Türkiye-Suriye Çözüm Arayışı

Suriye meselesi konusunda Türkiye’nin beklentilerini, taleplerini beş ayrı başlık altında toplamak mümkün. Bunlar: Yerinden edilen, göçe zorlanan insanların güvenli bir şekilde ülkelerine dönmesi ve buna ilişkin koşullarının sağlanması. Yurtlarından edilen milyonlarca Suriyelinin mülklerine el koyan rejimin bundan vazgeçmesi, mülkiyet sorununun çözülmesi. Suriye’de toprak bütünlüğünün korunması. Suriye genelinde alan hâkimiyeti elde etmiş olan farklı terör örgütlerinin Suriye’de barınmamaları ve tasfiye edilmeleri.

Son günlerde hem Türkiye hem de Suriye’den yapılan açıklamalar, iki ülke arasında yeni bir normalleşmenin başlayabileceği ve sorunun çözülmesi için kimi görüşmelerin yapılabileceğine ilişkin beklentileri yeniledi. Konu, 26 Haziran günü Esad’ın Rusya’nın Ortadoğu özel temsilcisi Alexander Lavrentiev ile yaptığı görüşmeye ilişkin haberde gündeme geldi. İlgili haberlerde Esad’ın “Suriye-Türkiye ilişkisine ilişkin her türlü girişime açık olduğunu” söylediği yazıldı. Haberin detaylarında ise “Türkiye ile müzakerelerin Suriye devletinin tüm toprakları üzerinde egemenliğini sağlaması, terörle mücadeleye odaklanılması ilkeleri üzerine inşa edilmesi” gerektiği belirtilmiş. Bu açıklamalara cevap olarak Erdoğan, “Suriye’yle bu ilişkileri geliştirmekte geçmişte nasıl birlikteysek yine aynı şekilde birlikte hareket ederiz, Suriye’nin de iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz, bir hedefimiz asla olamaz” dedi.

 

Konu, Kazakistan’da yapılan Erdoğan-Putin görüşmesinde gündeme geldi. İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, iki liderin “Türkiye-Rusya ikili ilişkilerinin yanı sıra Ukrayna-Rusya savaşındaki son durum, İsrail’in Filistin topraklarındaki saldırıları, Suriye’deki gerilimde çözüm arayışları ve terörle mücadele” gibi konuları ele aldığı belirtilmişti. Türkiye’nin ana perspektifini, iç savaşın yarattığı ve terör örgütleri için elverişli alan oluşturan istikrarsızlığın sonlandırılması için somut adımlar atılması, Türkiye’deki sığınmacılar ve Türkiye’nin çözüm için iş birliğine hazır olması şeklinde özetlemek mümkün.

 

Türkiye’nin Beklentisi

 

Suriye meselesi konusunda Türkiye’nin beklentilerini, taleplerini beş ayrı başlık altında toplamak mümkün. Bunlar: Rejimin ‘rızasına’ dayalı olmadan Suriyelilere yönelik insani yardımın kesintisiz sürdürülmesi, Yerinden edilen, göçe zorlanan insanların güvenli bir şekilde ülkelerine dönmesi ve buna ilişkin koşullarının sağlanması. Yurtlarından edilen milyonlarca Suriyelinin mülklerine el koyan rejimin bundan vazgeçmesi, ortaya çıkan mülkiyet sorununun çözülmesi ve kişilerin mülkiyet hakkına saygı duyulması. Suriye’de toprak bütünlüğünün korunması. Suriye genelinde alan hâkimiyeti elde etmiş olan farklı terör örgütlerinin Suriye’de barınmamaları ve tasfiye edilmeleri.

