Türkiye Tıkandı, Siyaset Bunu Çözmek Zorunda

Ekonomik problemleri ortadan kaldırabilmenin yegâne yolu siyasette yol alabilmektir ve siyasette yol alabilmek için de demokrasi, kuvvetler ayrılığı, şeffaflık, hesap verilebilirlik, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk gibi temel ilkeleri kamuoyuna mal edebilmek gerekir. Ancak bunları oturttuktan sonra iktisadi politikaları konuşacak bir noktaya gelebiliriz.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye ekonomik olarak yaşadığı tıkanıklığı doğru ekonomik politikalarla mı aşacak yoksa temelde çok daha siyasi ana sorunlar mı var? Bir süredir yaşanan reform tartışmalarının gelip dayandığı konulardan biri de bu soru çevresinde düğümleniyor. İTÜ İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Öner Günçavdı konuyu sadece akademik olarak takip etmeyen, karar alıcılarla da temas eden, somut politikalar üzerinden ekonomiyi çözümleyen, öneri ve gözlemlerini kamuoyu ile paylaşan bir isim. 

 

Günçavdı ile ekonomiyi, Türkiye’nin krizden çıkış senaryolarını, siyaseti ve bir üniversite hocası olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör ataması sonrası yaşanan tartışmaları sorduk.

 

2008 küresel ekonomik krizi sonrasında dünyada ekonomi politik dengelerin kökten değişeceği bekleniyordu. Krizin ürettiği tahribatın büyüklüğü, cari ekonomik sistemdeki temel parametrelerin sorgulanmasına yol açmıştı.  Birçok ülkede popülist siyasetin ve küreselleşme karşıtlığının güçlenmesi ile 2008 krizi arasında bağlantı olduğunu savunanlar var. Bugün de benzer bir kırılma yaşıyoruz. ‘Kovid-19 salgını ile başka değişim yaşanabilir’ yorumları var, siz Kovid-19’un ekonomik yansımalarını da hesaba katarak küresel ekonomik gidişatı nasıl görüyorsunuz?

 

Aslında bu iki farklı dönüşüm değil. Dönüşüm devam ediyor. 2009’da başladı. Küreselleşmenin aslında neticesinde olan şeyler. Dönüşümün iki ayağı var; öncelikli olarak benim gördüğüm kadarıyla küreselleşme, ekonomik manada bir değişimi beraberinde getiriyor. Gelişmiş kapitalist ekonomilerde, piyasa ekonomilerinde oldukça gelişmiş, refaha doymuş bir orta sınıf var.  

 

Kalkınma dünya üzerindeki eşitsizliklerin ortadan kalkması, ülkelerin arasındaki gelişim farklarının ortadan kalkması, bazı ülkelerin yine bu gelişmiş piyasa ekonomilerini yakalaması, kendi ekonomik bünyeleri içerisinde de ciddi bir orta sınıfın doğuşuna neden oluyor. Bu tüketim tarafı; yani iktisadi resmin bir tarafı, orta sınıf başka ülkelerde de yükseliyor. Orta sınıfın refah algısı artıyor.

 

Diğer taraftan; bir de bunun arz tarafı var. Çok ciddi bir şekilde teknolojik gelişim var ve bu teknolojik gelişim, bugüne kadar bizim alışageldiğimiz ekonomilerin yapılarının da değişmesine neden oluyor. Küreselleşme aslında bunların üzerini örten bir uluslararası organizasyondan başka bir şey değil. Bunun altında olan dinamikler bu tür şeyler.

 

Ben kendi analizlerimi şuna dayandırıyorum. 2. Dünya Savaşı sonrası dünyasının belli özellikleri var. Öncelikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan uluslararası sistemin altında ülkelerin kendi iktisadi ve siyasi yapılarının inşasında hep iktisadi olarak sanayiyi öne çıkartan, sanayi iktisadi faaliyetlerini öne çıkartan yapısı var. Bir orta sınıf dönemi. Orta sınıfı ortaya çıkarabilmek, güçlendirebilmek, orta sınıf için refah üretebilme dönemi; o dönemler. Uluslararası sistemin inşası genellikle bu ihtiyaçları gidermeye yönelik.

 

İşte IMF’den Dünya Bankası’na BM’nin yapısına; ILO’dan DTÖ’ye aşamalı şekilde Dünya Sağlık Örgütü’ne; bu uluslararası organizasyon böyle bir amaçla ortaya çıkıyor ve bu refah devletini ve refah devletinin simgesi olan orta sınıfı güçlendirmeyi amaçlıyor.  Orta sınıfı güçlendirecek değerler ise sanayi ile elde edilmeye çalışılıyor. Sanayi, temel güdüyü oluşturuyor. Ülke ekonomileri tarımdan ya da geleneksel yapılarından kopup sanayileşme yönünde adımlar atmaya başlıyor.

