Türkiye’nin Askeri Dönüşümünün Sahadaki Yansımaları

Türkiye’nin, uzun vadeli bir stratejinin çıktısı olarak muhabere, komuta – kontrol, elektronik harp, İHA ve hassas güdümlü silah sistemi alanlarına yapmış olduğu yatırımlar, ilk meyvelerini Suriye ve Libya’da vermiş görünüyor. Ancak sahadaki bu askeri kazanımların, siyasi – stratejik seviyeye tahvil edilebilmesi, benzer boyutta bir diplomatik ve entelektüel kapasite gerektiriyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Suriye ve Libya iç savaşları, Türkiye’nin dış politika ve ulusal güvenlik gündeminin en öncelikli maddelerinden ikisi durumunda. 2019 sonbaharından bu yana her iki ülkede de bölge jeopolitiğini doğrudan ve dolaylı etkileyecek önemli gelişmeler yaşanıyor. Türkiye’nin diplomatik ve askeri faaliyetleri, bu gelişmelerin seyrinde belirleyici etkiye sahip faktörler arasında bulunuyor.

 

Suriye’de gerçekleştirilen 2019 Ekim ayındaki Barış Pınarı ve 2020 Mart ayındaki Bahar Kalkanı harekâtları ile Libya’daki meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakatı ile askeri işbirliği anlaşması ve müteakip süreçte ülkenin doğusundaki çatışmaların seyri, söz konusu askeri faaliyetlerin başlıcaları olarak sıralanabilir.

 

Türkiye’nin bu iki kriz bölgesi özelinde ve Doğu Akdeniz – Ortadoğu coğrafyası genelinde artan askeri nüfuzunun üç ana bileşeni bulunuyor. Bunlardan birincisi, bölgede düzenlenen harekât ve tatbikat gibi askeri faaliyetler; ikincisi savunma sanayiinin başta Katar olmak üzere Türkiye’nin yakın çevresindeki ülkelerde gerçekleştirdiği ihracat ve üçüncüsü ise anılan coğrafyadaki çeşitli ülkelerle kurulan yakın askeri eğitim ve iş birliği ilişkileri. Bu nüfuz bileşenlerinin itici güçlerinden en önemlisi, 2000’li yılların başlarından bu yana yüksek bir ivme ile ulusal savunma sanayiinin araç – gereç ve sistemlerinde yaşanan atılım.

 

SİHA’lar ve elektronik harp sistemleri ile Bahar Kalkanı Harekâtı’nda Suriye rejim ordusuna, Libya’da da Halife Hafter’in Libya Ulusal Ordusu’na (LUO) büyük darbeler indirildi. Elde edilen sonuçlar ile Libya’da çatışmaların seyri ve güç dengesi önemli ölçüde değişti; Suriye’de ise İdlib bölgesindeki mültecilerin güvenliğinin sağlanması ve rejim ordusunun baskısı ile Türkiye’ye yönelik bir göç dalgasının engellenmesi mümkün oldu.

 

Her ne kadar SİHA’lar ön planda olsa da gerek bu harekâtlarda elde edilen sonuçlarda gerekse Türkiye’nin yakın coğrafyasında askeri nüfuzunu artırmasında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) geçirmekte olduğu askeri – teknolojik dönüşümün belirleyici olduğu görülüyor.

 

Bahar Kalkanı Harekâtı

 

27 Şubat 2020 akşam saatlerinde Suriye’nin kuzeybatısındaki İdlib ilçesi yakınlarındaki Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) ait birliğe Rusya Federasyonu ve Suriye rejim ordusu tarafından bir saldırı düzenlendi. Bu saldırıya karşı başlatılan ve 1 Mart’tan itibaren Bahar Kalkanı Harekâtı adıyla devam eden harekâtta, İdlib ve çevresindeki Suriye rejim ordusuna dair çok sayıda araç – gereç, depo ve mevzi vuruldu.

