Türkiye’de Düşüncenin Dogmatik İki Yüzü Üzerine

12. yüzyıldan itibaren İslam coğrafyasında düşünce, büyük oranda fiziki ve toplumsal dış dünyadan bağlarını kopararak, doğadaki morfolojileri ve toplumsal formasyonları kavramayı-kavramlaştırmayı terk ederek; kitaplar-satırlar arasında geviş getiren/cepten yiyen  metafizik, mantık ve teoloji/teosofi olarak kalmıştır. Bu tarihlerden sonra, tek tük -İbn Haldun gibi- orijinal düşünürler çıkmış olsa da, hiçbiri genel gidişatı etkileyememiştir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’nin Başına Gelenler veya Evden Kaçmanın Hikâyesi

 

Sünniliğin ve Şiiliğin bin yılı aşkın bir süredir yenilenmeyip (tecdit), evrimleşmeyip taşlaşmış, mumyalaşmış, donmuş, katılaşmış, yer yer çürümüş, eskimiş, yıpranmış, dogmatik, anakronik, ortodoks gövdeleri; artık kafası çalışan, meraklı, düşünen ve vicdanı diri olan yeni jenerasyonlara cazip gelmediği için, epey bir zamandan beri evden kaçmalar, evi terk etmeler artmaktadır:

 

Sekülerleşme, Deizm, Agnostisizm, Ateizm… Bir zamanlar Marksizm, Sosyalizm/Komünizm ile evden kaçanlarda olduğu gibi. İlginç olanı da, bir dönem ömrünü bu dini-dogmatik yapıları savunmak için harcamış, okumuş-yazmış zevatın, ömürlerinin sonuna doğru yavaş yavaş veya birden “aydınlanıp”, dümeni kırarak felsefeye, bilime ve sekülerizme ihtida etmeleridir.

 

Son zamanlarda Türkiye’de sık sık böylesi figürler çoğalmaya başladı. Allahualem, yaşını başını almış olan, -Tanrı’ya olmasa da- ahiret hayatına olan inançlarının zayıflaması veya onu kaybetmeleri ile bu zevat, ömr-ü ahirlerinde dünyadan muratlarını alma telaşına kapılıyorlardır.  Çökmüş olan evden, yurttan yuvadan umudunu kesmiş olan bu “geç aydınlanmışlar”, bize felsefenin, us’un (rasyonalite), bilimin, sekülerizmin, ödev ahlakının (Kant) faziletlerinden dem vuruyorlar. “Kestaneden çıkıp, kabuğuna tükürüyorlar.” Karşı karşıya olunan devasa “decadance”dan dolayı, bu özgüven kaybını ve savrulmaları, normal karşılamak gerekir belki de.

 

Merhum Mehmet Akif’in “Safahât” adlı manzum eserinde terennüm ettiği gibi, Osmanlının çökmesi ile çökmüş olan “Türk-Tasavvuf Sünniliği”nin; Cemaat-Tarikat-Siyaset ve şeyhler-şairler aracılığı ile 1950’lerden sonra Muhafazakârlık veya kod adı “Milli Görüş” olan İslamcılık nitelemesiyle parlatılıp tekrar topluma bir çıkış yolu olarak sunulmasına, yüzde elli seçmen kitlesi tarafından dahi artık itibar edilmemeye başlanmıştır. Gel ki, bu siyasi elitlerin, samimi olarak İslami bir “Davâ” mı güttükleri; yoksa 1980’lerden sonra kapitalizme eklemlenen Türkiye’de giderek “Biraz da biz ölelim” modunda mı oldukları da, ayrı bir tartışma konusudur.

 

Bu düşünceyi 1970’lerden beri yeni nesillere empoze eden İmam-Hatip liseleri ve sayıları iki binlerden itibaren yüzü aşan İlahiyat fakülteleri; çöküşün teolojik, tarihsel, politik nedenlerini anlama entelektüel kapasitesinden dahi yoksun oldukları için, topluma din konusunda yeni bir söz söylememekte ve yeni bir yön gösterememektedirler.

 

Türk Üniversitelerinin Sosyal Bilim bölümleri de dini düşünceye dışardan ciddi bir eleştiri yöneltme kapasitesinden yoksun olmuşlardır. Bunun sebebi, buraların düşünce üreten veya araştırma yapan gerçek birer “üniversite” veya “akademi” olmaktan çok; büyük oranda sponsorluk yapan, nakilci-taklitçi birer “şube” olarak kalmış olmalarıdır.