 

Bugün Hindistan’da tarım reformu ile ilgili çok ciddi tartışmalar var. Maalesef bizim ülke kamuoyu kendi gündemimizle meşgul olduğu için; dünyada yaşanan bu gelişmelerden bihaber, yeteri kadar yer almıyor ama çok önemli olduğunu düşünüyorum, ilgiyle izliyorum oradaki gelişmeleri.

 

Tarım reformu, Hindistan ekonomisinin gelmiş olduğu nokta itibariyle bir şekilde, tarımdaki nüfusun ülke içerisinde başka sektörlere nasıl kanalize edileceği ile ilgili tartışmadır temelinde. Biz bunu 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşadık Türkiye’de. Demokrat Parti dönemi büyük ölçüde bu transformasyonun yönetimi ile ilgilidir. Türkiye’de Adalet Partisi ve nam-ı diğer;  ‘Çoban Sülü’ dönemi; tarımsal ve geleneksel iktisadi yapının bir şekilde kentlere, sanayiye yönelik transformasyonundan başka bir şey değildir. Bu iktidarlar bu nüfusun entegrasyonunu ve mobilizasyonunu yönetmeyi amaçlamışlardır. Keza aynı şekilde AK Parti de dönemi boyunca, hızlanan globalleşmenin serbestliğin beraberinde getirdiği bu transformasyon ihtiyacını yönetmeye başlamıştı.

 

Dünya ile birlikte Türkiye, bu transformasyonun içinde yer alıyor. Ancak 2000’li yıllarda ve 2000’li yılların temsil ettiği ideolojik düzlemde bunlar çok hızlandı, serbestleşti ve mobilize olan nüfus uluslararası özellikleri doğal olarak kazandı. Ülkeler de, orta sınıfın ortaya çıkan refah algılarıyla birlikte, artık doygunluğa ulaşan refahı, en azından bunu sürdürebilmenin yollarını aramaya başladı.

 

Bu, 2. Dünya Savaşı sonrası kurumların ve ideolojilerinin baş edebileceği bir durum değil. O yüzden ki sistem tıkanmaya başladı. Bunun ilk nüvelerini biliyoruz biz; 80’den sonra liberal ekonomi ve liberal bakış açısı iktisadi hayatta temel belirleyici güçlerden birisi oldu. İdeolojik çerçeveyi çizdi. Özellikle piyasanın ekonomideki tüm aksaklıkları ve problemleri kendi başına halledebileceğine dair bir inanç oluştu. Bu hâkim ideolojiydi ve globalleşmeye destek çıkan ideoloji buydu. Ancak, biraz önce bahsettiğim gibi, toplumsal ihtiyaçlar çeşitlenmeye ve artmaya başladığı zaman iktisadi yapılarımız, organizasyonlarımız bu taleplere uluslararası ve ulusal düzeyde cevap veremez duruma geldi.

 

KOVİD SALGININDA HEPİMİZ AYNI GEMİDEYİZ, YA HEP YA HİÇ

 

“Liberal sistem buna çözüm üretemez hale geldi” dediniz ya; Kovid bu sefer devlet müdahalesini davet etti, liberal düzen bunu çözemiyordu. Bu dönüşümü tetiklemiş mi oluyor bu durumda?

 

Tabi hızlandırdı. Asıl ama darbe liberal düşünceye ve piyasanın muktedir olduğu güce, muktedirliğine yönelik ilk darbe subprime krizinde, 2008-2009 döneminde oldu. Önce işte Enron olayları falan başladı. Piyasanın böyle çok kolay manipüle edilebileceği yolunda algı oluştu, arkasından ortaya çıkan subprime krizi de piyasanın aslında irrasyonel davranışları giderici bir özelliği olmadığını ortaya koydu. Yani piyasa aksak ve devlet mutlaka bu piyasaları terbiye etmeli, devlet piyasaya girmeli argümanı gündemimize geldi.

 

İşte biliyorsunuz; ABD finans sistemine, Amerikan hazinesinin doğrudan müdahalesi, liberal iktisadi anlayışın ilk yenilgisinin perçinlendiği dönem olarak tarihte yerini aldı. Biz daha hala bu 2008-2009’daki subprime krizinin etkilerini giderememiş durumda, hala bunlarla uğraşırken, bu Kovid krizi geldi. Bu da devletin ekonominin başka alanlarına, örneğin sağlık sistemi ile ilgili açmazlarını da gidermek yönünde gerekçe yarattı.

 

Şu anda iktisadi manada geldiğimiz nokta şudur; liberal yani piyasacı yaklaşım ve piyasaya güven kaynakların yeterince etkin, rasyonel şekilde dağıtımını sağlayamıyor. Devlete Türkiye gibi gelişmiş piyasa ekonomilerinde de ihtiyaç var. Dolayısıyla biz Friedmancı yaklaşımdan, piyasacı yaklaşımdan daha Keynesgil bir yaklaşıma yöneldik. Kovid etkisi dediğiniz gibi bunu daha çok perçinledi.