 

Bahsedilen talepler, yeni ortaya çıkmış talepler değil. Suriye sorunu başladığı günden bu yana Türkiye’nin ısrarla dile getirdiği talepler. Suriye meselesinin bu denli karmaşık hale gelmesinin nedenlerinden birisi de Suriye’de pozisyon alan ABD, Rusya, İran, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin kendi siyasal ve askeri pozisyonlarını net bir biçimde ilan etmemiş olmaları. Bu ülkeler, olasılıklara göre pozisyon tayin eden bir tutum izlediler. Ana sorun ise yerlerinden edilmiş milyonlarca Suriyelinin geleceğinin gündem yapılmamış olmasıdır. Bu konu, bahsettiğimiz ülkelerin ana gündem maddesi değil.

 

Çözümün Gündeme Gelmesini Etkileyen Faktörler

 

Görüşme konusunun yeniden gündeme gelmesini iç siyasi mücadeleye ‘malzeme’ yapma çabalarını yok saymakta fayda var. Üzerinde durulması gereken temel konu, “şu an çözümü daha anlamlı kılan etkenler/faktörler neler” sorusudur. Mevcut durum bu bağlamda analiz edildiğinde aşağıdaki beş faktörün etkili olduğunu söylemek mümkün.

 

Üzerinde durulması gereken ilk faktör, İsrail’in Gazze’yi işgal girişimi ve ‘büyük İsrail hayali’. ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer AB ülkelerinin koşulsuz, gönüllü siyasal, ekonomik ve askeri desteğiyle işgale ve soykırıma yönelik terörist faaliyetleri sürdüren İsrail’in “büyük İsrail hayali” projesi ve bunun Batılı politikacılar tarafından da sıklıkla dillendirilmeye başlanması. Dolayısıyla Gazze’yi işgal etmeye çalışan Batı destekli İsrail’in öncelikli olarak Lübnan ve Suriye topraklarına ilişkin saldırıları, Suriye’de gerçekleştirilen nokta saldırılar, Lübnan ile Suriye’deki İran askeri varlığı gibi konular, Suriye rejiminin kendi güvenliği açısından Türkiye ile yakınlaşma veya sorunu çözme ihtiyacı doğurmuş olabilir. Çünkü Batı destekli “büyük İsrail projesi”, bölge ülkeleri için ulusal güvenlik sorununa dönüşmüştür.

 

İkinci faktör olarak, ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi desteğini alan PKK/KCK’nın Suriye örgütlenmesi olan YPG’nin Kuzey ve Doğu Suriye’de kontrol ettiği alan üzerinde seçim yapma ve anayasa hazırlama girişiminin iki ülke yakınlaşmasında etkili olduğunu söylemek mümkün. Çünkü bahsedilen tablo hem Türkiye hem de Şam yönetiminin kabul etmeyeceği bir durum. Bu faktörü daha önemli ve anlamlı kılan diğer bir nokta ise YPG’nin arkasında olduklarını gizlemeyen ABD, İngiltere ve Fransa’nın, İsrail’in işgal ve soykırım politikalarını her alanda savunan, destekleyen ülkeler olmasıdır. Bu durum ile sıklıkla dillendirilen “büyük İsrail” projesi birlikte değerlendirildiğinde konu daha da netleşmiş olur. Dolayısıyla bu tablo iki ülkenin normalleşme arayışında etkili olmuş olabilir.

 

Üçüncü faktör, İran’ın bölgede oluşturmaya çalıştığı siyasal iklim. İran’ın Irak merkezi yönetimini, Irak bölgesel yönetimini, Suriye’yi ve Lübnan’ı arka bahçesi olarak konumlandırma politikası. Suriye’nin karar alma süreçlerinde Rusya’dan çok İran’ın etkili olduğu biliniyordu. Buna ilişkin birçok değerlendirmeden bahsetmek mümkün. Türkiye ile Şam yönetiminin doğrudan ilişki geliştirmeleri ve normalleşme bu tür etkileri de sınırlayabilir. Çünkü ilişkide ‘aracılık’ yaptığı kabul edilen ülke sorun çıkarıyorsa, meseleyi çözmek imkânsız hale gelebilir.