 

Bahar Kalkanı Harekâtı’nda, TUSAŞ üretimi Anka-S ve Baykar Savunma üretimi Bayraktar TB2 SİHA’lar yoğun olarak kullanıldı. Bunlara ilaveten, Suriye ordusu unsurları, Türk Hava Kuvvetlerine ait F-16 ve F-4E 2020 tipi savaş uçakları ile Türk Kara Kuvvetlerine ait topçu birlikleri tarafından da yoğun bombardımana tutuldu. Harekâtın bu kinetik bileşenleri, yaygın ve geniş kapsamlı elektronik harp (EH) ve elektronik istihbarat (Elektronik Destek – ED) faaliyetleri ile desteklendi.

 

Nitekim, 5 Mart günü Moskova’da düzenlenen zirvede Türkiye ve Rusya’nın üzerinde mutabık kaldığı ateşkes ile sona eren harekâtta, Türkiye’nin açıkladığı verilere göre Suriye ordusuna mensup 3,400 asker etkisiz hale getirilirken üç uçak, sekiz helikopter, sekiz hava savunma sistemi, 156 tank, 108 top, 24 zırhlı araç, 49 adet uçaksavar monteli pikap, 99 adet askeri araç ile 10 mühimmat deposu imha edildi; İki hava üssüne de ağır hasar kaydedildi.

 

Harekâtta SİHA’ların, topçu unsurları ve hava kuvvetleri ile eşgüdümlü olarak kullanılması, ateş gücünün yüksek süratli ve etkili şekilde yoğunlaştırılması ve özellikle hızla konum ve mevzi değiştirebilen Suriye ordu birliklerinin imhasında etkili oldu. İlaveten, uygulanan EH taktik ve teknikleri ile, başta Suriye’nin elindeki Pantsir S1 (NATO kodu SA-22 “Greyhound”) olmak üzere hava savunma sistemlerinin bir kısmı imha edildi bir kısmı da işlevsiz hale getirildi.

 

Harekât sırasında Türkiye, dikkat çekici bir şekilde sosyal medyayı etkin şekilde kullandı. SİHA’ların hedeflerini vururken çektikleri görüntüler kısa videolar halinde sosyal medyada paylaşıldı. Harekâtın seyri, kaydedilen gelişmeler bilgi görselleri olarak çeşitli dillerde yayımlandı. Bu içeriklerin ardı ardına dolaşıma sokulması ile Türkiye, propaganda savaşında hakim konumu elde etti.

 

Moskova Zirvesi’nin ardından imzalanan ateşkes anlaşmasının, Türkiye’nin beklentilerini ve güvenlik gereksinimlerini karşılama bakımından net ve kesin bir kazanç olduğu tartışmalıdır. Bu bakımdan, sahadaki askeri – teknik kabiliyet ve başarıların stratejik çıktılara dönüştürülmesi ile ilgili önemli bir deneyim olduğu söylenebilir.

 

Bahar Kalkanı Harekâtı’nın taktik ve operatif ölçekteki etkileri olarak, Suriye ordusunun ülkenin kuzeybatısındaki manevra yeteneğinin büyük ölçüde sakatlanması ve İdlib’e yönelmiş askeri tehdidin büyük ölçüde bertaraf edilmesi sıralanabilir. Sahada elde edilen bu kazanımların stratejik seviyede faydaya tahvil edilmeleri ise, daha ziyade diplomatik seviyede ve halen devam eden bir sürecin çıktısı olacak kuşkusuz. Ancak şurası kesin ki, askeri – teknik imkân ve kabiliyetlerin etkin ve verimli kullanımı, stratejik ve psikolojik boyutlarda önemli kazançlar sağladı.

 

Harekâttan sonra imzalanan anlaşma ile oluşturulan güvenli bölge ve Türk – Rus ortak devriyeleri, Türkiye’nin sınırının hemen yanı başında bir insani kriz ve göç dalgasının oluşmasını engellemiş görünüyor. 5 Mart’tan bu yana bölgede gerilimin tamamen yatışmamış ve İdlib ve civarındaki sivil halkın güvenliğinin tam olarak tesis edilememiş olmakla birlikte, Suriye ordusunun bölgedeki imkân ve kabiliyetlerinin önemli ölçüde bertaraf edilmiş olması Türkiye için bir askeri kazanç oldu.

