Türkiye’de Laik ve Solcuların Entelektüel-Etik Karnesi

Toplumlar, gaflete düşerek askeri, ekonomik, politik, teknolojik alanlarda yenilgiye uğrayabilirler, kaybedebilirler. Osmanlı toplumu da böyle olmuştur. Önemli olan, toplumsal birliğin dağılmaması veya korunmasıdır. Osmanlı’nın siyasal aklı, dili ve dini birbirinden farklı milyonlarca insanı yüzyıllarca bir arada tutmayı başarmıştır. Bir toplumda politik-kültürel ihtilafların olması da normaldir. Önemli olan, herkesin iştirak edebileceği, kanon ve klasik yaratacak ahlaki ilkeleri ayakta tutabilmektir.

Türkiye'de Laik ve Solcular

Sosyoloğumuz Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik adlı eserinde Batı toplumlarının kültürel ve politik değişmesinin “Devrim” den ziyade; Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sekülerizm, Muhafazakârlık kavramları ile toplumların tarihi ve geleneği ile eleştirel ve diyalektik ilişki içinde, parça parça ve tedrici olarak, herkesin okuduğu-paylaştığı “Klasik”ler ve “Kanon”lar yaratarak gerçekleştiğini ortaya koyar. Sağlıklı olan da budur. Marxist, İtalyan düşünür Gramsci de, toplumun “Organik Aydınları”ndan bahseder. Organik aydınlar, geleneğin -Sunî/Devrimci değil-; yaratıcı ve organik yenilenmesini yaparlar. Cumhuriyet döneminde “İstiklal Marşı”, “Kur’an Meali”, “Ezan”, “Yemen Türküsü” dışında toplumun tümünün okuduğu veya dinlediği bir “Kanon/Klasik” oluşturulamamıştır. Ayrıca, sekülerler nezdinde “Nutuk”; Solcular nezdinde ise “Kapital”, kanon/klasik hüviyetini haizdir.

 

Meşrutiyet ve Tanzimat süreçlerinde de -epeyce geç kalmış olarak- Osmanlı aydınları bunu yapmaya çalışıyorlardı: “Üç Tarz-ı Siyaset” (Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar). Araya Birinci Dünya Savaşı’nın girmesi, Osmanlı’nın yıkılması ve Kurtuluş Savaşı’nı verme mecburiyetinde kalışımız, bu süreci akamete uğrattı. İttihat ve Terakki Partisi’nde toplanan Batıcı ve Türkçü asker ve aydınlardan “Batıcı”ların (M. Kemal ve arkadaşları) hegemonyasında radikal “Devrim”ler yapılarak seküler bir “Ulus Devlet” olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Gelenek (Şeriat-Hilafet ve Tarikat) toptan ilga edildi. Batıcı ve Milliyetçi (Türkçü) aydınların, ontolojik var-kalma (Conatus Essendi/Spinoza) güdüsünü anlamak mümkün olsa da; giriştikleri işin, dünyada çok nadir olarak (Fransız Devrimi, Rus/Ekim Devrimi, Çin/Kültür Devrimi) girişilen bir macera olduğu malumdur: “Kimlik/Kültür Değiştirme”, “Toplum Mühendisliği”, “Jakobenizm”. Bunların içinde en kansız olanı da, “Türk Devrimi”dir.

 

Laikler

 

Yenilmiş bir toplumun, donmuş bir kültürün çocuklarının köklerinden koparak, egemen Batı kültürünü taklit yolu ile içine girdikleri bu yeni süreç, hayli sancılı olmuştur. Muhafazakâr halk yığınlarında ciddi bir uçuklama ve içerleme yaratmış; halkın çoğunluğu, -isyan etmese de- bu sürece gönüllü olarak katılmamıştır. Şair N. Fazıl Kısakürek’in “Sakarya (Anadolu)” şiiri/türküsü/ağıtı, bu içerlemeyi dile getirir: “…Bir şapka, bir maymun, bir eldiven ve inkılap.”