 

Dördüncü faktör, Suriye’nin, İran’ın ülkedeki hâkimiyeti, ‘aracılıkta’ izlediği tutum konusunda duyduğu memnuniyetsizliğin yanı sıra İran’ın bölgede oluşturduğu ‘milis muhalefeti’ veya ‘İran direniş ekseninin’ parçası olmaktan hoşnut olmaması. Bu hoşnutsuzluğun sonucu olarak, Arap dünyası ile ilişkileri geliştirmeye ayrı bir önem veriyor ve pozisyonunu Arap dünyası üzerinden tanımlamak istiyor. Bu durum Türkiye açısından da makul karşılanmış olabilir. Bu nedenle Türkiye ile var olan sorunu çözmeye ilişkin adımlar atmak makul gelmiş olabilir.   

 

Beşinci faktör, ABD’nin yaklaşan seçimleri. ABD’nin seçim sürecine girmesi, kampanya süreci, seçimlerin yapılması ve yeni yönetimin koltuğa oturması, bir yıla yakın süren bir zaman. Bu zaman içinde ABD yönetiminin önceliği, kendi içine odaklanma olabiliyor. Ayrıca seçimlerin bölgemiz açısından nasıl bir sonuç çıkaracağı da belli değil. Dolayısıyla bu faktör iki ülke açısından da anlam taşımış olabilir.

 

‘Suriyeliler Olmadan’ Çözüm Arayışı

 

Suriye’de yerinden edilen insanlar meselesi, uluslararası bir sorundur. BM verilerine göre yerinden edilen Suriyeli sayısı, Suriye nüfusunun yüzde 50’sinden fazladır ve bu rakam 12 milyonu aşmış durumdadır. Şehirlerin bombalanmasıyla göçe zorlanan Suriyeliler ağırlıklı olarak Lübnan, Ürdün, Irak, Türkiye ve Mısır gibi ülkelere göç ettiler. Düşük bir oran ise Avrupa ülkelerine iltica etti. 

 

Burada, iki konuya dikkat çekmek gerekir. İlki; göç ettirilen insanlar meselesi sadece bahsettiğimiz beş ülkenin meselesi değil, dünyanın meselesi. Özellikle Suriye’de sağlıklı pozisyon almayan ve Suriye rejimi yanında durarak şehirleri bombalayan ülkelerin ürettiği bir meseledir. İkinci konu ise sorunu Suriyeliler olmadan çözme arzusuna izin verilmemesi. Çözüm konusunu gündeme getiren ülkelerin dile getirdikleri öneriler analiz edildiğinde, temel yaklaşımı “Suriyeliler olmadan çözüm” ifadesiyle tanımlamak mümkün. 

 

Konu iyi anlaşılsın diye, Türkiye’nin beklentisini ve pozisyonunu izah eden maddeleri özellikle ifade ettim. Bu maddeler, “siyasi çözüm Suriyeliler olmadan olmaz” anlamına geliyor. Yani göçe zorlanmış insanlar olmadan çözümü konuşmak doğru değil. Bu arada ifade ettiğimiz maddeler Türkiye’nin değil, göçe zorlanan Suriyelilerin geleceğini ifade ediyor.

 

Öncelik, Mülkiyet Sorunu 

 

Suriye sorununun siyasal çözümü ve Türkiye ile normalleşmeye ilişkin temel konular belli ve bunlarda fazla bir değişiklik yok. Buna rağmen en temel konuya açıklık getirmek gerekiyor: Göç ettirilmiş Suriyelilerin Suriye’deki mülkiyet sorununun çözülmesi. Hatırlamakta fayda var, rejime karşı toplumsal gösterilerin başlamasıyla birlikte rejimin, kendisine hamilik yapan Rusya ile İran’ın desteğiyle hayata geçirdiği planın temeli, insanları göçe zorlama, mülkiyet sorunu oluşturma, mülklere el koyma ve bunun üzerinden de ‘mezhepsel temizlik ve ayıklama’ yapmaktı. Bunu gerçekleştirmek için hem çatışma körüklendi hem şehirler bombalandı hem de mülksüzleştirmeye ilişkin kanunlar çıkartıldı.