 

Peki Kovid sonrası dünyasında biz tekrar bir geriye dönüş yaşar mıyız? Sanırım bu çok uzun bir süre gündemimizde olmayacak bir soru. Çünkü böyle bir dönüş uzun bir süre olmayacak. Sebepleri şunlar: Öncelikle dünya Kovid ile mücadele ederken çok çektiği şekilde, koordinasyon eksikliği yaşadı ve hala yaşıyor. Özellikle de aşıya ulaşabilme bakımından bir takım ülkeler, yani Türkiye’yi bir tarafa bırakın, gerekçeleri biraz daha farklı; sıkıntılar yaşıyor. Bu Kovid salgını tek bir ülkede kontrol edilmesine bağlı bir salgın değil. Bütün dünyada biz bunu kontrol ederiz ya da etmeyiz. ‘Ya hep ya hiç’ şeklinde bir kriz. Bir ülke bunu kontrol etti diğer ülkelerde devam ediyorsa salgın tekrar kontrol eden ülkeye gelmeyecek diye bir kaide yok. Hepimiz gerçek manada aynı gemideyiz. Bu koordinasyonu sağlamak zorunda dünyalılar.

 

Ancak liderler ortaya çıkan siyasi, kamuoyu baskıları sebebiyle kendi ekonomilerini öncelemeye çalışıyorlar ve bunun en güzel örneğini Avrupa Birliği’nin aşı üreten şirketler üzerine koyduğu baskılardan görüyoruz. Birinci konu bu; sağlık boyutu. İkinci sorun; bu süreç içerisinde iktisadi olarak bu ekonomileri ayakta tutmak için bir takım tedbirler uygulandı. Özellikle; bizde de böyle, mesela İtalya, İspanya gibi İngiltere gibi ülkelerde, istisnasız hangi yol ve yöntemi izlerseniz izleyin ekonomilerdeki borç stokları arttı. Hatta uluslararası firmaların da borç stoklarında ciddi artışlar ortaya çıktı.

 

Kovid’in ekonomik sorunları ile baş etmek için izlediğiniz yola bağlı olarak bu borçlar ya kamuda birikti ya da özel sektörde birikti. Örneğin Türkiye bütçeden harcamalarını çok sınırlı düzeyde tuttuğu için bu borçlanma işini özel sektöre, hane halklarına devretti ve dolayısıyla hane halklarının borç yükü arttı. Öteki taraftan Almanya’da, İtalya’da da hükümetlerin borç yükü arttı. Örneğin Avrupa’da İtalya zaten Kovid öncesinde de ciddi bir borç sorununa maruz kalmıştı. Onların zaten çok ciddi bir reforma ihtiyaçları var, ancak Kovid bu borçların artmasına yol açtı. Fransa keza aynı. Fransa’daki toplumsal olayları da görüyorsunuz işte bunlar dünyanın gözü önünde yaşanıyor.

 

Kovid sonrası dünyanın temel problemi bu borçların nasıl giderileceği. Bu borç sorununu nasıl halledeceğiz? Şu anda Kovid sonrası ertelenen talepler piyasaya yansıyor; bizde ve batı ekonomilerinde yansıyor, bunu görüyoruz. Ancak bir süre sonra bu borçlanmayla ilgili bir takım sıkıntılar devreye girecek. Borçların ödenmesi lazım. Borçlar iki şekilde ödenir; ya ciddi manada büyümeyi artıracaksınız ve gelir yaratarak borçlar ödenecek ya da bu büyüme yaratılamıyorsa enflasyon yaratacaksınız. İkisi arasında bir şey var ya da bazıları affedilecek. Bu da, kimin borcunun hangi koşulla affedileceği de başka bir siyasi tartışma; iktisattan önce. Bu Türkiye için de böyle geçerli.

 

BORÇ VERECEK CİDDİ BİR KAYNAĞA İHTİYAÇ VAR, IMF’NİN VERECEĞİ DE ŞÜPHELİ

 

Türkiye’de de hanelerin ciddi bir borç yükü var, firmaların var. Türkiye ekonomisinin kilitlendiği nokta da bu borçların nasıl yönetileceği ile ilgilidir. Bu borçların finans sistemine tehlike yaratamayacak şekilde yönetilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu finansman talebi de bundan geliyor. Yani bu borçları bir şekilde finans kesiminin bankaların üzerinden alıp bir yere aktarabilmek. Onun için de dışarıdan ciddi kaynağa ihtiyaç var ve IMF ile ilgili çözüm önerenler de bunu düşünerek ciddi manada bir alternatif olarak IMF’yi ortaya koyuyorlar. IMF dışında başka kurum da varsa borçları satın alabilecek, yani bir varlık yönetimi şirketi pozisyonunda düşünüyorlar IMF’yi. Katar mesela, böyle bir varlık yönetimi şirketi gibi davranacak ve batık borçları döndürebilecek şekilde alacaksa eyvallah. O da alınabilir.

