Türkiye için Yeniden Demokratikleşme Sahiden Mümkün mü?

Türkiye’de asgari demokratik koşulların sürdürülebilir olarak sağlanması ve otoriterlik sarmalına tekrar girilmemesi olacak ise muhalefet partileri iktidarın çizdiği çerçevenin dışında siyaset yapmak durumunda. Türkiye’de yeniden demokratikleşmenin mümkün olması için sadece birilerinin değil, herkesin bu cesareti göstermesi gerekiyor.  

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’de 2010’lara damgasını vuran ve halen devam eden otoriterleşme süreci iki temel üzerine oturuyor. Birincisi, temelde bir demokrasi için olmazsa olmaz nitelikteki kurumların içi boşaltılarak gerçekleştirilen rejim değişikliği. İkincisi ise, siyasi iktidar tarafından bu sürecin tamamında ve her alanda uygulanan kutuplaştırma politikalarıyla hali hazırda gerçekleşen rejim değişikliğine rıza üretilmesi.   

 

Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’de yeniden bir demokratikleşme sürecinin mümkün olabilmesi için en az iki önkoşulun varlığından söz edilebilir. Birincisi, iktidarın kutuplaştırma politikasının boşa çıkarılması, ikincisi demokratik kurumların kapsayıcı olarak yeniden inşası.  

 

Yeniden Demokratikleşme için İki Ön Koşul

 

İktidar bloğunun kutuplaştırma politikalarının boşa çıkarılması meselesi, son zamanlarda muhalefetin siyaset biçimi üzerinden epey tartışıldı. Örneğin CHP, Ayasofya’nın ibadete açılması vb. kararları iktidarın toplumdaki seküler-dindar fay hattını kendi lehine derinleştirmek amacıyla yaptığı hamleler olarak okuyup, yüksek sesle tepki vermemeyi tercih etti. Bence de CHP’nin ülkenin gerçek gündemini bir kenara bırakıp, Ayasofya için bağırıp çağırması iktidarın tercih ettiği seçenek olurdu.

 

Ancak iktidarın kutuplaştırma politikalarının boşa çıkarılması da bundan çok daha aktif bir siyaseti gerektiriyor. Öyle ki iktidar, kutuplaştırıcı söylem ve uygulamalarıyla kendi bloğu dışında kalan tüm siyasi ve toplumsal kesimleri kendi millet tanımının dışında bırakarak kriminalize ediyor. Bu şekilde bir ulusal güvenlik sorunu olarak hedef gösterilen muhalefet de iktidarın çizdiği sınırların dışında siyaset yapamaz hale geliyor. Dolayısıyla Türkiye’yi içinde bulunduğu otoriterlik çıkmazından siyasi kanallarla çıkarmayı vadeden siyasal aktörlerin, öncelikle bu kısır döngüyü kırmaları lazım.

 

Demokratikleşme için ikinci önkoşul olan demokratik kurumların kapsayıcı bir şekilde yeniden inşası ise, her ne kadar çok daha sonraki bir aşama olsa da, kutuplaştırıcı siyasete alternatif bir siyasetin örülmesiyle doğrudan ilişkili. Yakın tarihimize bakarsak bunun birçok örneğiyle karşılaşabiliriz. Örneğin, 1961 Anayasası’nın kapsayıcı bir şekilde yapılmamış olması, cumhuriyet tarihinin en demokratik anayasal metni olmasına rağmen bu anayasanın bir toplumsal sözleşme olmasını engellemiş ve nihayetinde yeni otoriterleşme dalgalarının önüne geçememiştir. Bu sebeple, Türkiye’ye demokratikleşme vadeden aktörlerin, kendi siyasi maharetlerinin ötesinde yeni bir sözleşme oluşturmak için toplumun değişik kesimlerini bir araya getirebilme becerisine de sahip olmaları gerekiyor.

 

Muhalefet İttifakının “Asgari Müştereği” Neleri Kapsıyor?