 

Türkler, Maveraunnehir bölgesinde vaktiyle geliştirdikleri rasyonel teoloji (Hanefi-Matüridi) Anadolu’ya gelmediği için, Arapların (kelam-fıkıh-felsefe) ve Perslerin (işrak felsefesi) geçmiş oldukları “rasyonel teolojik düşünme” aşamasına dahi geçemeden, bunları skolastik olarak (medrese) devralıp “mitolojik/menkıbevi” (tasavvuf-tarikat) aşamada kalmışlardır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu, bir tarihçinin nitelemesi ile bir “derviş devlet”tir.

 

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde Batı’nın “Aydınlanma” ile geçtiği felsefi ve bilimsel düşünme aşamasına devrimler aracılığıyla “uzun atlama (Hayatta en hakiki mürşit ilimdir)” ile erişme teşebbüsü, kaba dogmatik bir “pozitivizm” ile sonuçlandı. Zira toplum hayatında böylesine bir “uzun atlama”, müstehildir.

 

Üstad N. Fazıl ve muakkibi şairler (S. Karakoç, İ. Özel, C. Zarifoğlu, E. Beyazıt…), bu kaba pozitivizme karşı “mistik-menkıbevi” Türk Sünniliği ile kavga verdiler. Bu yazıda kendisine “ihtida edilen” bu düşüncenin, dünya görüşünün Batıdaki gerçek doğası, genetiği ve buna yapılan bazı eleştirileri serdedeceğim.

 

Felsefi-Bilimsel Düşünmenin Başarısı

 

Kadim Yunanda parlayan felsefe ve sanat (tiyatro-heykel-müzik), Roma’da (Helenistik dönem) mimari ve hukuk olarak aktüelleşti. Miladi beşinci yüz yıl ile on dördüncü yüzyıl arasında Kilisenin (Katoliklik-Ortodoksluk) kontrolünde skolastik dogmatizm olarak kalan düşünce, Yunan felsefesinin Arapça üzerinden Latinceye çevrilmesi ile yavaş yavaş Yeniçağ felsefesi, Rönesans, Aydınlanma, Reform, bilim ve teknoloji olarak tekrar dirildi. 17. yüzyıldan itibaren başlayan Endüstri devrimi ile yükselen burjuva sınıfı, kapitalizmi, emperyalizmi/kolonyalizmi (sömürü-zenginlik) yarattı.

 

1789 Fransız İhtilali ile başlayan siyasal çalkantılar, imparatorluk-krallık yapılarını yıkarak ulus-devlet (milliyetçilik), cumhuriyet, demokrasi, laiklik, toplum sözleşmesi, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, insan hakları… kavram ve kurumlarını intaç etti. Batı, uzun süren din savaşları, sınıf savaşları, ırkçılık savaşları, sömürü (I. ve II. Dünya savaşlarından sonra, kendi iç barışını kurmayı başarabildi (ABD ve AB).

 

A.N. Whitehead, Aklın İşlevi adlı kitabında Batı’nın başarısının sırrını şöyle izah eder:

 

 Yunanlıların dünyadaki ilerleme açısından asıl önemi, adeta inanılmaz bir sırrı, spekülatif aklın kendisinin de düzenli bir yönteme tabi olduğunu keşfetmiş olmalarıdır. Spekülatif aklın, belirli sınırların ötesine geçme işlevini ortadan kaldırmadan, onu anarşik karakterinden mahrum bırakmışlardır. Artık vahiy (esin) yerine spekülatif akıldan söz ediyor olmamızın sebebi işte budur. Akıl, makul olanın düzenliliğine müracaat ederken, “spekülasyon” tikel bir yöntemin aşkınlığını ifade eder. Yunanlıların sırrı, yöntemin aşkınlığında bile, nasıl yöntemle sınırlı kalınabileceğidir. Yunanlılar, kendi keşiflerini neredeyse hiç anlamamışlardır. Fakat bizler, onu iki bin yıl boyunca iş başında gözlemlemiş olmanın avantajına sahibiz… Yunanlılar, kelimenin en geniş anlamıyla mantığı icat etmişlerdir: keşfetme mantığını. Yüzyılların deneyimiyle nihayet tamamlanan Yunan mantığı, bir kanaat içeriğinin tabi tutulması gereken bir dizi kriter sunar. Bu kriterler şunlardır: 1- Sezgisel deneyimle uyumluluk, 2- Önerme içeriğinin açıklığı, 3- Mantıksal iç tutarlılık, 4- Mantıksal dış tutarlılık, 5- Mantıksal şema tutarlılığı olarak: a) büyük ölçüde deneyimle tutarlılık, b) deneyimle herhangi bir uyuşmazlığın olmayışı, c) kategoriyal mefhumları birbiriyle tutarlı, d) yöntem bilimsel sonuçlara haiz olmak. 