 

Libya

 

Libya’da Muammer Kaddafi’nin 2011 yılında devrilmesinin ardından, şiddetlenerek devam eden çatışmalar 2014’ten itibaren bir iç savaşa dönüştü. Bu süreçte, özellikle son iki yılda Kaddafi döneminde General olan Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu (LUO), Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru Libya hükümeti olan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) karşısında önemli askeri başarılar elde etti.

 

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, Suudi Arabistan, Rusya ve Fransa tarafından yoğun askeri, teknik ve mali destek alan LUO, ülkenin doğusundaki pek çok stratejik konumu ele geçirip Trablus’u abluka altına aldı.

 

Türkiye’nin UMH ile 27 Kasım 2019 tarihinde imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılması antlaşması ve akabinde 02.01.2020 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) Libya’ya asker gönderilmesine izin veren teskereyi onaylaması, Libya İç Savaşı ve geniş ölçekte Doğu Akdeniz jeopolitiği açısından dönüm noktası teşkil eden gelişmeler oldu.

 

Kısa süre içinde UMH’ye sağlanan askeri ekipman, eğitim ve lojistik destek ile sahada LUO karşısında önemli başarılar elde edildi. Nitekim, Mart ayından itibaren Türk yapımı Bayraktar TB2 SİHA’ların sosyal medyaya da yansıyan şekilde yoğun olarak kullanımı ile LUO’nun bilhassa ikmâl hatlarının ve Trablus’u kuşatan unsurlarının vurulması ile gerilemesi sağlandı.

 

TB2’lerin, hava savunma sistemlerine verdikleri kayıplara rağmen kaydettikleri başarılı hava taarruzları, kısa süre içinde Trablus kuşatmasının çökmesi, Tarhuna başta olmak üzere çok sayıda önemli konumdan LUO’nun çekilmesi ve stratejik öneme sahip el Vatiyye Hava Üssü’nün UMH tarafından geri alınmasını sağladı.

 

TB2’lerin hem LUO kullanımına verilmiş BAE’ye ait, hem de Rus özel askeri şirketi Wagner’e ait Pantsir tipi hava savunma sistemlerini imha ettikleri görüntüler sosyal medyada dolaşıma sokuldu. Bahar Kalkanı Harekâtı’nda da Suriye ordusunun aynı tipteki hava savunma sistemlerinin Türk SİHA’ları tarafından vurulmuş olması, Rus savunma sanayiinin geliştirmiş olduğu en modern alçak irtifa hava savunma sistemi olan Pantsir’in ve genel olarak Rus yapımı hava savunma sistemlerinin etkinliği konusunda uluslararası savunma sanayii kamuoyunda hararetli tartışmaları tetikledi.

 

LUO’nun sahada Türkiye’nin kullandığı taktik ve teknikler ile UMH birliklerine sağladığı destek karşısında hızla geri çekilmesi ve kimi bölgelerde kayda değer bir direniş dahi gösterememesi, stratejik – politik düzlemde Türkiye’nin manevra alanını hızla ve büyük ölçüde genişletti. Öte yandan Türkiye’nin el Vatiyye hava üssü ve Misrata deniz üssünün kullanımı için UMH ile görüşmeler yürüttüğü basına yansımıştı. Bu görüşmeler olumlu sonuçlanır ve Türkiye adı geçen üslerde daimi askeri varlık bulundurursa bu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz havzasındaki nüfuz alanının muazzam şekilde artması anlamına gelecektir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Rusya ve ABD ile ilişkilerinin Libya’daki gelişmelerden; Libya’daki gelişmelerin de sahadaki askeri denge ve çatışmaların seyrinden doğrudan etkilenmesi olasılığından bahsetmek gerekir.

