Türkiye – Rusya Arasında Asimetrik İlişki ve Bağımlılık

Ankara ve Moskova’nın son dönemde iyiden iyiye farklılaşan bölgesel çıkarları ve özellikle İdlib sonrası gelinen nokta dikkate alındığında, asimetrik karşılıklı bağımlılığın olası stratejik yansımaları önem kazanıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Yakın dönem Türkiye-Rusya ilişkileri tartışılırken sıkça karşılaştığımız bir kavram “asimetrik karşılıklı bağımlılık”. Peki, karşılıklı bağımlılık nedir ve bağımlılığın asimetrik olduğunu nasıl anlarız? Asimetrik ilişkilerin en görünür olduğu alanlardan biri dış ticaret dengesi. Geçtiğimiz yıl Türkiye Rusya’ya yaklaşık 3,9 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirmiş ve karşılığında 22 milyar dolarlık ithalat yapmış. Tabiî bu yeni bir durum değil; tarihsel olarak Türkiye-Rusya ticareti arttıkça dengenin Türkiye aleyhine bozulduğunu görüyoruz. Ticaret hacminin yıllık ortalama 2,9 milyar dolar olduğu 1992-2000 döneminde Türkiye için ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 60 iken, ortalama ticaret hacminin (doğal gaz etkisiyle) 20 milyar doların üzerinde seyrettiği 2000 yılı sonrasında bu oran yüzde 20’lere düşüyor.[i] Türkiye’nin doğal gaz tedarikinde Rusya’ya bağımlılık oranı (2018’de yüzde 47) da asimetri tartışmalarının bir diğer temel unsuru. Türkiye’nin doğal gaz faturasının dış ticaret açığındaki payına ek olarak, Rusya’nın enerji kaynaklarını dış politikada bir “silah” olarak kullanma sicilinin kabarık olması, bağımlılık tartışmalarını farklı bir boyuta taşıyor.

 

Türkiye’nin dış ticaret açığı ve doğal gaz ithalat bağımlılığı rakamları kuşkusuz çarpıcı ancak bu tür makro veriler ekonomik asimetriyi ve bunun dış politika çıktılarını analiz etmek için tek başına yeterli değil. Bu yazıda, Türkiye-Rusya ilişkilerinde asimetrik karşılıklı bağımlılık olgusunu ve bunun siyasi ilişkilere nasıl yansıdığını yeniden düşünmeye çalışacağım. Bunu yaparken öncelikle karşılıklı bağımlılığı çıkış maliyeti (exit cost) kavramı üzerinden tanımlayacağım. Türkiye-Rusya vakasının karşılıklı bağımlılık kuramları açısından önemini tartıştıktan sonra, bu iki aktörün karşılıklı bağımlılığı nasıl algıladıkları ve yönettiklerini ele alacağım.

 

Karşılıklı Bağımlılık ve Çıkış Maliyeti Kavramları

 

En basit anlamıyla karşılıklı bağımlılık, aksaması ya da kesilmesi her iki taraf için de maliyetli bir ilişki biçimi olarak tanımlanabilir. Söz konusu maliyetler ticaretin ürettiği refahın kaybından petrol gibi stratejik malların arzındaki kesilmenin neden olacağı güvenlik zafiyetine kadar geniş bir yelpazede değerlendirilebilir. Asimetri kavramının temelinde ise karşılıklı bağımlılık ilişkisinin değişmesi hâlinde oluşacak maliyetin taraflar arasında eşit dağılmayacağı varsayımı yer almaktadır. Buna göre, aktörlerin karşılıklı bağımlılıktan çıkış maliyetleri arasındaki fark asimetrinin derecesini belirler.

 

Türkiye ve Rusya’nın karşılıklı bağımlılıktan çıkış maliyetleri nasıl farklılaşıyor? Bu soruya yanıt ararken öncelikle dış ticaret açığını sektörel seviyede incelemekte yarar var. Türkiye’nin Rusya’dan ithalatının büyük bölümünün doğal gaz olduğunu vurgulamıştık. Türkiye son yıllarda LNG kapasite artışı başta olmak üzere ithalat çeşitlendirme stratejisinde mesafe almış olmakla birlikte, doğal gaz tüketiminin yarısını hâlâ Rusya’dan karşılıyor. LNG fiyatlarının ve arzının olumlu seyretmesi ve Türkiye’nin de bu alanda yatırımları hızlandırması durumunda bu durum orta vadede değişebilir. Ancak mevcut doğal gaz alım-satım sözleşmeleri koşullarında Türkiye için Rusya ile karşılıklı bağımlılıktan çıkış maliyeti yüksek. Buna karşılık Türkiye’nin Rusya’ya ihracat kalemlerinin (tarım ürünleri, makine ve cihazlar, tekstil vb.) hiçbirinde Türkiye’nin birincil tedarikçi konumunda olmadığını ve gerekli olduğu hâllerde (2015 uçak krizinde olduğu gibi) Rusya’nın alternatifler yaratabildiğini görüyoruz. Bu, Rusya için göreli düşük bir çıkış maliyetine işaret ediyor. Türkiye Gazprom’un ikinci büyük müşterisi olmasına rağmen, Rusya’nın toplam enerji ihracat gelirinde Türkiye’nin payının sınırlı (yaklaşık yüzde 12) olması, ibrenin Rusya’dan yana olduğunun bir diğer göstergesi.