 

Suriye rejimi ilk olarak 2012 yılında 66 numaralı Kanun Hükmünde Kararname’yi (KHK) kabul etti. Bu kararname, “Şam ve Şam kırsalındaki kayıt dışı yerleşim bölgeleri, toplu konut, pazar ve kamusal alanların kentsel dönüşüm bölgesi haline getirilmesine” izin veriyor. Bu KHK, Şam ve çevresine yerleştirilmiş farklı etnik ve mezhepsel kesimleri yurtsuzlaştırmayı hedefliyordu. Tüm Suriye’yi kapsayan mülksüzleştirme projesi ise 2018 yılında, 10 numaralı yasada yapılan değişiklikler/düzenlemeler sonucunda ortaya çıktı. Buna göre, “Bir yer kentsel dönüşüm bölgesi olarak belirlendiğinde, yetkililerin konut ve arazi sahiplerine resmen bildirimde bulunması ve mülk sahiplerinin de 30 gün içinde gerekli belgeleri toplayarak mülklerini talep etmesi gerekiyor, talep yapılmadığı zaman ilgili mülkler kamulaşıyor”.

 

Yerinden edilmiş ve farklı ülkelere göç ettirilmiş, can güvenliği olmayan 12 milyon insanın, 30 gün içinde evrakları bulup götürmesi ve bildirimde bulunması mümkün mü? Bu, rejimin arkasında duran Rusya ve İran’ın ürettiği ve hayata geçirdiği ‘etkili’ bir toplum mühendisliği projesiydi. Mülklerine ilişkin belgeleri paylaşan insanlar ise rejime bağlı ajanlar tarafından “güvenlik soruşturmasına” tabi tutuldular ve işkenceye uğradılar. Dolayısıyla çözümün ana anahtarı, can güvenliğinin sağlanması, ülkenin terör örgütlerinden arındırılması ve bunlardan daha önemli olan ise mülkiyet sorununun çözülmesidir.

 

Rejimin yürüttüğü Suriyelilerin mülklerine el koyma projesinin bir diğer adımı, özellikle İran ve Afganistan’dan getirilen nüfusun boşalan yerlere yerleştirilmesidir. Bu projede ise bahsettiğimiz ‘yasal’ metinler üzerinden ‘kamulaştırılmış’ alanlar kullanıyor. Dışarıdan getirilen insanların, özellikle Şam, Zeynebiye, Halep ve Deyrizor olmak üzere birçok şehre yerleştirildikleri biliniyor. Bu projenin ilk adımı Suriyelilerin mülklerine çökme, diğer adımı ise Suriye demografisinin değiştirilmesidir ve bu kabul edilmez.

 

Suriye’deki Askeri Varlık Meselesi

 

İki ülke arasındaki sorunun çözümünde sıklıkla gündeme getirilen konulardan birisi, Türkiye’nin askeri varlığı. Öncelikle Suriye’de ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin varlığını somut veriler üzerinden ortaya koymak lazım.

 

Suriye’deki en büyük askeri varlığa sahip ülkelerden birisi İran. İran’ın askeri üslerinin sayısının 570 (55 askeri üs ve 515 askeri nokta) olduğu ifade ediliyor. Bu noktalar, İran Devrim Muhafızları ve diğer unsurların operasyonlarının yönetildiği merkezler. Bununla birlikte İran yanlısı milisler Lübnan Hizbullah’ı, Afgan Fatımiyyun Tugayı, el-Nuceba Hareketi ve Asaib Ehli’l Hak da Suriye’de faaliyet yürütüyor. İran askeri varlığı ve İranlı milis unsurlar Halep, Şam kırsalı, Humus, Deyrizor, Dera, Hama, İdlib, Kuneytra, Lazkiye, Rakka, Süveyda, Haseke, Şam ve Tartus’ta bulunuyor.