 

ABD’nin Libya konusunda Türkiye’ye dolaylı destek veren ya da en azından açık bir engel koymayan, tepki göstermeyen bir tutum takındığı görülüyor. Öte yandan Türkiye’nin, Hafter’in en önemli destekçilerinden olan Rusya ile Libya’da karşı karşıya geliyor olmasının, Türk – Rus ilişkileri genelinde ve Suriye özelinde önemli bir risk faktörü olduğunu da not etmek gerekir.

 

Trablus kuşatmasının kırılması ve Tarhuna’nın geri alınması sürecinde Wagner’e bağlı paralı askerler Cufra’ya çekilmişti. Ancak bu süreçte sosyal medyada yayılan ve TB2’lerin elektrooptik kameralarından çekilmiş görüntülerde, söz konusu SİHA’ların Wagner tarafından kullanılan Pantsir tipi hava savunma sistemlerini imha ettiği görülmüştü.

 

Hafter güçlerinin kullanımında bulunan Rus yapımı Pantsir’lerin, BAE tarafından sağlanan modelleri ile Wagner şirketinin kullandığı, Rus ordu stoklarından sağlananları farklı modellerde kamyonlar tarafından taşınıyor. TB2’lerin vuruş anlarını gösteren söz konusu görüntülerde Pantsir’in her iki modelinin de vurulduğu görülüyor. Bu da aslında, Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı olarak Wagner ile de çatıştığı anlamına geliyor. Libya’daki çatışmaların seyrine göre bu durumun kontrolden çıkması ve Türk – Rus unsurlarının sahada doğrudan ya da dolaylı olarak karşı karşıya gelmeleri ve krizin hızla büyümesi riski mevcut.

 

Türkiye’nin Gelişen Askeri – Teknik Kabiliyetlerinin Sahada Kullanımı

 

Gerek Suriye gerekse Libya’daki harekâtlarda Türkiye’nin en göz önündeki askeri unsuru, ulusal savunma sanayiinin geliştirdiği SİHA’lar oldu. TUSAŞ üretimi Anka-S ve Baykar Savunma üretimi Bayraktar TB2 tipi İHA’lar, keşif, gözetleme ve istihbarat toplama görevlerinin yanı sıra, üzerlerinde taşıdıkları ROKETSAN üretimi hassas güdümlü mühimmatlarla taarruzlar gerçekleştirdiler.

 

İHA’ların silahlandırılması ve yerdeki hedeflere karşı güdümlü mühimmatlarla isabet yüzdesi yüksek saldırılar yapmaları yeni bir kavram değil. En azından açık kaynak bilgileri ışığında, Türkiye’nin kullandığı SİHA’ların bugüne kadar denenmemiş ya da görülmemiş bir teknoloji ya da sistem kullandığı da iddia edilemez.

 

Her iki tip İHA da dünyadaki muadillerine benzer ya da aynı alt sistemlere sahipler: Görüntü istihbaratı (Imagery Intelligence – IMINT) ve hedef teşhis, tespiti için elektrooptik kameralar, yer kontrol istasyonu ile veri ve uçuş kumanda komutlarının alış verişi için veri bağı (datalink) sistemleri, motor, elektro-mekanik aksam ile otomatik pilot yazılımı gibi alt sistem ve bileşenleri bulunuyor. Bunların ve bir platform olarak anılan İHA’ların kabiliyet ve performanslarının, dünyadaki muadillerinden üstün olması olası olmakla birlikte, teknoloji ya da işlev bakımından radikal bir sıçrama söz konusu değil.

 

Örnek vermek gerekirse, envanterdeki Anka-S ve TB2 SİHA’ların büyük kısmının elektrooptik kameraları, Kanadalı Wescam firması üretimi MX15 adlı bir sistem. Bu sistem, dünya çapında çok sayıda insanlı ve insansız hava aracında kullanılmakta.