 

Devrime rağmen, bu süreci geleneksel kültür/kimlik köklerine bağlı olarak sürdürmek gerektiğini savunan aydınlar olmuştur. Erken dönemlerde Ziya Gökalp, Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Baltacı, Peyami Sefa, Şemsettin Günaltay, Hasan Ali Yücel, Mümtaz Turhan; geç dönemlerde Sabri Ülgener, Şerif Mardin, Fuat Sezgin, Alev Alatlı…, “Kökü mazide olan âti” sloganı ile, “Batı tarzı” bir modernleşmeyi savunmuşlardır.

 

Devrimin mottosu “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” olmasına rağmen; kurulan yeni üniversiteler, -ruh taklitçi olduğu için-, ne fen bilimlerinde ne de sosyal bilimlerde -sponsorluktan öte-, meraktan doğan ciddi bir başarı ortaya koyamamışlardır. Sanat ve mimari alanlarında da benzer bir başarısızlık söz konusudur. Erken dönemde devrim, taraftarlarında seküler-etik bir romantizm (Köy Enstitüleri) yaratmış olsa da (Vatanperverlik); fazla uzun sürmemiştir. Toprağın, Ruh’la olan metafizik bağı, derin olarak kavranamadığı için, “Yurttan Sesler” ya işitilmemiş veya “gürültü” olarak algılanıp bakımı ve sağaltımı yapılmamıştır. Genel olarak “yeni seslere” kulak kabartılmıştır.

 

Kurucu önder M. Kemal, son derece gerçekçi ve pragmatik bir kişilik olduğu halde; dogmatik bir “kişi kültü”ne dönüştürülerek (Atatürk), yaptıkları dondurulmuş ve dogmatik bir “ideoloji”ye dönüştürülmüştür (“Atatürkçülük/Kemalizm”). Türk tarihinin bir “parçası” olarak yaptıklarının değeri, eleştirel olarak ele alınamamış, hakkı ile takdir edilememiş, işlenmemiş ve ilerletilememiştir. Devrim, ancak bilge kişilerin elinde başarılı olur; dogmatik politik muhterislerin ellerinde kangrene dönüşür. Askeri bürokrasi, -onun “Ehli- Beyt”i olarak-, onun sembolik kapital değerini, politik olarak “Askeri Vesayete (Darbe-Müdahale)” ve ekonomik olarak da kurumsal konformizme (“Ordu Evleri”) dönüştürmüştür.

 

Solcular

 

Cumhuriyet döneminde oluşan Sol ideoloji de, Çağdaşlık/Batıcılık/Laikçilik gibi, katı-dogmatik bir veçheye bürünmüştür. “Bilimsel Sosyalizm”, “Tarihsel Materyalizm” ve “Alt Yapı-Üst Yapı” dogmaları, asla aşılamamıştır. “Frankfurt Okulu/Eleştirel Teori (T. Adorno, M. Horkheimer, J. Habermas, H. Marcuse, W. Benjamin, R. Luxemburg…)”, Türkiye’de pek fazla yankı bulmamıştır.

 

Komünist Parti, oluştuğu her toplumda, Tanrı’nın veya Kilisenin rolünü gasp etmiştir. Parti, kişisel yaşamı totaliter bir şekilde belirleyerek bireyleri ve toplumu karınca veya koyun sürüsüne dönüştürmüştür. Sonuna kadar “ideoloji” olan bir gövdeye “bilim” maskesi takmak, militanlara havariler veya sahabeler gibi bir kesinlik/hakikat ve üstünlük rüçhaniyeti vermiştir. Marxist düşünür Alain Badiou’nun dediği gibi hakikate -“bilim” iddiasında bulunarak- taklit yolu ile haiz olunduğu ve onu herkese teşmil etme ayartısı, kötülüğün/terörün/şiddetin temel kaynaklarından biridir. (A. Badiou, Etik, çev: T. Birkan. İst. 2016. S. 92). Marxizm, görünüşte bir eşitlik ve adalet arayışı iken; derinde/bilinçaltında çoğu zaman -Nietzsche’nin vurguladığı gibi- ayak takımının, zayıfların (proletarya) haset, kin, hınç, intikam, başkaları üzerinde tahakküm kurma, güç istenci ve tepesi her an atmaya hazır şiddet tutkusunun totalitarizmi olmuştur. Grup aidiyetinin verdiği huzur ve Mesihçi bir kibir, Marxist ideolojinin albenileridir.