 

Doğrudan yabancı yatırım verilerine baktığımızda ise asimetrik ilişkinin farklı bir boyutu çıkıyor karşımıza. Yabancı sermaye stoku açısından Türkiye ile Rusya arasında nispeten dengeli bir durum var. Ancak toplam sermaye stoku içerisindeki oran bakımından durum farklı: Türkiye’den sermaye girişi Rusya’daki toplam stokun sadece yüzde 0,3’ü iken, Rus sermayesinin Türkiye’deki payı neredeyse yüzde 3’ü buluyor.[ii] Türkiye’deki Rus sermayesinin enerji, maden ve bankacılık gibi stratejik sektörlerde yoğunlaştığını ve devlet kapitalizminin hâkim olduğu Rusya’da bu sektörlerin siyasi iktidar ile yakından ilintili olduğunu da vurgulamak gerekir. Kurulum maliyeti 20 milyar doların üzerinde gösterilen Akkuyu Nükleer Santrali’nin tamamlanmasıyla birlikte asimetri derinleşmiş olacak.

 

Bu tabloya Türkiye’nin son dönem savunma sanayii alımları ve Rusya kaynaklı turizm gelirleri de eklendiğinde, karşılıklı bağımlılık ilişkisinde Rusya’nın avantajlı konumu belirginleşiyor. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verilerine göre, 2000-2019 yıllarında Türkiye Rusya’dan toplam 312 milyon dolar değerinde savunma sanayii alımında bulunmuş, ki bu, ilgili dönemde Türkiye’nin toplam savunma sanayii ithalatının sadece yüzde 2’sine denk geliyor. Ancak Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemini teslim almasıyla bu durum değişti. 2,5 milyar dolar olarak ifade edilen faturasına ek olarak S-400’ün Türkiye’nin envanterine girmesi Türkiye savunma endüstrisi ile Rusya’nınki arasında yeni bir bağ kurmuş oldu. Son olarak Türkiye’ye Rusya’dan turist girişi (2019’da 7 milyon kişi) Türkiye için önemli bir gelir kaynağı olduğu kadar, söz konusu turist hareketleri Kremlin tarafından kontrol edilebildiği ölçüde asimetrik ilişkinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

 

Peki, bütün bunlar neden önemli? Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik bağımlılığın asimetrik olması siyasi dengeleri nasıl etkiler? Ankara ve Moskova’nın son dönemde iyiden iyiye farklılaşan bölgesel çıkarları ve özellikle İdlib sonrası gelinen nokta dikkate alındığında, asimetrik karşılıklı bağımlılığın olası stratejik yansımaları önem kazanıyor.

 

Bu noktada karşılıklı bağımlılığa kuramsal yaklaşımları hatırlamakta yarar var. Güncel kuramlar –basitleştirmek pahasına olsa da— liberal ve realist etiketleri altında incelenebilir. Liberal yaklaşımlarda ekonomik karşılıklı bağımlılık aktörler arasında işbirliğini teşvik eden bir dinamik olarak görülüyor. Bunun temel nedeni ticari ilişkilerin siyasi ihtilaf nedeniyle sekteye uğraması durumunda tarafların refah kaybına uğrayacak olması. Bu nedenle rasyonel aktörlerin çatışmadan kaçınacakları öngörülür. Buna karşılık realist kuramlar bağımlılığın karşılıklı olmasının siyasi işbirliğini sağlamayacağını iddia ederek anarşik bir uluslararası ortamda asimetrinin belirleyici olduğunun altını çizerler. Realistler tarafların birbirlerine bağımlılık dereceleri farklılaştığı ölçüde asimetrinin bir güç unsuru ve bir çatışma nedeni olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgular.

