Türkiye’nin Kimlik Siyaseti Patolojisi

Belirli bir kimliğe odaklı siyasal yaklaşımlar, modern dünya ve içinde bulunduğumuz çağın gerisinde kalmış en olumsuz düşünce yapılarını oluşturmaktadır. Kimlikleri ön plana çıkaran bu siyasal anlayışlar, toplumsal bir patolojinin siyasal sahaya aksetmesidir.

Türkiye’nin Kimlik Siyaseti Patolojisi

Siyasal sistemlerin içerisinde uzun zamandan beri aktif olan faktörlerden biri de kimlik siyasetidir. Genellikle etnisite, din, cinsiyet, çevre, barış gibi konulara optimize olan siyasal hareketler, Batı demokrasilerinde yeni kitlesel hareketler olarak değerlendirilirken çeşitli özellikleriyle sosyal bilimlerin tanım alanını da kapsamaktadır. Çevreci ya da feminist hareketler gibi bu reaksiyonlardan bazıları, siyasal baskı grupları şeklinde Türkiye’de etkinlik göstererek iktidarı etkilemeye çalışsalar da etki alanları çok sınırlı kalmıştır. Fakat etnisite ve din çerçeveli tezahür eden hareketler, Türkiye özelinde bilhassa Türk veya Kürt etnikçiliği ve siyasal İslamcılık örnekleri üzerinden Batı’daki yeni toplumsal hareketlere kıyasla daha farklı bir tandansa sahiptir. Zira belirli bir etnisite veya dine odaklı bu yaklaşımlar, kendi inanç yapıları temelli bir içtimai/siyasi düzen, salt kendi ulusu ya da çokuluslu devlet yapısı şeklindeki istekleri dolayısıyla kurulu düzeni temelden reddederek kendi ideolojilerini savunan ve mevcut sisteme karşı alternatif bir zemin arayışını desteklemektedir.

 

Kimlikler Üzerinden Siyaset

 

Bu siyasal yaklaşım tarzı; mezkûr reaksiyonların yeni sosyolojik hareketler kapsamında değerlendirilmesine de engel olmaktadır. Keza belirli bir kimliğe odaklı siyasal yaklaşımlar, modern dünya ve içinde bulunduğumuz çağın gerisinde kalmış en olumsuz düşünce yapılarını oluşturmaktadır. Kimlikleri ön plana çıkaran bu siyasal anlayışlar, toplumsal bir patolojinin siyasal sahaya aksetmesidir. Kimlikler üzerinden siyaset ifa etme biçimi olan bu patolojik tablonun Türkiye coğrafyasında tezahür etmesi, Fransız İhtilali sonrasında Osmanlı’da filizlenirken, yükselen milliyetçilik akımıyla I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ulus devlet modellerinin inşa süreciyle zirve noktaya ulaşmış ve II. Dünya Savaşı sonrasına kadar varlığını korumuştur.

 

Ulus devlet modeli üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyaset arenasında da varlığını sürdüren kimlik siyaseti tartışmaları, özellikle 12 Eylül sonrasında hissedilir bir etki alanı yakalamıştır. Kapitalizmin ulus-devlet yapıları üzerinde yaratmış olduğu olumsuz etkiler, bilhassa 12 Eylül sonrası dönemde küresel pazara entegre olmaya çalışan Türkiye’de de belirgin bir hal almıştır. Bireyselleşmenin ön plana çıktığı bu dönemde; dinsel, kültürel ve etnik temalar kişilerin iç dünyalarında daha sağlam zeminlere oturmaya başlamıştır. İç huzur arayışı içerisindeki bireyler, belirli tarikat/cemaat yapılarına yönelirken kimlik odaklı arayışların da yükselerek siyasallaşmasına neden olmuş ve tüm dünyada yükselişe geçen kimlik siyaseti, Türkiye sosyolojisinde de yerini almıştır.