 

Şimdiye kadar üzerinde durduğum bu dar çerçeveden bakıldığında dahi, Türkiye’de demokratikleşmenin yeniden mümkün olabilmesi, bu iradeye sahip siyasi aktörlerin bugünden başlayarak bu koşulları mümkün kılacak bir siyaseti örmesine bağlı. Bu da anlaşılır sebeplerle ancak geniş tabanlı bir ittifakla mümkün olabilir. Çünkü ancak toplumun mevcut kimliksel çeşitliliğini kendi içinde barındıran böyle bir oluşum, kimliksel kutuplaşmayı hafifletip demokratik anlamda kapsayıcı adımlar atabilir. Öte yandan bu çeşitlilik, Türkiye’nin en önemli sorunlarına dair birçok konuda da fikir ayrılığı ve hatta yer yer çatışma anlamına geliyor. Bu sebeple de geniş tabanlı bu ittifakın temelinde yer alan oydaşmanın (konsensüs) asgari demokratik müştereklere dayanması gerekiyor. Buradaki asıl soru bu oydaşmanın asgari müştereklerinin neleri kapsayacağıdır.  

 

Türkiye’de yeniden demokratikleşmenin nasıl mümkün olabileceğine kafa yorarken odaklandığım örneklerden biri olan İspanya’nın, bu “asgari müştereklerde oydaşma” konusunda da Türkiye’ye bir esin kaynağı olabileceğini iddia etmiştim. İspanya’da muhalif gruplar arasında Franco’nun diktatörlüğü sırasında başlayan anlayış birliğinin, Franco’nun ölümünün ardından bir işbirliğine dönüşüp bugünkü demokratik İspanya’nın inşasına öncülük etmesi, bu grupların inşa sürecinde fikir ayrılıklarını karşılıklı tavizlerle minimize etmesi ve tüm çabalara rağmen çözülemeyen konuların sonraki sürece ertelenmesi sayesinde mümkün olmuştu. Bir başka deyişle İspanya muhalefeti Franco diktatörlüğü süresince yaşadıklarını bir daha yaşamamak için kendi asgari müştereklerinde buluşmuştu.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

 

Bugün Türkiye muhalefeti de siyasi olarak kendi içinde büyük bir çeşitlilik barındırıyor ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin çok önemli birçok konuda fikir ayrılıklarının olduğu da sır değil. Fakat buna rağmen muhalefet içinde yer alan hemen tüm aktörler, hukuk devletinin inşası, rasyonelleştirilmiş bir parlamenter sistem, tarafsız Cumhurbaşkanı, kamu görevlerinde liyakat gibi rejimin otoriter niteliğini ortadan kaldıracak bir takım hususlarda oydaşmaya varmış gibi gözüküyor. Bu oydaşmanın temeli, Türkiye’de asgari demokratik koşulların sürdürülebilir olarak sağlanması ve otoriterlik sarmalına tekrar girilmemesi olacak ise muhalefet partileri iktidarın çizdiği çerçevenin dışında siyaset yapmak durumunda. Türkiye’de yeniden demokratikleşmenin mümkün olması için sadece birilerinin değil, herkesin bu cesareti göstermesi gerekiyor.  

 

İktidarın Muhalefet için Çizdiği Siyaset(sizlik) Çerçevesi

 

Peki iktidarın çizdiği çerçeveden ne anlamalıyız? Burada ilk akla gelen şey iktidarın “yerli ve milli” söylemine uygun olarak belirlediği “makbul” siyaset çerçevesi. Aslında “siyasetsizlik” olarak adlandırabileceğimiz bu çerçeveye göre muhalefet partileri, muhalefetlerini sadece iktidarın kutuplaştırma politikaları sonucunda sıkıştıkları kimliksel cephelerden yapmalı, iktidarın tanımına göre “milli” menfaatler söz konusu olduğunda hiçbir sorgulama yapmadan iktidarın yanında yer almalı ve bu çerçevenin dışına adım attığı anda karşısında devasa propaganda makinesi, normal bir ülkede yurttaşların canlarını ve mallarını emanet ettiği “güvenlik” ve “hukuk” sistemi ve diğer tüm imkanlarıyla devleti bulacağını bilmeli.