 

Türkiye’nin dezavantajı, küresel krizin dışında kendi şahsına münhasır problemlerle yakalanmış olması. Dolayısıyla bu kendine özgü sorunlar ne kadar büyük problem oluşturuyor ya da bunu nasıl aşabilir? “IMF’den ya da Katar’dan borç alabilir” dediniz. Rakam çok yüksek 50 milyar dolar gibi rakamlardan bahsediliyor.

 

Benim tahminime göre daha da yüksek.

 

Peki IMF son tahlilde birçok analistin yorumuna göre böyle bir finans kaynağını sağlayabilecek tek otorite olarak görünüyor. Alternatif var mı? Türkiye’nin alternatifi var mı sizce?

 

Bir boyut daha getireyim. IMF bu boyutta kaynağı verebilecek finansal imkanlara sahip midir? Benim burada olayı getireceğim konu siyaset. IMF bunun üzerinde, bu boyutta ve üzerindeki kaynak için ister istemez ortaklarına gitmek zorunda kalabilir. Türkiye tek ülke değil, IMF’nin başka sorunları da var.

 

Bu öyle bir kriz ki, aynı probleme Türkiye dışında başka ülkeler de yaşıyor, farklı boyutlarda. Onların da IMF’ye gitmesi söz konusu olabilir. Bu noktada Türkiye’nin siyasi ilişkileri devreye giriyor. IMF bir bankadır ama sermayesi ülkelerden geliyor, sizin bu ülkelerle ilişkiniz belirleyici oluyor ister istemez. Birçok ekonomik ilişkide, siyaset ve dış politika etkilidir. Türkiye özelinde çok daha etkilidir. Türkiye’nin bugüne kadar izlemiş olduğu dış politika ve kavgaya dayalı çekişmeye dayalı dış politika, karşılaştığımız bu problemde tıkanıyor. Benim kanaatime göre; sanırım iktidarın temel açmazlarından bir tanesi bu. Orda gidebileceği çok alan kalmadı, tüketti ilişkileri, yıprattı.

 

 

Bu bir evlilik ilişkisine benzer. Siz sürekli evi terk ediyorsunuz, sürekli kavga ediyorsunuz; e artık bir süre sonra çiftler birbirlerine inanmaz, inandırıcılığı kalmaz o noktadan sonra kesin bir karar almak gerekir; ya boşanacaksınız ya da ciddi olarak evleri ayıracaksınız, şimdi Türkiye onu da yapmıyor.

 

‘Türkiye bu krizden nasıl çıkar’ sorusu, çok uzun zamandan beri bana sorulan soruların başında geliyor. Çıkmasının bana göre tek bir yolu var. Lafı siyasete çevirmek istemiyorum. Türkiye geçmişte bu tip krizlerle karşı karşıya kaldı. Zaman zaman ülkemizdeki siyasi üst yapı kurumları toplumsal ve ekonomik değişimin ortaya çıkardığı kesimleri kapsayacak yapısal dönüşümleri yeterince ve zamanlıca yapamadı. Bu da üst yapı kurumları ile ekonomik kurumlar arasındaki uyumun kaybolmasına ve ekonominin yönetiminin zorlaşmasına yol açtı. Siyasi mekanizmalar yeteri kadar çözüm üretemedi. Siyaset hem dışarıda hem içeride tıkandığı zaman, bu tıkanıklık maalesef bir şekilde dışarıdan müdahalelerle açılabildi. Türkiye’nin bugüne kadarki tecrübelerine bakılırsa, siyasi olarak bir açılım yapılamadığı zaman, tıkandığı zaman mutlaka ve mutlaka dışarıdan etkileşim devreye girip, bunun aşılmasına yol açıyor. Türkiye bunu daha önce defalarca yaşadı. Bunun tek istisnasını 2001 krizi sonrası yaşananlar oluşturmaktadır. Benim umudum ve beklentim, Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle, sivil inisiyatif ile siyasilerin manevra alanı ile bu problemi bir şekilde aşmasıdır.

 

EKONOMİNİN ÇÖZÜMÜ İÇİN SİYASET YOL ALMALI, YÖNETİM ŞEKLİ DÜZELMEDEN İLERLEYEMEYİZ

 

Türkiye’de ekonomik ve siyasi süreçlerin sevk ve idaresinden sorumlu olan kurumlar işlevsizleştiği gibi sahici bir siyasi tartışma ve arayış da yok. İktidar dar bir alanda siyasi gündem mühendislikleriyle toplumsal nabzı yönetirken muhalefet de anlamlı bir alternatif ortaya koyamıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, bunun için ne yapmak gerek? 

