bu da oldukça müphem ve belirsiz bir Çin varlığı ortaya çıkarmaktadır. Filistin sorununda bir yandan Arap halklarını karşısına almamaya çalışırken, diğer yandan İsrail ile devam eden teknoloji yoğun ekonomik ilişkilerini korumaya çalışmaktadır. Yemen, Libya ve Suriye krizlerinde ise Rusya ile oldukça belirgin bir iş birliği içindedir.

 

Türkiye’nin yakın coğrafyasında eski aktörlerin yanı sıra ortaya çıkan bu yeni aktörle şimdilik ciddi bir kriz yaşamamasının sebebi Çin’in bölgede somut bir güç unsuru ile bulunmamasıdır. Ancak günümüzde krizlerin ve savaşın doğasındaki değişimler (vesayet savaşları ve konvansiyonel olmayan silahlar) düşünüldüğünde, Çin gibi bir devletin somut bir askeri teçhizat ve personel ile sahada olmadan bile bu krizleri doğrudan etkileme ve şekillendirme gücünün olduğunu dikkate almak gerekir. Suriye’de Rusya ile beraber Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kullandığı vetoların yanı sıra rejim ile yakın ilişkileri ve ilkesel düzeyde müdahale karşıtlığı Çin’in Orta Doğu’daki gelişmelerde bir taraf olduğunu göstermektedir. Ayrıca Çin, Orta Doğu özel temsilciliği aracılığı ile birçok ülkeyle çeşitli düzeylerde ilişkiye geçerek, müzakere süreçlerine dolaylı olarak müdahale etmektedir.

 

Türkiye ve Çin ilişkileri henüz Orta Doğu’daki çıkar alanlarında çatışma düzeyine gelmemiş olsa da, özellikle Türkiye’nin Suriye’deki kriz sebebi ile hissettiği güvenlik tehdidi arttıkça uyumsuzluklar daha da görünür hâle gelmektedir. Örneğin; Türkiye’nin 9 Ekim 2019 tarihinde Suriye’nin kuzeyine başlattığı Barış Pınarı Harekatı hakkında Çin medyasından ve resmî makamlarından eleştiri sesleri yükselmesi  ilişkilerin oldukça yoğun ve olumlu anlamda geliştiği bir süreçte iki ülke arasında bir huzursuzluk yaratmıştır. Çin Türkiye’nin milyonlarla ifade edilen göçmenlerle ilgili politikalarına herhangi bir katkıda bulunmamasının yanı sıra Suriye’deki istikrarsızlığın çözümünde oldukça farklı pozisyon almaktadır. İki ülke arasındaki politika farklılıklarını ortaya çıkaran bu tür kriz alanlarının sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

 

Uygur sorunu ise bir yandan tarihsel arka planı, diğer yandan mevcut durumda oluşturduğu siyasi güven ve tehdit algılaması ile iki ülke arasındaki en ciddi kriz alanlarından biridir. Son yıllarda Türkiye ve Çin arasındaki ilişkilerin gelişmesi Uygur sorununda oldukça hassas olan Türkiye kamuoyunda ve medyada bile temel insan hak ve ihlallerinin gündeme gelmesini engellemiştir. Hâlbuki Uygur sorunu Türkiye’de ana akım bütün siyasi eğilimler ve toplumsal gruplar için önem verilen ve hassas bir konudur. Bu sebeple hükümetin Doğu Türkistan’daki kamplarda zorla tutulan, özgürlüklerinden mahrum ve yakın akrabaları ile dahi iletişime geçemeyen Uygurlarla ilgili sessiz kalması ve dolaylı da olsa kamuoyunu bu yönde etkilemesi ciddi bir politika farklılığı olarak okunabilir. Ancak Türkiye’nin geleneksel olarak Uygur sorunundaki tavrı oldukça belirgin ve açıktır. Çin’e göre bir iç politika konusu ve sorunu olan Uygur sorunu Türkiye için uzun yıllardır Çin’de bulunan akraba ve soydaş bir topluluğun temel insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği, uluslararası toplumun tepkilerine yol açan uluslararası bir krizdir. Türkiye, Uygur sorununun çözümü için arabuluculuk dahil olmak üzere her türlü müzakere ve diplomatik süreci desteklerken, Çin tarafı sorunu dar bir “terör” kavramı etrafında güvenlikleştirerek tek taraflı yöntemlerle çözmek istemektedir. Çin’in Uygur sorunu kapsamında hissettiği terör tehdidini çok daha yüksek boyutta ve somut örnekleri ile kendi yakın coğrafyasında hisseden Türkiye’nin Suriye’deki politikalarına mesafeli duran Çin’in Uygur konusunda Türkiye kamuoyunu etkileme çabaları da doğal olarak başarısız olmaktadır.

 

Siyasi ve Stratejik Vizyon Eksikliği

 

Ekonomik bağımlılık ve siyasi güven eksikliği ikili ilişkilerin yönetilmesinde oldukça karmaşık bir durum ortaya çıkarmaktadır. Her iki taraf da sadece ekonomik fayda ve bağımlılık üzerine odaklanan, ulusal çıkar ve güvenlik algılamaları ile yeni tehdit unsurlarını hesaba katmayan bir ilişki biçiminde ısrar etmektedirler. Bunun yerine her iki ülkenin de mevcut gerçekliklerden yola çıkan, rasyonel ve ilişkilerin doğru bir vizyon ve strateji ile geliştirilmesi için atması gereken bazı adımlar bulunmaktadır.

 

Yukarıda da bahsedildiği gibi ekonomik bağımlılık tek başına olumsuz bir gösterge değildir. Ancak asimetrik bir bağımlılık uzun vadede sürdürülemez. Bu asimetrik bağımlılığı ortadan kaldırmak için sadece tek taraflı değil, çok taraflı adımların atılması ve ilişkilerin ekonomik boyutunun yanı sıra siyasi, sosyal ve kültürel boyutlarının da yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

 

Diğer yandan bu asimetrik ekonomik bağımlılık sorununu daha da derinleştiren bir başka sorun ise siyasi ve stratejik vizyon eksikliğidir. Orta Doğu ve Uygur sorunu siyasi ilişkileri gelecek yıllarda daha da zorlayacak olan iki temel sorundur. Tarafların bu sorunlara yaklaşımlarının değişmesi ve farklılıkların çatışma yerine iş birlikleri üreteceği yeni bir ilişki biçiminin geliştirilmesi gerekmektedir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.