 

Erken dönemde Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mihri Belli, Nurettin Topçu; geç dönemlerde Atilla İlhan, İhsan Eliaçık gibi yerli değerlerle sosyalizmi sentezleme girişimleri olsa da; genel olarak Türk Solu, taklitçi ve dogmatik olmuştur. Şair Nazım Hikmet, şiirlerinde Anadolu ruhunu, kuru bir “Materyalizm” ile sentezleme garabetini işlemiştir. 60’lı ve 70’li yıllarda genç kuşaklar üzerinde hayli etkili olan sol ideoloji, “Devrimci/Öncü Şiddet” yorumunu benimseyerek, ciddi düzeyde militan bir terör estirilmiştir. (“Anarşi(s)t”). Leninist-Stalinist/Rusçu, Maoist (Goşist) ve Enver Hocacı (Pırasacı)… bin bir çeşit, her biri diğerinden kesin/keskin fraksiyonlar oluşmuştur. NATO ve Amerikan Emperyalizmine karşı ahlaki-politik bir duruş sergilemiş olsa da; Sovyetler Birliği’ne karşı aynı tutum sergilenememiştir.

 

1960-80 arası düşünce, sanat, edebiyat, roman, şiir, sinema alanlarında sol entelektüellerin diğerlerine nispetle görece üstünlüğünü kabul etmek gerekir.

 

1980’lerden itibaren Sovyet Rusya’nın ve Komünizmin çökmesi ile birlikte, Türk solu da entelektüel hegemonyasını kaybetmiştir. “Eski Tüfek” solcular, melankolik bir konformizme savrulmuşlardır. Eski “Mücahit”lerin, sonraları “Para”ya kavuşmaları gibi; onlar da, “Biraz da biz ölelim” moduna girmişlerdir. Bu arada “Birikim” dergisi ve “İletişim” yayınları etrafında kümelenen grup, varlığını hâlâ sürdürmektedir.

 

Sonuç

 

Gerek laiklerin gerekse solcuların, yerli değerleri ve Muhafazakârları muhatap olarak alıp ciddi bir şekilde “eleştirme” yerine “aşağılama”ları (irtica-mürteci söylemi), tarihi süreç içinde onlarda bir kin/hınç ve intikam duygusu yarattı. Son 20 yıldır AK Parti ve onun lideri sayın Erdoğan üzerinden şikâyet edilen “Kutuplaştırıcı/ayrıştırıcı/nefret söylemi”, işte bu geçmişin rövanşıdır, dışavurumudur. Umarım, bu badireyi atlatarak sağlıklı bir iletişim ve diyalog dili geliştirerek ortak “Kanon” ve “Klasik”ler yaratabiliriz. Toplumlar, gaflete düşerek askeri, ekonomik, politik, teknolojik alanlarda yenilgiye uğrayabilirler, kaybedebilirler. Osmanlı toplumu da böyle olmuştur. Önemli olan, toplumsal birliğin dağılmaması veya korunmasıdır. Osmanlı’nın siyasal aklı, dili ve dini birbirinden farklı milyonlarca insanı yüzyıllarca bir arada tutmayı başarmıştır. Bir toplumda politik-kültürel ihtilafların olması da normaldir. Önemli olan, herkesin iştirak edebileceği, kanon ve klasik yaratacak ahlaki ilkeleri ayakta tutabilmektir: Allah, her zaman “sizin ile, düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi/yakınlık koyabilir. (60/7)”. Daha da önemli olan, şu ilahi çağrıya kulak asabilmektir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (evrensel ahlak ilkelerine -İG) sımsıkı sarılın; parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de; O, sizi oradan kurtarmıştı. Allah, ayetlerini, sizlere böyle açıkça bildiriyor ki, doğru yola erişesiniz.” (3/103).

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.