 

Burada siyasete izin vermek gerekiyor. Yani siyaset yapmaya gönüllü kurumların da olması lazım. Ben onları da görmüyorum. İktidar siyasetin önünü tıkamaya çalışıyor. Muhalefet de siyaset yapmamaya çalışıyor. Oysa bizim kurtuluşumuz, ekonominin kurtuluşu düze çıkması siyaset ve karşılıklı diyalogla mümkün olabilecek bir şey.

 

Ben demokratik seçimlerin bu yönde bir çözüm olacağını düşünüyorum. Ancak bu bir kerede ortaya çıkmaz. Çünkü köprünün altında o kadar çok sular geçti ki, Türkiye 2002 öncesi Türkiye değil artık. Yenidir, eskidir onu bilemem ama farklı bir Türkiye var. Kurumları ve insanlarıyla. Dolayısıyla Türkiye’nin çıkışı, ekonominin düze çıkışı ve siyasetin oturması maalesef bir zaman alacaktır. Bir seçimle olacak bir şey değil.

 

Türkiye’nin bu ekonomik manada yol alabilmesi, problemleriyle baş edebilmesi için öncelikle yönetim şekliyle ilgili belirsizlikleri ortadan kaldırması gerekiyor. Bir iktisatçı olarak, okumalarım ve araştırmalarım, inancım gösteriyor ki; kuvvetler ayrılığı, bireysel özgürlükler hukukun üstünlüğü gibi bir ülkeyi, demokratik yapan temel unsurlar olmadan bir yönetim modeli modern dünyada inşa edilemez. Eğer Türkiye’nin iyiliğini düşünüyorsa siyasiler, bunları açıkça telaffuz etmek zorundalar ve inşa edebilmenin yolunu aramalılar.

 

Kısır, basit yollarla ve ayak oyunları ile bu iş yapılmamalı. ‘Hükümet kutuplaştırma stratejisi seçiyor da iktidardaki oyunu artırmaya çalışıyor, muhalefet buna karşı onun oyununu görüyor tepki göstermiyor.’ Türkiye’yi bir yere götürmez bu. Sıkışmış bir siyasi sistemimiz var ve bunun için herkes kendi mahallesinde bir şeyler yapmaya çalışıyor, bu doğru değil.

 

Ekonomik problemleri ortadan kaldırabilmenin yegâne yolu siyasette yol alabilmektir ve siyasette yol alabilmek için de biraz önceki temel ilkelerini ifade ettiğim şeyi kamuoyuna mal edebilmek, arayışın bu yönde bir arayış olduğunu kamuoyuyla güçlü şekilde paylaşmak gerekir. Çünkü modern devletler bunun üzerine inşa edilmiştir. Dünyada yer alabilmek, dünyanın ekonomik sisteminde yer alabilmek dünyanın paylaştığı değerlere sahip olmayı gerektirir. Bu değerlerin başında demokrasi, kuvvetler ayrılığı, şeffaflık, hesap verilebilirlik geliyor. Hukukun üstünlüğü, çoğulculuk geliyor. Bunlar olmadan dünya değerler sisteminde yer edinemezsiniz. Bunları oturttuktan sonra iktisadi politikaları konuşacak bir noktaya geleceksiniz.

 

TÜRKİYE’NİN SORUNLARINI SIKI PARA POLİTİKASI ÇÖZMEZ

 

Siz söylediniz, ben biraz daha güncel tartışmalar içinde tekrar soracağım. İktidar ekonomik krizleri çözmek için zorlanarak da olsa, ekonomi yönetiminde bir değişikliğe gitti. Merkez Bankası daha sıkı para politikası ile somut önlemler almaya çalışıyor, bununla enflasyon-kur ikileminde bir yere taşımak istiyor. Bütün bunlar sistem değişmediği, siyaset sorunlara çözüm üretmediği sürece boşuna mıdır?

 

Daha da öteye gideyim, bu konuyu ben yetkililerle birebir konuşmuş biriyim. Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal ile. Politikalar, sıkı para politikası, enflasyon ayağı bakımından önemlidir, doğrudur. Ciddi bir kredibilite kaybı var Merkez Bankası’nda ve Merkez Bankası’nın bu kredibiliteyi kazanması lazım. Ancak, Türkiye’nin problemleri para politikası ile halledilecek problemler değildir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Sıkı para politikası bugünü kurtarır ama orta ve uzun dönemde bu izlenen politika Türkiye’nin ayağına bağ olur. Başarıya ulaşabilmesi için bu politikaların izlendiği dönem içerisinde hem siyasi manada reformların devreye sokulması gerekir hem de ekonomik manada ama parasal sektörleri değil reel sektörleri ilgilendirecek, işgücü piyasalarını ilgilendirecek bir takım reformları dizayn etmek gerekir. Hükümette böyle bir şey görmüyoruz.