 

Asimetrik Karşılıklı Bağımlılık Koşullarında İşbirliği

 

Karşılıklı bağımlılık ile siyasi işbirliği/çatışma arasındaki nedensellik bağlamında Türkiye-Rusya ilişkileri açıklanmaya muhtaç bir vaka olarak karşımıza çıkıyor. Girişte vurgulandığı üzere, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkinin kapsamı genişledikçe asimetri de artıyor. Aynı zamanda, 2002-2009 döneminde siyasi ilişkilerin “çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık” seviyesine kadar ilerlediğini ve hatta kimi çevrelerde stratejik ortaklık vizyonunun dillendirildiğini biliyoruz. Suriye savaşıyla birlikte ipler gerilse de, işbirliğinin pragmatik bir seviyede işlerliğini koruduğu da ortada. Asimetrik karşılıklı bağımlılık koşulları altında siyasi işbirliğinin varlığı nasıl açıklanabilir? Bu bağlamda, karşılıklı bağımlılık-siyasi işbirliği nedenselliğini şekillendiren iki ara değişkenin altını çizmek istiyorum: Karşılıklı bağımlılık algısı ve bağımlılığın taraflarca yönetilme biçimi. Bu iki faktöre bağlı olarak, karşılıklı bağımlılığın siyasi etkileri farklılaşacaktır.

 

Karşılıklı bağımlılık algısıyla başlayalım. Aktörlerin, özellikle de alternatifleri sınırlı tarafın, bağımlılık durumunu bir güvenlik sorunu olarak tanımlayıp tanımlamadığı ve buna bağlı olarak ürettiği (ya da üretmediği) politikalar asimetrik bağımlılığın siyasi sonuçlarını şekillendirecektir. Tarafların karşılıklı bağımlılığın asimetrik niteliğinden ziyade bu ilişkiden elde edilen mutlak faydayı öne çıkardıkları durumlarda karşılıklı bağımlılığın siyasi ilişkiler üzerinde olumlu etkisi olacağı düşünülebilir. Asimetrinin bir güvenlik sorunu olarak algılandığı durumlarda ise buna uygun politikalar takip edilmesi beklenir. Peki, Türkiye’de baskın yaklaşım hangisi?

 

Türkiye’de karar alıcılar seviyesinde karşılıklı bağımlılığa yönelik olumlu bir yaklaşımın tarihsel olarak ön planda olduğunu görüyoruz. Örneğin; doğal gaz ithalatı kaynaklı asimetrik ilişki Türkiye’de uzun bir süre bir güvenlik sorunu olarak algılanmamış; tam tersine enerji ticaretinin siyasi ilişkileri güçlendiren bir unsur olduğunun altı resmî söylemlerde sıkça çizilmiştir. Bu bağlamda Rusya’ya yönelik güvenilirlik (Rusya’nın istikrarlı bir tedarikçi olması) ve karşılıklılık (Rusya’nın da Türkiye’ye ihtiyacı olması) söylemleri öne çıkmıştır.

 

Bununla birlikte, karşılıklı bağımlılığa yönelik tehdit algısının değişmez olmadığını da vurgulamak gerekir. 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye-Suriye sınırında bir Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Ankara ile Kremlin arasında yaşananlar asimetriye yönelik tehdit algısının kısa bir sürede değişebileceğinin bir göstergesi. Bilindiği üzere Rusya bu dönemde Türkiye’ye yönelik kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulamıştı. Domatesten turizme uzanan bu yaptırımlardan doğal gaz hemen hiç etkilenmemişti. Burada dikkate çeken husus Kremlin’in Ankara’ya karşı enerji kozunu oynamamasına rağmen Türkiye kamuoyunda “Rusya gazı keser mi?” konusunun hararetle tartışılmasıydı. Değişen güvenlik algısının bir başka göstergesi ise bu dönemde Ankara’nın Rus gazına alternatif oluşturmak amacıyla ivedi adımlar atması –Katar ile LNG anlaşması örneğin— olmuştur. Son kertede uçak krizi ile birlikte Türkiye’nin Rus gazına bağımlılık seviyesi değişmemiş ancak bu bağımlılığın getirdiği kırılganlığa yönelik siyasi algı ani bir dönüşüme uğramıştır.

 

Kompartımanlaştırma ve Karanlık Yüzü

 

Karşılıklı bağımlılığın siyasi süreçlere etkisini şekillendiren bir diğer faktör ise tarafların asimetriden kaynaklanan riskleri nasıl yönettikleridir. Bu konuda son dönem akademik tartışmalarda öne çıkan kavram kompartımanlaştırma (compartmentalization) olmuştur.[iii] En basit tanımıyla kompartımanlaştırma, ekonomi ve siyaset alanlarını birbirinden ayrı tutmayı ve siyasi çatışmaların ekonomik işbirliğine sirayet etmesini engellemeyi amaçlar. İkili siyasi ilişkilerin zirvede olduğu dönemlerde bile Türkiye ve Rusya arasında bölgesel çıkar çatışmaları eksik olmadı. 2008 Gürcistan Savaşı’ndan Ukrayna ve Suriye’ye kadar pek çok önemli meselede Ankara ve Kremlin karşı cephelerde yer aldılar. Söz konusu çatışmaların diğer alanlardaki işbirliğini olumsuz etkilememesi konusunda Ankara ve Kremlin’in göstermiş olduğu çaba kompartımanlaştırma politikasının etkin bir şekilde işlediğinin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır.