 

İktidarın bu stratejisinden tamamen bihaber olmasa da, bugün itibariyle muhalefetin gerektiği kadar yetkin ve cesur bir şekilde bu çerçevenin dışına çıkıp siyaset yapamadığını görüyoruz. Bu durum en çok İYİ Parti ve kısmen CHP’nin, iktidarın milliyetçi duyguları harekete geçirmeyi amaçladığı hamlelerine karşı verdiği tepkilerde kendini gösteriyor. Buna yakın zamanda Kuzey Suriye’ye düzenlenen askeri operasyonlar, Doğu Akdeniz’deki gerginlik ve HDP’lilere yönelik operasyonda tanıklık ettik. Özellikle İYİ Parti’den tamamen siyasi nitelikteki bu operasyona karşı hiçbir itirazın yükselmemiş olması muhalefetin buluşması beklenen asgari müştereklerin içeriğini sorgulamak gereğini ortaya çıkarıyor.   

 

Geniş Tabanlı Demokrasi İttifakı Ve Kürt Meselesi

 

Söz gelimi, Kürt meselesinin çözümü geniş tabanlı muhalefet ittifakının asgari müştereklerinin arasında mıdır? İYİ Parti haricinde diğer tüm partiler “Kürt meselesi”nin varlığını bu kavramı kullanarak kabul etseler de, bu meselesin tanımı, içeriği, çözüm önerileri ve çözüm için izlenecek yol haritası konusunda fikir ayrılıklarının ortaya çıkması herhalde kimseyi şaşırtmayacaktır. Bu sebeple, Kürt meselesi için kapsamlı bir çözüm planının “asgari” müştereklerin bir parçası olması gerçekçi bir beklenti olmayabilir. Zira bu konuda bir oydaşmaya varmaya çalışmak ittifakı herhalde henüz kurulamadan bitirecektir. Ancak, eğer Türkiye’yi demokratikleştirmeyi amaçlayan bir ittifaktan bahsediyorsak; eşit yurttaşlık, hukuk devleti ve seçim sonuçlarının kabulü gibi ilkeler mutlak surette bu ittifakın asgari müştereklerinin ayrılmaz birer parçası olmalıdır. Bir başka deyişle, gerçek bir “demokrasi ittifakı”ndan bahsedebilmemiz için Türkiye’ye demokrasi vadeden aktörlerin bu ilkeleri mağduriyete uğrayanın kimliğine bakmaksızın savunması bir önkoşul olarak ortaya çıkıyor.

 

Aslında mesele Kürtlerin eşit yurttaşlık hakları söz konusu olduğunda muhalefet partilerinin ilkesel olarak değerlendirilebilecek bir söylem birliği içinde olduğu söylenebilir. Fakat hak ihlalinin mağduru HDP olduğunda, aynı partilerin çok daha mütereddit davrandığı da açık. Gerçi muhtelif muhalefet liderleri çeşitli vesilelerle Kürtlerin HDP’ye mahkum olmadığını ve kendi partilerinin de onların oylarına talip olduğunu belirterek HDP ile Kürtler arasında bir ayrım yapmaya çalışmıştı. Ancak bu ayrımı yapan muhalefet partileri bugüne kadar çoğunlukla AKP ve HDP arasında tercih yapmak zorunda kalan Kürtlerle konuşup, onların gündelik hayatta yaşadıkları sorunlar üzerine siyaset yap(a)madıkları için, Kürtler için gerçek bir alternatif haline de gelmiş değiller. Dolayısıyla siyasi iktidarın HDP üzerinden Kürtlerin yurttaşlık haklarını ihlal ettiği ve seçmen olarak iradelerini yok saydığı bu konjonktürde Kürtlerin çoğunluğunun, gönülden veya belli durumlarda kerhen oy verdikleri HDP’yi kendi temsilcileri olarak görmeye devam etmesi hiç şaşırtıcı değil. Bu sebeple muhalefet partileri Kürtler ile HDP’yi birbirinden ayrı görmek ya da HDP’yi PKK üzerinden okumak yerine, Türkiye’nin en büyük üçüncü partisini, temsil ettiği seçmen ve onun talepleri üzerinden okumaya çalışmalı ve herhangi bir yurttaşın hakkı hukuku ihlal edildiğinde geliştirdikleri ilkesel ortak duruşu mağdur HDP olduğunda ondan esirgememelidir. 

