Türkiye Sarkacı

Başkancılık, popülizm ve teknokrasi. Hepsi de demokrasinin girift işleyişlerini kısa yoldan atlama denemeleridir. Türkiye şimdilik başkancı popülizm içinde yalpalamasını sürdürüyor. Ama teknokratik eğilim de Türkiye dediğimiz bu sarkacın yeni bir salınımıyla öne çıkabilir ileriki yıllarda. Lakin hiçbiri siyasetin, doğru siyasetin yerini alamayacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’nin yüzleştiği sorunlar Türkiye’ye mahsus sorunlar değil. Ama Türkiye bunları kendine mahsus biçimlerde, kendine has ritimlerle yaşıyor. Pek çok başka ülkede “zaman zaman” karşılaşılan çeşitli sorunlar burada eş-zamanlı olarak, sıkışmış bir zamansallık içinde tecrübe edilebiliyor. Kısa bir zaman aralığında bizi çarpan bir açmazın, çok geçmeden karşıtını üreterek bizi aynı açmazın diğer ucuna sürüklediğini görüyoruz. Siyaset ve toplum üzerine düşünenler için bol veri ve malzeme sunan bir ortamı var bu ülkenin, evet. Ama aynı hal ülkenin selameti için iyi mi? Buna evet demek zor.

 

Yargıç Egemenliğinden Başkan Egemenliğine

 

Daha on yıl kadar önce siyaset alanını daraltan etkenler üzerine tartışmalarımızda juristokrasi temel bir sorun alanı olarak belirginleşiyordu. Yüksek yargı bürokrasisinin “aktivist” mensupları siyaset alanında tartışmalı bir ağırlık sergiliyorlardı. Rejimi bir tür yargıçlar egemenliğine çeviren bir etkinlik içine girdikleri gözlenebiliyordu. Yüksek yargının, özelde anayasa mahkemesinin (anayasa yargısının) Türkiye’de kimi zaman hukuki işlevlerinin ötesine geçerek bir muhalefet partisi gibi hareket ettiği söylenegelmiştir. Anayasa hukuku ve siyasal teorinin başat meselelerinden olan “anayasayı kim koruyacak?” sorusunu, yargı gücünü yasama ve yürütme aleyhine genişletecek şekilde yanıtlama eğilimi elbette yeni değildi. Yine de 90’lar ve 2000’lerde bu rol kapma eğiliminin iyice yoğunlaştığı manzaralar izlemiştik: Siyasi yasaklar, parti kapatmalar ve 367 kararı gibi.

 

Dönüp bugünümüze baktığımızda ise sorunun artık juristokrasi olmaktan çıkıp yürütmenin aşırı büyümesine kaydığını görebiliyoruz. Bugün işlevlerinin ötesine geçen, hatta makul bir iş bölümünü zora sokan fahiş kuvvetin yürütme erki olduğuna şahit oluyoruz. Dilimizden bazı ek imalar katmak için “yürütmenin işgüzarlığı” da diyebiliriz buna. İşgüzar, yani becerikli, kendini göstermeye hevesli ya da daha kötüsü, üzerine vazife olmayan işlere müdahil olmaya her daim teşne… İşgüzar yürütme diyelim isterseniz. Yürütme gücünün çağdaş siyasi sistemlerde kazanabildiği bu denge bozucu ağırlık, yürütmenin böylesine battallaşması, demokrasinin başkancılaşması olarak da adlandırılıyor. Başkan burada sorunun merkezi olarak işaretlenmektedir zira yürütme erkini sembolik olarak temsil eden, fiili olarak da işleten konum başkanlık makamıdır. Türkiye’nin asker-sivil bürokratik hakimiyetten başkan hakimiyetine doğru seyreden yakın tarihi, kriz tohumlarını ülkenin geleceğine salmış bulunuyor.      

 

Demokratik sorunlar evreninin bir ucundan diğerine bu hızlı salınım, işte belki de Türkiye’ce olan bu. 