Whitehead, şöyle devam ediyor:

 

Matematiğin erken dönemlerini düşünün:  milattan yaklaşık iki bin yıl önce Mısır’da birkaç teknolojik oyun. Muazzam bir uygarlıkta küçük bir unsurdu bu. Milattan yaklaşık beş yüz yıl önce, Yunanlılar, kuram aşkına bunu kuramsal olarak geliştirmeye başladı. Yunanlıların dehası, doğayı anlamak için matematiğin önemini açıkça sezmiş olmalarında görülüyordu. Soyut morfolojilerin gelişimini teşvik etme gerekliliği, on altıncı yüzyılın başlarında geometri biliminin durumuna bakılarak anlaşılabilir. Geometri, yaklaşık iki bin yıldır yapılıyordu. Çok ince ayrıntılarına kadar geliştirilmişti. Fakat ufak tefek istisnalar dışında, araştırmanın içsel değeri dışında bir meyve vermemişti. Ardından, -sanki bir kapı açılmış gibi-, yüzlercesi içinden ilkin Kepler, konik kesitlerin ilk önemli kullanımını keşfetmiş; Descartes ve Desargues, geometrinin yöntemlerinde devrim yapmış; Newton, Principia’sını yazmış ve uygarlığın modern dönemi başlamıştır. 

 

Whitehead, genel olarak Doğu’yu şöyle eleştirir:

 

Asya uygarlığının parlak bir gelişme döneminden sonra girdiği göreli duraklama dönemi, merakın ürünü olan fikir sermayesini tüketmiş olmasından kaynaklanmıştır. Asya’nın, insanların zihinlerini enerjikleştiren ve rastlantısal deneyimlerine anlam vermek için hazır bekleyen geniş ölçekli soyut düşünce şemaları yoktu. Temaşada takılıp kaldı ve fikirler durağanlaştı. Yeniliği üreten anarşik merak, salt soyut fikirlerin temaşasında boğuldu (şiir-mistisizm- İG). Spekülasyon, aklı terk etti. Örneğin, milyonlarca insan, ağaçlardan düşen elmalar görmüş; ama matematiksel bir dinamik ilişkiler şemasını zihninde oluşturan, (Batılı) Newton olmuştu…

 (Whitehead, Aklın İşlevi. çev: S. Çalcı. İst. 2020)

 

İslam’ın Başına Gelenler

 

İslam toplumları, miladi sekizinci yüzyıldan itibaren, yayıldıkları coğrafyada karşılaştıkları felsefi-bilimsel düşünce eserlerini, -merak ederek- Arapçaya çevirmiş; bunlarla bir müddet (12. yüzyıla kadar) uğraşmış; hatta bazı alanlarda bu düşünce gövdelerine ciddi katkılarda bulunmuş; daha sonra da, skolastisizme (medrese) yuvarlanarak Asya’da (Doğu’da) kalmıştır. Batı, felsefe ve bilim tarihi yazıcılığında Müslümanların bu katkısını uzun süre görmezlikten gelmiştir. Tâ ki, Türk bilim tarihçisi merhum Fuat Sezgin, bu gerçeği çalışmaları ile ortaya koyuncaya kadar.