 

Gariptir ki; iktisat konusunda yorum yapan arkadaşların çoğunluğu da, ekonomi programı yapan kanallar var ya, para politikası etrafında yatıp kalkıyorlar. Bu kısa vadeli çözümdür ve buradan elde ettiğiniz; hocalık kimliği ile bunu söyleyeyim; para politikası ile elde ettiğiniz mevziler uzun süre savunabileceğiniz mevziler değildir. Orada kalıcı olabilmesi için mutlaka reel sektörü etkileyebilecek başka politikalarla desteklenmesi lazım. Bu iktisat literatüründe çok uzun yıllardır tartışılan konudur. Para politikasının reel etkisi var mıdır yok mudur? Kısa dönemde vardır, uzun dönemde yoktur. Bu kadar basit.

 

Uzun dönemde siz bunu böyle gitmeyi düşünüyorsanız yanılırsınız. Neden? Yüksek faiz ve sıkı para politikası likiditeye muhtaç. Oldum olası böyledir, Türkiye ekonomisinde yönetim pratiği buna dayanır. Böyle bir kültür var Türkiye’de. Böyle bir ekonomide krediye ulaşamayan firmalar doğru düzgün üretim yapamaz. Dolayısıyla iktisadi yavaşlama, yavaş yavaş bu şirketlerin bir takım davranış ve söylemlerini etkiler. Bu etki, hükümete siyasilere kadar gider, para politikası için gerekli olan siyasi yandaşlarınızı, siyasi desteklerinizi ortadan kaldırır. O yüzden uzun vadede uygulanamaz diyorum.

 

Mutlaka hükümetin bir şekilde siyasi olarak ve reformlarla desteklemesi lazım. Benim gördüğüm kadarıyla hükümet bunun fakında, en azından Naci Ağbal farkında. Birebir gördüğüm. Hükümet elinden geldiğince yol almaya, süre kazanmaya çalışıyor. Ancak önümüze ciddi bir reform perspektifi, reform önerisi de koyamamış durumda. Dar siyasi öncelikleri güttüğü için. Bu şekilde enflasyon ve uluslararası sermayenin güvenini inşa edebilmek için bu politikayı izliyorsunuz ama bunu izlerken de var olan bir takım problemlerin de artmasına neden oluyorsunuz. Nedir? İşsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği, eşitsizliği. E şimdi halletmemiz gereken bu süre içerisinde hadi doğru adımları attınız diyelim, bunların neticesinde bu ve katmerleşen problemlerle baş etmek zorunda kalıyorsunuz.

 

Kovid sonrası dünyası hiçbir zaman 2002 ve 2008 dönemi gibi 2013 öncesi dönem gibi olmayacak. Çok daha zor koşullar olacak dünyada. Eğer Türkiye, Erdoğan ile kalacaksa güven tazelemesi lazım Erdoğan’ın dünyada. Bu çok zor. Çok ciddi bir güven bunalımı, erozyonu yaşıyor. Erdoğan’sız olacaksa da bu güveni tesis edecek bir liderliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Maalesef o liderliği gösteren siyasi kurumlar da bunu gösteremiyorlar.

 

Kitabınızdan biraz daha bahsedelim. Asaf Savaş Akat ve Seyfettin Gürsel’in editörlüğünde ‘Kesişim Noktasında Türk Ekonomisi’. Bu kitapta, bildiğim kadarıyla, Türk ekonomisinin yapısal fotoğrafını çekmeye çalışıyorsunuz; nasıl bir niyetle yola çıktınız?

 

Projeyi organize edenler Asaf Savaş Akat ve Seyfettin Gürsel. Türkiye ekonomisine yönelik vizyonları var, temel problemlerine yönelik bir takım görüşleri var hocaların. Türkiye ekonomisinin açmazlarına yönelik de bir kısmını konuştuk zaten buna yönelik olarak da bu problemlerle ilgili yazı yazabilecek kafalarındaki kişilere davet üzerine bu kitap oluştu.

 

Şevket Pamuk var mesela, Daron Acemoğlu var, Ozan Bakış var. Ege Yazgan, Gökçe Uysal, ben varım Ayşe Aylin Bayar ile birlikte, Atilla Yeşilada ve Cengiz Aktar var. Türkiye ekonomisinin tıkanmalarından bahsetmiştik, burada bunlardan bahsediliyor. Nedir bu tıkanan noktalar? Tahmin ettiğiniz gibi Daron Acemoğlu ve Şevket Pamuk burada olunca, öncelikle kurumlar. Kurumların önemi. Kurumlardaki yaşanan erozyon ve tıkanmalar burada.

 

 

Başka husus da bizim ele aldığımız ekonomik dönüşüm yani Türkiye çok ciddi manada, tarımda nüfus barındırıyor, bu nüfusun kentlere mobilize edilmesi ve bu mobilizasyonun idare edilmesi gerekiyor. Bunu değer yaratan bir hale getirmek gerekiyor, sosyal maliyetlerini minimize etmek gerekiyor. Ne kadar bu başarıldı, sorunun cevabını bizler vermeye çalıştık. İşgücü piyasaları ile ilgili ciddi katkılar verdi arkadaşlar.