 

Dolayısıyla Türkiye, her iki harekât alanında, daha önce benzeri görülmemiş bir sistem ya da teknoloji kullanmadı. Söz gelimi ABD’nin büyük bir gizlilik içinde geliştirdiği F-117 “Stealth” adlı radara yakalanmayan bombardıman uçağının dünya kamuoyu karşısına ilk kez 1991 Körfez Savaşı’nda çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Kullanılan SİHA’lar, işlev ve kabiliyet bakımından dünyada muadilleri bulunan platformlar; bu bağlamda benzersiz değiller.

 

Türkiye’nin SİHA’ları her iki harekât alanında kullanım tarzı incelendiğinde, üç ana tip görevde koşturuldukları görülüyor. Bunlar keşif – gözetleme – istihbarat; atış görevleri için hedef tespit ve işaretlemesi ile taarruz.

 

Birinci olarak, İHA’ların en temel görevleri olan üzerlerinde taşıdıkları algılayıcı sistemler ve kameralar ile keşif, gözetleme ve istihbarat toplama görevleri geliyor. İHA’lar, ilk geliştirildikleri yıllardan itibaren, taktik, operatif ve stratejik seviyede istihbarat verisi toplanması görevlerinde yaygın olarak kullanılmaktalar.

 

Elektronik ve yazılım alanlarında kaydedilen gelişmelerin sonucu olarak son yıllarda İHA’lar, aynı anda farklı tip ve nitelikte sistemleri taşıyabilir, aynı anda farklı niteliklerde veri toplayabilir kabiliyete eriştiler. Bu özelliklerinden dolayı da silahlı kuvvetler, güvenlik ve istihbarat teşkilatlarının vazgeçilmez araçları haline geldiler.

 

Türkiye de 1990’lı yılların ortalarından bu yana İHA’ları başta terörle mücadelede olmak üzere yoğun ve yaygın olarak kullanmakta. 2010’ların ortalarından itibaren yerli üretim İHA’ların büyük miktarlarda envantere girmesiyle birlikte İHA esaslı görüntü istihbaratı kabiliyetinde büyük bir sıçrama kaydedildi. Bu kabiliyet gelişiminin doğrudan sonucu olarak da sınır içi ve ötesindeki terörist unsurların hızlı bir şekilde etkisiz hale getirilmesi, saklanma, depolama ve barınma alanlarının tespiti ile olası pusu ve saldırıların erken tespiti mümkün hale geldi.

 

İkinci olarak İHA’lar, savaş uçağı ve taarruz helikopterleri ile topçu unsurlarına hedef tespit ve hedef işaretlemesi görevlerinde etkin olarak kullanıldılar. İHA’ların taşıdığı elektrooptik kameralarda bulunan lazer işaretleyiciler, hedefin hassas bir şekilde koordinatlarını belirleyip, veri bağı ile ilgili TSK unsuruna aktarabilmekte. Böylelikle, gerçek zamanlı olarak hedeflerin büyük bir isabetle vurulmaları sağlanmakta. Bu işlev ile hem atış görevi için hedef koordinatı belirlenmesi, hem de eğer kullanılacaksa lazer güdümlü silah sisteminin hedefe kadar tevcihi mümkün olabiliyor. Dolayısıyla İHA’lar askeri terminolojideki karşılığı ile topçu unsurları için “topçu ileri gözetleyici” ve hava kuvvetleri uçakları için “ileri hava kontrolörü” görevlerinde kullanıldılar. Bu, dünya çapında taktik sınıf İHA’ların en temel görevlerinden biri.

 

Üçüncü ve son olarak Anka-S ve Bayraktar TB2 SİHA’ları üzerlerinde taşıdıkları yerli üretim akıllı mühimmatlar ile çok hassas bir şekilde hedeflere taarruzlar gerçekleştirdiler. Her iki SİHA da, MAM-L ve MAM-C tipi lazer güdümlü minyatür güdümlü bombalar taşıyor; Anka-S ayrıca Cirit ve L-UMTAS tipi lazer güdümlü füze ateşleyebiliyor.  Bu kabiliyetleri ile SİHA’lar, “fırsat hedefi” olarak nitelendirilen, konum ve yönelimini hızla değiştirebilen seyyar hedeflerin bertaraf edilmesinde büyük fayda sağladılar. Öte yandan, Suriye ordusunun İdlib bölgesindeki çok sayıda üst düzey komutan ve yetkilisinin etkisiz hale getirilmesi gibi, kritik önemdeki görevlerde de kullanıldılar.