 

Teolojik düşüncede ise, İslam’ın erken döneminde oluşan ve adına “Rey Ehli” denilen ve omurgasını Mutezile ve Hanefiliğin oluşturduğu düşünce; doğada nedenselliği, insanın özgür iradesini ve ahlakta/dinde vicdanı da bir bilgi kaynağı olarak kabul ederek Abbasilerin orta dönemine kadar etkin olmuş; fakat Mütevekkilin ihtilalinden sonra Hanbelilik-Şafiilik ve Eş’arilikten oluşan “Gelenekselci/Selefi-Sünni” düşünce egemenliğine yerini bırakmıştır. Bu düşünme tarzı/teoloji, doğada nedenselliği (atomculuk/adetullah), insanın özgür iradesini (kadercilik) ve ahlakta –temel kaynakların (Kur’an-Hadis) yanında- vicdanı/aklı/düşünmeyi bilgi kaynağı olarak reddetmiştir.

 

Dokuzuncu yüzyıldan itibaren gelişen, bedeni/biyolojiyi ve dünyayı lanetleyip ruhu yücelten (zühd-riyazat), akıl yerine sezgiyi/ilhamı (Batın) kutsayan “tasavvuf” da Sünniliğe eklemlenerek (Gazzali/İhyâü Ulûmi’d-Din) Sünni ortodoksi, 12. yüzyıldan itibaren içtihat kapısını –büyük ölçüde- kapatarak, Selçuklulardan itibaren Osmanlı’nın çöküşüne kadar tarikatlar ve medreseler yolu ile devletin resmi ideolojisi olmuştur.

 

Bu tarihlerden itibaren düşünce, büyük oranda fiziki ve toplumsal dış dünyadan bağlarını kopararak; doğadaki morfolojileri ve toplumsal formasyonları kavramayı-kavramlaştırmayı terk ederek; kitaplar-satırlar arasında geviş getiren/cepten yiyen (haşiye-şerh-zeyl-hamiş-telhis) metafizik, mantık ve teoloji/teosofi olarak kalmıştır. Bu tarihlerden sonra, tek tük -İbn Haldun gibi- orijinal düşünürler çıkmış olsa da, genel gidişatı etkileyememişlerdir.

 

Felsefe-Bilim ve Batı’ya Eleştiriler

 

Batıda gelişen düşüncenin devingenliği, bilimsel keşifler, üretim ekonomisi, sağlık, eğitim, imar, özgürlükler, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi… hemen hemen herkesin benimsediği ve elde etmeye çalıştığı insani-toplumsal formasyonlardır. Ancak onun metafiziğine, teknolojisine, ekonomik sistemine (kapitalizm) ve ahlakına yapılmış ciddi eleştiriler de mevcuttur.

 

Bu bağlamda E. Levinas, metafizik açıdan Batı’yı şöyle eleştiriyor:

 

Batı felsefesi, ‘Başka (münezzeh Tanrı)’yı açığa çıkarmak ile birdir. Bu açığa çıkarmada ‘Başka’ varlık olarak tezahür etmekle başkalığını yitirir. Felsefe, çocukluğundan beri, Başka olarak kalan Başka’ya karşı duyduğu dehşetle, önüne geçilmez bir alerjiyle maluldür. Bu yüzdendir ki, her şeyden önce bir “Varlık Felsefesi (Ontoloji)” olagelmiştir; varlığı anlama, onun nihaî gayesi ve insanın temel yapısı olmuştur. Yine bu yüzdendir ki o, bir içkinlik ve özerklik felsefesi; bir tanrı tanımazlık olarak gelişmiştir. Aristoteles’ten Leibniz’e filozofların tanrısı –ki Skolastiklerin Tanrısı da buna dâhildir- (mahiyeti itibari ile- İG) akla uygun bir tanrıdır.

(E. Levinas, Sonsuza Tanıklık. Haz: Z. Direk-E. Gökyaman. İst. 2001. s.131) 

 

Batı Felsefesini “Onto-Teoloji” veya “Varlığın (Unutulmuş) Tarihi” olarak kavramlaştırıp bunu da, Pre-Sokratikler, Sistemci Filozoflar (Platon-Aristo), Hristiyanlık Teolojisi, Modernite ve Geç-Modernite (Nietzsche ve sonrası) şeklinde dönemselleştiren Heidegger, “Fenomenolojik Ontoloji” nin kurucusu olarak, son aşamayı –insanın kendisi dâhil, her şeyin- “teknolojileşme”si ve “çerçevelenmesi (gestell)” olarak şöyle tasvir eder:

 