 

Bu bağlamda kompartımanlaştırma olgusu yukarıda tartışılan liberal yaklaşımı destekler niteliktedir. Çatışma ve işbirliği alanlarını birbirinden ayıran Türkiye ve Rusya, aralarındaki ekonomik ilişinin asimetrik yapısına rağmen siyasi işbirliğini sürdürmeyi başarabilmiş görünmektedirler. Ancak kesin bir sonuca varmadan önce açıklayıcı bir kavram olarak kompartımanlaştırmanın sınırlarını irdelemek yerinde olur. İlk olarak, kompartımanlaştırmanın Türkiye-Rusya ilişkilerinin yapısal bir özelliği değil de, rasyonel bir politika tercihi olduğu unutulmamalıdır. Uçak krizini takip eden yedi ay boyunca Kremlin’in Ankara üzerinde baskı kurmak amacıyla hemen her türlü ekonomik ilişkiyi askıya almış olması, kompartımanlaştırma politikasının sınırlarına işaret eder. Kompartımanlaştırma politikasının işbirliği süreçleri üzerindeki etkisini ölçebilmek için bu politikanın iyi işlediği durumlar kadar etkisiz kaldığı vakaları da dikkate almak şarttır.

 

İkinci husus kompartımanlaştırmanın aktörler arasındaki güç dengesizliğini ortadan kaldırmayan ve fakat daha az görünür kılan bir olgu olmasıdır. Bu noktada sorulması gereken kritik soru şudur: Hangi taraf kompartımanlaştırma politikasını seçebiliyor ve hangi taraf için bu bir zorunluluk? Karşılıklı bağımlılıktan çıkış maliyetleri yüksek Türkiye için Rusya ile çatışma ve işbirliği alanlarını ayrıştırmak bir tercihten çok bir zorunluluk olarak görülmektedir. Rusya için ise kompartımanlaştırma koşullara bağlı bir politika tercihidir. Koşullar değiştiğinde Rusya işbirliğinden ziyade çatışmaya dayalı alternatif politikalara –2015 ekonomik yaptırımlarında görüldüğü üzere— başvurma lüksüne sahiptir.

 

Burada birbirini takip eden iki argüman sunmaya çalıştım. Birincisi, Türkiye ile Rusya’nın asimetrik karşılıklı bağımlılık koşullarına rağmen belirli bir siyasi işbirliği seviyesini koruyabilmiş olmalarını asimetriye yönelik tehdit algısının düşük olması ve asimetriden kaynaklanan riskleri yönetmekte başvurulan politikaların etkinliğiyle açıkladım. İkincisi, kompartımanlaştırma politikası üzerine bina edilen Türkiye-Rusya işbirliğinin temelinde asimetri kaynaklı güç dengesizliğinin yattığını vurguladım. Asimetriyi sadece dış ticaret açığı ya da enerjinin dış politikada bir silah olarak kullanılması olarak düşünmek güç ilişkilerinin büyük bölümünün gözden kaçırılmasına neden olur. Çıkış maliyetlerinin farklılaşması üzerinden tanımlandığında asimetrik karşılıklı bağımlılığın en önemli sonucu, aktörlere dış politikada farklı büyüklükte hareket alanları ve tercih kümeleri tanımlamasıdır. Daha az bağımlı konumdaki aktör geniş bir yelpazeden politika seçebilirken, bağımlılıktan çıkış maliyetleri yüksek taraf ideal tercih noktasından uzak politikalara mahkûm olacaktır. 

 

___________

[i] Tolga Demiryol, “Türkiye-Rusya İlişkilerinde Enerjinin Rolü: Asimetrik Karşılıklı Bağımlılık ve Sınırları”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, 17(4), s. 1443.

[ii] Seçkin Köstem, “The Political Economy of Turkish-Russian Relations: Dynamics of Asymmetric Interdependence,” Perceptions, 2019, XXIII, s.21.

[iii] Emre Erşen, “2000’li Yıllarda Türkiye-Rusya İlişkileri: ‘Kompartımanlaştırma’ Stratejisinin Sorunları,” Kuşku Ile Komşuluk: Türkiye-Rusya İlişkilerinde Değişen Dinamikler, Gencer Özcan, Evren Balta, ve Burç Beşgül (İstanbul: İletişim, 2017), ss. 147–63.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.