 

Hâlihazırda güçlü bir mekanizmaya sahip olmayan ekonomik yapının, ivedi bir biçimde küresel piyasalara entegre olma girişimi, sosyo-kültürel krizin yanında ulus-devlet modeli anlayışıyla aidiyet bağları güçlü olmayan kişileri de farklı kollektif kimlik arayışlarına karşı yakınlaştırmıştır. Ulusal kimlik, bazı kesimler çerçevesinde bir sorun haline gelirken dinsel ve etnik retoriğin de referansına dönüşmüştür. Türkiye’deki din ve ırk siyasetine dayalı bu anakronik bakış açısı, birtakım pratikler üzerinden -ki Kürt milliyetçileri, kimliklerinin Türk kimliği tanımlamasıyla asimile edildiğini, siyasal İslamcılar ise devlet eliyle ve laiklik çerçevesince bireylerin dinden uzaklaştırıldığı iddialarıyla- vurguladığı kimlikleri politize etmiştir. Türkiye’de sosyo-politik manada kimlik siyasetini besleyecek ayrıma dayalı bir siyasi ve içtimai ortamın varlığı güçlü olmadığı halde bu durumu tetikleyen iç ve dış dinamiklerin etkileri dönem dönem hissedilir bir iklim yaratmıştır. Dini hüviyet anlamında Sünni geleneğe dayanan devlet ve toplum, zamanla yine bu toplum içerisinde var olan diğer mezhepleri ötekileştirmiştir. Etnik anlamda ise durum yine farklı olmamış, özellikle Türkiye’de yaşayan Kürt etnisitesi, resmi ve sosyolojik bakımdan karşılaştıkları zorluklar neticesinde ötekileştirmenin kaçınılmaz sonuyla karşılaşmıştır.

 

Dünya genelinde yaşanan aynı sorunun farklı tezahür ettiği örnekler çerçevesinde sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine bakılmaksızın etnisite ve dine dayanan hareketlerin birçoğu terörize olmuştur. Aslında farklı olan tek şey sosyo-kültürel özelliklerden kaynaklanan şiddetin düzeyindeki farklılıktır ve içtimai, siyasi, iktisadi maliyetlerin şiddet algılaması sebebiyle ortaya özgül bir tablo çıkmıştır. Dolayısıyla etnisite ve din unsurlarının politize olması, Türkiye siyasetinin kimlik sorunu perspektifinde İslamcılık ve Kürt etnisitesini ana aktörler olarak ön plana çıkarmıştır. Bu iki ana aktör, Türkiye’deki siyasal ve kültürel bütünleşmenin önündeki en büyük engeller olarak görülürken siyaset kurumu, bu engelin aşılması adına gereken değişimin farkındalığı, sorunun teşhisi ve tespiti gibi çözüm odaklı yaklaşımları sergileyememiştir. Devletin uygulamalarına yön veren siyasal elit ve toplumu etkileyen entelijansiya da çözüm noktasında etkili olamamış ve sergilenen oportünist tutum, var olan demokrasi sorununun aidiyet problemine dönüşmesine zemin oluşturmuştur.

 

Sorunun Adlandırılması

 

Türkiye’deki mevcut sorun, henüz daha tanım aşamasındayken sıkıntılı doğmuştur. Toplumsal problemlerin adlandırmasının siyasal bir konu olduğunu belirten Keyman’a göre; bir toplumsal sorunun nasıl adlandırıldığı, o probleme dair üretilen çözüm adına geliştirilecek mekanizmaların genel sınırlarını da çizmektedir. Dolayısıyla sorunun adlandırılması, siyasi bir tartışma ve mücadeleyi kapsarken, var olan toplumsal alan içerisinde yaygınlaşmaya ve derinleşmeye devam eden etnik ve dinsel çatışma tehlikesini minimize etmek veya ortadan kaldırmak adına, önemli bir başlangıç noktasını işaret etmektedir.

 

Kimlik siyaseti sorunu, tabiatı gereği belli bir kesimin toplum içerisindeki yerini, toplumun bir parçası olmaktan ziyade o kesimin ayırt edici özelliklerini temel alarak tanımlamasını ifade etmektedir. Dolayısıyla, farklılıklar üzerine vurgu yapılan her yaklaşım, kimlik siyaseti sorununun çözülmesine yardımcı olmadığı gibi tam tersine sorunun pekişmesine yaramaktadır. Ancak sorunun çözülmesinde ele alınan yaklaşımda “farklılıkları” görmezden gelmek “farklılıkları yok saymak” hatasına düşülmesine neden oluşturmaktadır. Bu yaklaşımın da çözüm olmadığını gerçeği ve tecrübesi ışığında “farklılıkların” yaşanan tarihi süreç ve coğrafyanın realitesine göre gayet doğal bir sonuç olduğu ve toplumsal beraberliği sağlayan dinamiklerin içerisinde mayalanan kültürel bir zenginliğini oluşturduğu anlayışı unutulmamalıdır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.