 

Elbette ki tüm bunlar muhalefet partilerinin HDP’yi her koşulda destekleyeceği ya da hiç eleştiremeyeceği anlamına gelmiyor. Burada asıl kıstas, Türkiye’ye demokrasi vadeden siyasi aktörlerin tüm yurttaşlarla birlikte Kürtlerin de hak ve hukukunu savunması ve onların da temel hak ve özgürlükler bağlamında eşit yurttaş olması ilkesine sahip çıkmasıdır. Bu sağlandıktan sonra başta Kürt meselesi olmak üzere Türkiye’nin çözüm bekleyen tüm meseleleri için muhalefet partileri kendi özgün perspektiflerini ortaya koyabilir, HDP’yi eleştirebilir ve HDP’ye destek veren Kürt yurttaşlara onları nasıl daha iyi temsil edeceklerini anlatabilir. Fakat hem bu yapılmayıp hem de HDP üzerinden Kürtlerin yurttaşlık hakları ihlal edildiğinde sessiz kalmak, Türkiye’ye demokrasi vadeden muhalefetin ülke nüfusunun neredeyse dört birini oluşturan bir kesimin hayatlarının en büyük sorununu siyaset alanının dışında bırakması anlamına gelir ki bu şartlarda Türkiye için bir demokratikleşme tahayyülü çok da gerçekçi olmayacaktır.

 

Türkiye’de yeniden bir demokratikleşme tahayyülünün gerçekleştirilebilmesi için HDP’nin de oynaması gereken önemli bir rol var. Elbette ki muhalefetin iktidarın çizdiği çerçevenin dışında siyaset yapma ihtiyaç ve sorumluluğu HDP için de geçerli. Bugünkü iktidar bloğu için makbul olan, bir zamanların Türkiyelileşme hedefinden tamamıyla vazgeçmiş, Türkiye toplumunun geneliyle iletişim kurmaya çalışmayan ve onların sorunlarıyla ilgilenmeyen, tümüyle Öcalan ya da siyaset alanının dışındaki başka aktörlerin yönlendirmesiyle hareket eden, kısacası siyaset yapmayan bir HDP’dir. Esasen hali hazırda HDP’ye yönelik baskının amacı da onu bu noktaya itmektir. Ancak, Selahattin Demirtaş örneğinde net bir şekilde gördüğümüz gibi HDP’nin içinde Kürt sorununun çözümünün demokratikleşmeyle mümkün olabileceğini tespit eden ve bu sebeple bir tür “Kürdi siyaset” yerine her şeye rağmen Türkiye siyaseti yapmak isteyen güçlü bir damar olduğunu da görmek gerekir. Tıpkı diğer muhalefet partileri gibi HDP de, iktidarın onu sıkıştırmak istediği kimliği reddedip ısrarla ters istikamette siyaset yapmaya devam edebilirse Türkiye’nin demokratikleşmesi için çok önemli bir rol oynamış olur.    

 

Sonuç: Türkiye’de Yeniden Demokratikleşme için İlk Adım

 

Sonuç olarak tüm muhalefet partileri kendi kimliklerini reddetmeksizin sınırlarını iktidarın çizdiği çerçevenin dışına çıkıp siyaset yapmak ve kendi tabanlarının dışında kalan ve iktidarın “gayri milli” olarak ilan ettiği toplumsal kesimlere hitap etmek için adımlar atmalı. Bu adımlar iktidar bloğunun Türkiye’yi içine hapsettiği otoriter rejimi konsolide etmek için kullandığı en büyük kozu olan muhalefet partilerini kimliksel kutuplaşma üzerinden birbirlerine karşı kullanma silahını elinden alacağı gibi Türkiye’de demokratikleşme hayallerinin yeniden kurulması için de bir kapı aralayabilir. 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.