 

Türkiye’deki işsizlik, Kovid öncesinde de ortaya çıkan realiteydi. Türkiye’deki işsizlik büyümeye endeksli o da çok sınırlı. Büyümemiz ile işgücü istihdam sağlayan bir büyüme de olmadı. Dolayısıyla bu sektörde emek piyasaları ile ilgili yapılması gerekenler var. İshak, Daron ve Murat bunlara parmak basıyor. Türkiye’deki son yıllarda, uzun zamandan beri aslında faktör verimliliği artırılamıyor. Hizmet sektörü Türkiye ekonomisinin yüzde 60’tan fazlasını teşkil ediyor. Bu sektörün faktör verimliliğini ciddi olarak ölçemiyoruz. Sanayideki faktör verimliliği düştü. Ekonomideki toplam faktör verimliliğini artıracak bir takım tedbirler almak gerekiyor.

 

Şevket Hocanın 2 sene önce çıkan Princeton Üniversitesi’nden bir kitabı var. Türkiye’nin 200 yıllık tarihini anlattığı, İş Bankası’ndan yayınlanan kitabına dayanak teşkil eden bir kitaptır ve orada kurumların öneminden bahseder. Kurumsal reformların ekonomik siyasi reformların nasıl Türkiye ekonomisinde faktör verimliliğini artırıcı etki yarattığını gösterir. Bizim sıkıştığımız ve yol ayrımına geldiğimiz nokta budur. Faktör verimliliğini artıracak tedbirleri almamız gerekir. Ekonomik reformlarla değil siyasi reformlarla da.  Yani ülkenin yönetim teknolojisini değiştirmekle ancak mümkün. Bu kitap birazcık pahalı olmakla birlikte bu sorunların cevabını arıyor.

 

Atilla Yeşilada’nın da ifade ettiği siyasi ilişkiler, Türkiye ekonomisinin uluslararası düzlemdeki siyasi ilişkilerinin gelecekteki perspektifini nasıl belirleyebildiği, bunlara nasıl bağlı olduğu ile ilgili bir çalışmadır. Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözebilmenin dış politika ayağının da ihmal edilmemesi gerektiğine vurgu yapar. Türkiye’nin bugünkü sorunlarının tümüne parmak basan bir kitap oldu. Biz beğeniyoruz, okuyucuların da beğeneceğini umuyoruz.

 

BOĞAZİÇİ GİBİ ÜNİVERSİTELER HER ÖĞRENCİNİN HAYALİDİR. SİZİN KARALAMANIZ ETKİLEMEZ

 

Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlara gelecek olursak. Rektör ataması sonrası olanlar ne kadar konjonktürel bir konu ne kadar genel sürece ait bir sorun. Genele ait ise neden daha önce benzer olaylarda değil ama Boğaziçi’nde bu kadar gürültü koptu?

 

Boğaziçi Üniversitesi, Türkiye’deki yükseköğretimde yaşanan birçok problemi iyi idare eden bir üniversiteydi. Bunlardan uzak kaldı.  Bunu sorguluyor ve zaman zaman da gündeme getiriyordum, bizimle ilgili toplantılarda. Bir şekilde onlara da sıranın geleceğini düşünüyordum. Kişisel gözlemimi ifade edeyim. Boğaziçi’nde tanıdığım dostlarım da hocalar da, özellikle bu seçimde bir takım farklılıkların olacağını düşünüyorlardı. Bu olay onlar açısından, en azından bir kesimi açısından beklenmedik bir olay olmadı. Bu noktaya adım adım gelindi.

 

Boğaziçi Üniversitesi’nin maruz kaldığı problem, yükseköğretimin problemidir, genel olarak. Ben İTÜ öğretim üyesiyim, bu problemlerden azade değiliz. Bunlar bizde de var. Benzer şekilde bizde de yaşandı ama biz öğretim üyeleri olarak İTÜ’de buna bu düzeyde bir tepki gösteremedik.

 

Boğaziçi’nde simgesel tarafları da var. Öncelikle Türkiye’deki şartlar bizlerin problemleri yaşadığımız dönemdeki şartlardan siyasi ve ekonomik olarak farklı. Kamuoyu desteği çok önemli. Kamuoyu desteğinin Boğaziçi’ne çok yüksek derecede olduğunu şahsen düşünüyorum. Süreç içerisinde iktidarın yaptığı hataların da bu desteği artırıcı yönde etki yarattığını düşünüyorum. Kamuoyu vicdanı ve aklında bu üniversiteler farklı yerde.