Nietzsche’nin entitelerin varlığını ontolojik olarak ezeli ve ebedi şekilde tekerrür eden (“Ebedi Döngü”) güç tutkusu/güce tutku (will-to-power), daha da ilerisi “istemeyi isteme (will-to-will)” diye anlamasının bu temel güçlerini sağlayan kendi kendilerini büyütmek dışında başka hiçbir amaç/gaye ile birleşmemeye ve başka hiçbir amacın/gayenin parçası olmamaya mahkûm etmiştir. İkincisi, (teknolojik düşünme), biz geç modernleri örtülü şekilde kendimiz dâhil ilişkili olduğumuz entitelerin tümünü doğaları gereği anlamsız yani optimize edilmeyi, düzenlenmeyi, maksimum randımana kavuşturulmayı bekleyen pür “kaynaklar/rezervler” olarak anlamaya ve bu tarzda ele almaya teşvik eden şeyin, işte tam da entitelerin varlığının bu ontolojik, indirgemeci kavranışını ifade eder.

“Post-Nietzsche’ci çağımızda giderek kontrol altına alınacak hiçbir özne kalmamıştır; keza, özne de emre amade “rezerv”e dönüşmüştür (İnsan kaynakları)… Basitçe ifade etmek gerekirse, modernitenin yaralı öznesinin, sadece optimizasyonu bekleyen bir başka doğası gereği anlamsız “kaynağa” dönüşümü, biz geç modernlerin, doğayı objektifleştirerek kontrol etmek amacı ile modernlerce geliştirilen pratiklerin geriye/kendimize dönmesinden doğmuştur. Bir zamanlar, objektif dünyaya egemen modern özneler, (artık) kendilerine “nesne” muamelesi yapmaya başlamış; özne-nesne ayrımının kendisi bile yıkılmış ve özne, sadece optimize edilmesi gereken, esnek kullanım uğruna güven altına alınan ve düzenlenen bir “kaynağa” dönüştürülmüştür.” 

(Iain D. Thomson, Heidegger-Ontoteoloji. Çev: H. Arslan. İst. 2012.)

 

Carl Gustav Jung, “Aydınlanma” ve sonrasındaki gelişmelere bazı sorular sorup eleştiriler yapıyor:

 

Aydınlanmış rasyonaliteye şu soruyu sormak durumundayım: Rasyonalist indirgemecilik, madde ve ruhun, herkesin yararına olacak bir biçimde kontrol altına alınmasını sağladı mı? Rasyonalist, yanıt olarak fizik ve tıptaki ilerlemelere, ruhun ortaçağın donukluğundan kurtarılmasına ve iyi niyetli bir Hristiyan olarak da “Demon (şeytan)” korkumuzun sona ermesine gururla işaret edecektir. Ama biz, sormayı sürdürelim: Diğer tüm kültürel başarılar ile ne elde edildi? Bunun korkunç yanıtı ortadadır: İnsan, hiçbir korkudan kurtulamadı; dünyanın üzerine korkunç bir kâbus çöktü. Şu ana kadar akıl, acıklı bir başarısızlığa uğradı; özellikle de herkesin kaçınmaya çalıştığı şey, dehşet verici bir şekilde ilerliyor. İnsan, muazzam işler başardı; ama bunun karşılığında, dünyanın uçurumunu derinleştirdi. İnsan, nerede durabilecek? Son dünya savaşından sonra ümidimiz akıldı; şimdi yine umut ediyoruz. Ama insanlar, atomun parçalanmasının sunduğu olanaklar karşısında daha şimdiden büyüleniyor ve “Altın Çağ” beklentisi içine giriyorlar. Tahribatın, akıl almaz boyutlara ulaştığının, en büyük kanıtı bu. Ve bütün bunlara neden olan kim? Güya zararsız, yetenekli, icatçı ve sağduyulu olan; ama maalesef demonizminin bilincinde olmayan insan ruhu. Evet, bu ruh, kendi ile yüz yüze gelmemek için, her şeyi yapıyor ve herkes canla başla ona yardım ediyor. Aman, psikoloji (kendini tanıma çabası-İG) olmasın da, ne olursa olsun. Çünkü bu sapma, insanın kendisi hakkında bilgi sahibi olmasına yol açabilir! Onun yerine, hep karşı tarafın suçlanabildiği savaş olsun, daha iyi. Üstelik de, tüm dünyanın, korkup kaçılan şeyi adetâ çıldırmış gibi yaptığını kimse fark etmiyor. Açıkça itiraf etmem gerekirse, bence, geçmiş çağlar, abartmıyordu. Ruh, demonizmini sıyırıp üstünden atmadı. İnsanlar, bilimsel ve teknolojik gelişmeler yüzünden cinnet geçirme tehlikesine giderek daha çok maruz kalıyorlar. Elbette “Ruh” arketipi, hem iyiliğe hem de kötülüğe muktedirdir. Ama iyiliğin, şeytaniliğe dönüşüp dönüşmemesi, insanın özgür, yani bilinçli iradesine bağlıdır. İnsanın en büyük günahı, şuursuzluktur. Ama insanlığa yol gösterip, örnek olması gerekenler bile, şuursuzluğa hürmet ve rağbet ediyorlar. İnsanî barbarlığının normal sayılamayacağı; onun içindeki şeytanı çıkarmanın ve şuursuzluğunu sona erdirmenin yolunun ve araçlarının tüm ciddiyetle araştırılmasının, en büyük uygarlık görevi sayılacağı bir dönem ne zaman gelecek? Tüm harici değişim ve gelişmelerin, insanın içsel doğasına ulaşmadığı; son kertede her şeyin, bilim ve teknolojiyi elinde bulunduran insanın sorumluluğunun bilincinde olup olmadığına bağlı olduğunu ne zaman kavrayacak? Hristiyanlık, bize yol gösterdi. Ama olguların da kanıtladığı gibi, yüzeyin (bedenin-varlığın, İG) altına yeterince nüfuz edemedi. Dünyadan sorumlu liderlerin gözünün, kendilerinin olsun doğru yoldan sapmayacağı kadar açılabilmesi için daha ne kadar çaresizliğe düşmek gerekiyor? 