 

Başkancılık

 

Siyasette başkancı eğilimin uzun bir geçmişi olduğunu biliyoruz. Antik tiranlara, Roma diktatörlerine kadar uzanmaya gerek yok. Siyasetin modern formları içinde de başkana odaklanan çözümlerin ciddi kaynakları var. Geçen asrın başında demokrasi ile bürokrasi arasında baş gösteren gerilim için karizmatik kişilikleri bir çare olarak sunanlar olmuştu (Weber). Siyaset tılsımını bulacak, halk egemenliği bürokratik vesayet karşısında karizmatik önderde bir üst temsil imkânı kazanacaktı. İdareyi düzenli ve sık yapılan halk oylamalarına bağlayan plebisiter başkanlık, genç ve hassas demokrasilerin meşruiyet açıklarını kapatacak bir yöntem olabilirdi. Olmadı.

 

Yine de kimi buhranlı devirlerden bir lider etrafında kenetlenerek çıkılabileceğini düşündü pek çoğu. Régis Debray, “demokrasi, insan türünü sever ama büyük insan türünü (büyük adamları) sevmez” derken ancak kısmen haklıydı. Eski solcunun, adına bir kitap yazarak taltif ettiği De Gaulle ülkesini bir tür monarşist cumhuriyete götürerek Fransa’nın devrim sonrası temel çatışkısını tuhaf bir telifle çözmeye kalkışmıştı. İmparatorluk Fransa’sına nostaljik göndermelerle iki bağdaşmazı bağdaştırma denemesiydi bu: Cumhuriyet ile monarşiyi. Başkancı siyaset güdenlerde sık rastladığımız bir garip siyasi melezleme çabasıydı ortaya konan. Buna rağmen “büyük adam”ı bulmuşken başkanlık sistemini denemekte bir beis görmedi çoğunluk. Ama kimse kalıcı olmadığından efsun uzun sürmedi ve daha sonra o kadar da büyük olmayan başkalarını, mesela bir Sarkozy’yi de aynı makamda ağırlamak durumunda kaldılar.

 

Demokrasiye Kısa Yol

 

Demokrasinin yabanıl bir tarafı vardır. Eski rejimler siyasi-toplumsal uzamı bir kral ya da bir üst yasaya çıpalayarak halkın (ya da çokluğun) yabanıl enerjisini zapt etmeyi esas alırlar. Demokrasi ise rejimin esaslarına dair bir tür kapanımsızlığa müsaade edebilen bir politik form olarak farklılaşır. Kendi temellerini tartışmaya açık tutabilen bir rejimin adıdır demokrasi. Demokrasinin bu açıklığı onu çetrefil, gürültülü ve kırılgan bir tecrübe haline getirebilir. Amerika’da Demokrasi ile ilk karşılaşan eski dünyalı düşünürlerin bu yeni siyasi oluşumu tasvir için tercih ettikleri kelimelerden biri gerçekten de ‘gürültü’ idi (Tocqueville). Demokratik gürültü o gün bu gündür yeni düzen için kullanılan tanıdık nitelemelerden biri haline geldi. İlginçtir aynı kelime Oğuz Atay’ın bütün bir Türkiye’yi anlatma biçimi için de kullanılmıştır (N. Gürbilek). Bir gürültü olarak Türkiye…

 

İşbu gürültüyü bastırabilmek için demokrasiye karizmatik, monarşik, yahut sultani bir aşı yapmak isteyenler hiçbir zaman eksik olmadı. Elbette tek seçenek bu değildi. İşleri apolitik teknokratlara teslim etmek ya da siyaseti popülist adamın şovuna indirgemek de aynı saikle girilen ayartıcı yollar oldu. Aslında çağdaş demokrasilerin önüne çıkan birbirleriyle irtibatlı tuzaklardır bunlar: Başkancılık, popülizm ve teknokrasi. Hepsi de demokrasinin girift işleyişlerini kısa yoldan atlama denemeleridir. Türkiye şimdilik başkancı popülizm içinde yalpalamasını sürdürüyor. Ama teknokratik eğilim de Türkiye dediğimiz bu sarkacın yeni bir salınımıyla öne çıkabilir ileriki yıllarda. Yeni kurulan partiler politik bıkkınlığa karşı teknokrat kadro ve meziyetlerini öne sürmek isteyeceklerdir mesela. İçinden geçtiğimiz toplumsal iklimin bunu bir ihtiyaç haline getirdiği de söylenebilir pekâlâ. Lakin hiçbiri siyasetin, doğru siyasetin yerini alamayacaktır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.