 

Rusya’nın Suriye’deki askeri tesislerinin sayısı 100’ün üzerinde. Rus askeri tesisleri Hama, Haseke, Lazkiye, Halep, İdlib, Deyrizor, Süveyda, Humus, Rakka, Şam kırsalı, Dera, Şam, Tartus ve Kuneytra dahil olmak üzere çeşitli bölgelere stratejik olarak dağılmış durumda. Bununla birlikte; Lazkiye’de bulunan Hmeymim Hava Üssü ve Akdeniz’deki münhasır deniz üssü olarak hizmet veren Tartus Deniz Üssü de bulunuyor.

 

Üzerinde durulması gereken diğer konu, ağırlıklı olarak ABD, Fransa ve İngiltere’den oluşan Uluslararası Koalisyon’un varlığı. Koalisyon askerleri 30 noktada askeri faaliyet yürütüyor. Koalisyona bağlı askeri üsler, Şam kırsalı, Halep, Rakka, Humus, Deyrizor ve Haseke dahil olmak üzere Suriye’nin farklı bölgelerinde konumlanmış durumda. Ayrıca ABD’nin askeri varlığını, eğittikleri, askeri ekipman verdikleri, ekonomik destek sağladıkları örgütlü yapı ile birlikte değerlendirmek gerekir.

 

Türkiye, Suriye içinde toplam 125 askeri bölgeye sahip. Bu mevkilerin dağılımı Halep 57, İdlib 51, Rakka 10, Haseke dört, Lazkiye iki. Askeri uzmanlara göre, Türk askeri tesislerinin ve üslerinin stratejik düzenlemesi savunma konfigürasyonunu takip ediyor ve bu nedenle Suriye hükümet güçlerinin muhalefet kontrolü altındaki bölgelere ilerlemesini engelliyor. Ayrıca PKK alt örgütlenmelerinin Türkiye’ye ilişkin tehditlerini giderme amacı taşıyor.

 

Bununla birlikte Türkiye’nin, “sınırlarımızı tehdit edecek saldırılar olmadığında, Suriyeliler ülkelerine güvenli bir şekilde döndüğünde, Suriye içinde toprak bütünlüğü sağlandığında ve terör unsurlarının varlığı bittiğinde askerlerimizi çekeceğiz, orada kalıcı değiliz” açıklamaları bulunuyor. Bu açıklamalara rağmen ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, İran askeri varlığına ilişkin değerlendirme yapılmaması ve konunun sürekli bir biçimde Türkiye üzerinden konuşulmasının farklı amaçlara yönelik olduğu açık.

 

Türkiye, sıklıkla ülke içine yönelik güvenlik sorunlarının devam ettiğini ve güvenlik riski devam ettiği sürece askerleri çekemeyeceğini açıklamıştır. Güvenlik riskine ilişkin olarak, “terörle mücadele” konusunda Şam ile iş birliği yapılabileceğini de vurgulamıştır. Barışın/istikrarın sağlanması ve göçe zorlanmış, yurtlarından edilmiş insanların güvenli dönüşüyle birlikte, askeri varlığın bitirileceği açık. Dolayısıyla konu, bahsettiğimiz çerçevede bir sorun alanı değil.

 

Sonuç olarak; normalleşme ve çözüm konusunda önemli olan mesele, rejimin alacağı pozisyondur. Mülkiyet sorunu, güvenli dönüş, geri dönenlere ilişkin güvenlik riskinin oluşmaması, mezhepsel ve etnik ayıklama projelerinden vazgeçilmesi, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan faillere ilişkin sahici tutumlar ve rejimin demokratikleştirilmesine ilişkin adımlar, sürece olumlu anlamda ivme kazandırabilir. 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.