(C. G. Jung, Dört Arketip. Çev: Z. A. Yılmazer. İst. 2003. S. 119-20)

 

Bu metafizik/onto-teolojik veya –Heidegger’in nitelemesi ile- “teknolojik” düşünmenin/epistemenin politik (ulus devlet/milliyetçilik) uzantıları hakkında M. Foucault’dan esinle W. Hallaq şunları söyler:

 

 (Benlik teknolojileri), artık bir kralın ya da papanın iradesi tarafından değil; yeni tasarlanmış haliyle, yayılmış ve bürokratikleştirilmiş özne tarafından oluşturulan egemenin iradesine güdümlenebilen ve ona göre biçimlendirilebilme kapasitesine sahip olarak sömürgeleştirilebilir hale getirildi. Sömürgeleştirilme, uzak kolonilerden önce tam da ‘yurt’ta başlamıştı… Öznenin birliği, ulusun birliğini cisimlendiriyor ve ifade ediyordu; çünkü neredeyse her özne, ulusun bir mikro-kozmozuydu. Ulusçuluk, sadece siyasal bir teşekkül değildir; birinci derecede ontolojik ve epistemolojik bir teşekküldür. Doğru, ulusçuluk, ulusal özneyi yaratır; ancak bunu, yalnızca özneyi hususi bir kimlik olarak yarattıktan sonra yapar. Onu bilen, düşünen bir varlık olarak “özel bir rasyonellik tarzıyla” yaratır. Bu ontolojik ve epistemolojik teşekkülden tamamıyla kaçabilen hiçbir vatandaş, öğrenci, bilim adamı yoktur… Bu ontolojik ve epistemolojik statüden serbest kalabilen hiçbir modern özne yoktur; ondan özgürleşilince, karşısında mücadele verilmesi gereken şey ipso facto (bu sebepten dolayı) bu statüdür. Bu, tastamam ‘merkezi paradigmalar’ın anlamını verir… Bütün bunlar, modern devletin, paradigmatik vatandaşı ürettiği, paradigmatik vatandaşın da devleti ürettiği bir yapıdır.”

(W. Hallaq, Şarkiyatçılığı Yeniden Düşünmek (Modern Bilginin Eleştirisi). Çev: A. Demirhan. İst. 2020. S. 179)

___

Felsefe ve İslami Teoloji’nin daha geniş bir eleştirisi ve alternatif bir düşünme yolu üzerine “Küfreden Düşünme Karşıtı Şükreden Düşünme” ( Ankara Okulu Yayınları, 2019) adlı kitabıma müracaat edilebilir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.