 

İHA’ların silahlandırılması, 1960’lı yıllardan itibaren farklı platform ve silah sistemleri ile denenmiş ancak yaygın kullanıma ABD tarafından 2000’lerin başlarında Afganistan ve Irak’ta alınmış bir yöntem. Predator ve Reaper tipi İHA’lar, güdümlü füze ve bombalar ile nokta atışlı taarruz görevlerinde yaygın olarak kullanılmakta. Bu teknolojinin yaygınlaşması ile Çin, İran gibi ülkeler de kendi SİHA’larını geliştirdiler. Hatta Çin, Wing Loong ve CH4 tipi çok sayıda SİHA’yı Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır’a sattı.

 

Bilim ve teknoloji politikası literatüründe, “inovasyon” kavramının üç türü tanımlanmıştır. Bunlar ürün inovasyonu, süreç inovasyonu ve iş modeli inovasyonudur. Ürün inovasyonu, yenilikçi bir ürünün geliştirilip kullanıma alınmasını ifade eder. Süreç inovasyonu, bir organizasyonun iş yapma, üretim ve pazarlama süreçlerinde yenilikçi ve art değer oluşturan değişimi içerir. İş modeli inovasyonu ise, organizasyonun artı değer ve fayda oluşturacak şekilde kapsamlı bir değişim ve dönüşümünü tarif eder.

 

Yukarıda sıralanan tüm hususlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin İHA alanında bir ürün inovasyonu ortaya koymadığı iddia edilebilir. Başka bir ifadeyle yenilikçi ya da devrimsel bir ürün ya da teknoloji geliştirilip kullanıma alınmış değil. Türkiye’nin Suriye ve Libya’da sergilediği, halen devam etmekte olduğu anlaşılan bir iş modeli inovasyonudur. Türk Silahlı Kuvvetleri, ileri teknoloji içeren sistem ve araç – gereci etkili ve verimli bir şekilde; taktik kazanımları stratejik ölçeğe tahvil edilebilir çıktılara dönüştürebilen bir kabiliyet kazanma süreci içindedir.

 

Bu kabiliyetin omurgasında ise, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 1980’li yıllardan bu yana yoğun şekilde yatırım yapmış ve yapmakta olduğu muhabere, komuta – kontrol ve istihbarat şebekesi yatmakta. TAFICS adlı, TSK’nın tüm unsurlarını birbirine bağlayan iletişim altyapısı üzerinde çalışan farklı komuta – kontrol, veri bağı ve istihbarat sistemlerinin bir arada çalıştığı; hava, kara ve deniz kuvvetlerine bağlı unsurların birbirleri ile gerçek zamanlı ve elektronik harbe karşı dayanımı yüksek veri paylaştığı bir “organizmaya” geçişte büyük aşama kaydedildiği görülmekte.

 

Bu “sistemler sistemi”, İdlib gibi çok dar bir coğrafi alanda veyahut Libya gibi denizaşırı bir harekât alanında kısa süre için sonuç alıcı faaliyetler yürütebildi. Böyle bir kabiliyet dönüşümünü NATO içinde gerçekleştirmiş, dahası gerçek harekât koşullarında kullanıma alıp iyileştirebilmiş ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmemekte.

 

Sınırlar ve Engebeler

 

Sergilenen bu kayda değer askeri başarı, tamamen pürüzsüz ve çapaksız değil kuşkusuz. Öncelikle, SİHA’lar özelinde kritik alt sistemler bağlamında yurtdışı bağımlılığın bir an önce sona erdirilmesi şart. Dahası, her ne kadar Rus yapımı Pantsir tipi hava savunma sistemlerine karşı hem askeri hem de psikolojik düzlemde çok büyük üstünlük sağlanmış olsa da her iki bölgede de İHA’ların alçak irtifa hava savunma sistemlerine karşı ciddi zafiyetlerinin olduğu görüldü. Türkiye’nin burada sergilediği başarı, kaybedilen SİHA’ların süratle telafi edilebilmesi; buna olanak sağlayan ulusal savunma sanayii firmalarının varlığı idi.