 

Siz ne söylerseniz söyleyin sonuçta bu üniversiteler her ailenin, her yükseköğretim aşamasına gelmiş öğrencinin hayalindeki yerlerdir. Olmayı arzuladıkları yerlerdir. Söylenenlere bakmayın, duygulara hitap etmeye çalışıyorum. Siz burada ne yaparsanız yapın, nasıl karalarsanız karalayın insanların vicdanında o karalama etkileri uzun süreli kalmaz. İstenilen bir noktadır o. Birinci planda kamuoyu desteğini sağlayan unsurlardan biri o, hükümet açısından da sembolik değeri var diye düşünüyorum. Özellikle ABD’de ortaya çıkan gelişmeler, yeni başkanlığın el değiştirmesi sanırım zamanında Galatasaray Üniversitesi üzerinden de Fransa ile siyasi problem halletmeye çalıştık. Bunlar yapıldı. Hatta Legion d’Honneur madalyaları iade edildi. Şunlar yapıldı bunlar yapıldı. Boğaziçi de Amerika ile kültürel bir bağı temsil eden bir üniversite. O yüzden de sorunları kaşımak için yapılan bir eylem olarak düşünüyorum. Bunu doğru bulmuyorum. Bilimin bir şekilde siyasetten bağımsız olması gerekiyor. Uzayı siyasiler tartışıyor ama bilim dünyasında bu yönde bir tartışmaya şahitlik etmedim. Nasıl olacak bilmiyorum. Herhalde taşeron sistemi ile olacak, eskiden olduğu gibi.

 

HER YERE ÜNİVERSİTE AÇIYORSUNUZ, VİZYONUNUZ NE?

 

Ancak benzer süreci birçok üniversitede gördük. Atanan Boğaziçi rektörünün akademik geçmişi ile mukayese edilemeyecek isimler atandı. Bir üniversite kapatıldı, İstanbul Şehir Üniversitesi. O zaman neden böyle bir tepki olmadı. Elitizm tartışmaları anlamlı mı, bağımsız mı?

 

Bu elitizm ile ilgili değil. Kamuoyunun algısını saptırmayalım. Bilim ve elitizmi biz… nasıl diyeyim bir kere bilim elittir zaten.

 

Haklısınız itiraz etmiyorum ama diğer üniversiteler ile bunun arasındaki fark anlamında söylüyorum.

 

Farkını şöyle söyleyeyim. Yeni bir YÖK tasarısıyla; Anadolu’daki üniversiteler Boğaziçi’nden teknik üniversiteden ders alabilecek. Bunun da altyapısını, Cumhurbaşkanımız kamuoyuna lanse etti. Şu anda büyük üniversitedeki öğrenciler ayakta. Madem bu üniversitelere elit sıfatı takan insanlar var. E o zaman; senin öteki üniversitelerin neden burada ders alıyorlar, bir sebebi var herhalde.  

 

Bilim yapılan yerler buralar. Bugünkü şartlarda bugünkü insanlar bunları yapıyorlar. Kendi motivasyonu ile, devlet imkânı ile değil. Buldukları kaynaklarla bunları yapıyorlar. Bu aslında içten içe Anadolu’daki üniversitelerin kendilerini nerede gördükleri ile ilgili bir şey. Oradaki kurumsal düzenlemelerle yapılan kâğıt oyunları ile yapılan üniversiteler siz üniversite dediğiniz için üniversite olmuyor.

 

Bir bölümü açtığınız zaman, Boğaziçi’nde de böyle İTÜ’de böyle, bölüm olmaz. Ne zaman olur? O bölümden mezun ettiğiniz adamlar Türkiye’de fark yaratmaya başladığı zaman. Ressam, sanatçı olduğu zaman. Bilim insanı olduğu zaman, evrensel değer üretmeye başladığı zaman o bölümler gerçekten kurulmuş oluyor. Dünyaya, bilime mal olmuş oluyor. Sizin vizyonunuz böyle olması gerekirken; bu benim değil bilimin ifade ettiği şey.

 

Her yerde üniversite açıyorsunuz. O üniversitedeki öğrenci için vizyonunuz nedir? Türkiye maalesef genç nüfusun istihdam sorununu ciddi oranda idare edemedi. AK Parti de bu konuda sınıfta kaldı. Bu politikanın en önemli aracı olarak üniversiteleri gördü ama bu sefer de bu insanlar da işsiz insanlar, diplomalı işsizler ordusuna katılmak zorunda kaldılar. Sadece ötelemiş oldunuz. Üniversite ve bilim; gençlerin maruz kaldığı işsizlik problemini çözebileceğini bir araç değildir. Bu şekilde yaklaşılmaması gerekir. Yaklaşacaksınız da problem için başka çözümler, yükseköğretim organizasyonu için başka çözümler bulmanız gerekir. Bütün dünyada olduğu gibi ikili yapılara geçeceksiniz, seçkin üniversite kuracaksınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.