 

Öte yandan, başta SİHA’lar olmak üzere harekât bölgesindeki unsurlara yönelik elektronik karıştırma ve GPS aldatma/karıştırması gibi EH teknik ve taktiklerinin ne denli büyük riskler oluşturabildiği de görüldü. Rusya ve İran gibi bu alana yoğun yatırım yapan iki ülkenin komşusu olması, Türkiye’nin şanssızlığı olarak görülebilir. Ancak Rusya ile çıkarların çatıştığı ve uyuştuğu konuların sayısının bir hayli yüksek olması, denklemi bir hayli karmaşık hale getiriyor. Daha basit bir ifadeyle, Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki askeri nüfuz ve varlığını güçlendirmesi ve sürekli kılması için EH’ye karşı imkân ve kabiliyetlerini de takviye etmesi gerekiyor.

 

Bahar Kalkanı Harekâtı, Türkiye’nin hemen yanı başındaki çok dar bir coğrafi alanda yürütüldü. Bu bölgedeki Suriye ordusu ve muhtemel Rus hava savunma sistemi tehdidi, Türk Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçaklarının taarruzlarını büyük ölçüde sınırın Türkiye tarafından gerçekleştirmesine neden oldu.

 

İdlib ve civarındaki üslerde bulunan Türk birliklerinin alçak irtifa ve kısa/orta menzil hava savunma sistemi şemsiyesine sahip olmaması, önemli bir kabiliyet zafiyeti olarak gözlemlendi. Bu alanda yürütülmekte olan geliştirme projeleri mevcut ancak bunlardan Korkut alçak irtifa hava savunma top sistemi seri üretime yeni girdi, Hisar A/O hava savunma füze sistemleri ise geliştirme süreçlerinin sonundalar.

 

Öte yandan Libya’daki askeri faaliyetlerde, harekât alanının Türkiye’ye mesafesi nedeniyle lojistik ikmâl hattının sürekli kılınması, bir gereksinim olarak öne çıkıyor. 2015 Eylül ayından itibaren Rusya’nın Suriye İç Savaşı’na müdahil olması ile birlikte, Rusya’nın dört bir yanındaki limanlardan yük gemileri, ikmâl malzemelerinin sevkiyatı için seferber edilmişti.

 

“Suriye Ekspresi” adı verilen bu deniz ikmâl hattı hem Suriye’deki Rus birliklerinin hem de Rusya’nın müttefiki Esad rejiminin desteklenmesi için hayati bir işlev üstlendi. Bu deniz yolunun, Suriye ordusuna bir can damarı olduğunu belirtmek abartı olmayacaktır. Yakın coğrafyasında askeri – stratejik faaliyetleri ile denizaşırı üslerinin sayısını artıran Türkiye’nin de deniz ve hava nakliye kabiliyetlerini geliştirmesi gerekmekte.

 

Sonuç olarak Türkiye’nin, uzun vadeli bir stratejinin çıktısı olarak muhabere, komuta – kontrol, elektronik harp, İHA ve hassas güdümlü silah sistemi alanlarına yapmış olduğu yatırımlar, ilk meyvelerini Suriye ve Libya’da vermiş görünüyor. Ancak sahadaki bu askeri kazanımların, siyasi – stratejik seviyeye tahvil edilebilmesi, benzer boyutta bir diplomatik ve entelektüel kapasite gerektiriyor. Asker – sivil eşgüdümünü içeren, disiplinlerarası bir niteliğe sahip böyle bir kapasite oluşturulamazsa, mevcut potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüştürülmesi mümkün olmayacaktır.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.