Türkiye’nin Rotası Henüz Değişmedi, Ama Bundan Sonrası Kritik

Biden yönetimi ABD’yi Transatlantik ittifakının liderliği pozisyonuna döndürmenin peşinde ve bunun içerisinde de Türkiye’ye, “Sen bu ittifakın önemli bir parçasısın, bu ittifakın önemli bir parçası gibi davranmanı istiyoruz” diyecekler. Diplomasiyi buradan yürütecekler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

ABD’de başkanlık seçimleri beklendiği gibi Biden’ın zaferi ile bitti ama Trump’ın Türkiye ile ilişkilere dair sayfası çok da beklendiği gibi sonuçlanmadı.  Ankara’nın Rus füze savunma sistemi S400’leri alması sebebiyle CAATSA yaptırımlarımları ile karşılaşmasını uzun zamandır erteleyen Trump, yaptırım kararını Biden’a bırakmadı. Yeni gelen Başkan’a sorunlu bir başlangıç yapmama fırsatı verdi.

 

Peki şimdi Türkiye’nin önündeki opsiyonlar neler? Başkan değişince her şey değişecek mi? Trump döneminde en azından yönetilmeye çalışılan Halkbank davasında nasıl bir seyir Türkiye’yi bekliyor? Uzun yıllar Ankara’da diplomasi muhabirliği yapmış, İstanbul’da ve Brüksel’de gazeteciliğin farklı bakış açılarını tanımış ve son olarak da Washington’da iki ülke ilişkilerinin son dönemine tanıklık etmiş bir isim Cansu Çamlıbel. Bugün de Duvar English’in yayın yönetmenliğini yapıyor. Çamlıbel ile kişisel tecrübesinden de hareketle Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğini konuştuk.

 

Her Amerikan seçimlerinden sonra büyük bir beklenti olur ve yeni Amerikan başkanıyla yeni bir dünya kurulacak gibi bir hava çıkar ortaya. Bu Trump’ta da öyleydi, Obama’da da öyleydi, öncesinde de öyleydi ve şimdi de böyle bir hava var. Bir kere, buna katılıyor musun? Amerika-Türkiye ilişkileri başkan değişiklikleriyle ne kadar değişir? Başkan değişikliklerinin dışında da devam eden bir dinamik var mıdır?

 

Dünya değişmiyor. Ne Türkiye açısından ne de dünya açısından değişmiyor; çünkü aslında bu büyük güçler arasındaki dengeler ve dünya düzeni çok ana hatlar üzerine kurulmuş durumda. Sondan başa gidebiliriz. Türkiye açısından dünyanın çok değişmeyeceğinin çok çarpıcı örneğini, Başkan Trump’ın topal ördek döneminde, üç gün önce gördük. Başkan Trump, 14 Aralık 2020’de, yaklaşık 16-17 aydır ertelemekte olduğu yaptırım paketini imzaladı. Haftalarca, “Acaba bu paketi imzalar mı imzalamaz mı, Biden’a mı bırakır?” sorusunu tartıştık, fakat bırakmadı.

 

Aslında bu paketi bugüne kadar geciktirmişken, bırakma şansı vardı. Kongre, Trump’a güvenmediği için ve bu yaptırımları uygulamadığı için önümüzdeki senenin savunma bütçesi yasasıyla başkana kilitlemiş oldu. Şunu söyledi: “S-400 füze savunma sisteminin Türkiye’ye konuşlandırılmasına verilecek yanıtla ilgili yaptırımları, bu yasa çıktıktan 30 gün içerisinde uygulayacaksın.” Kongre, o gün o koltukta kim oturuyorsa, aslında bunu ona söylüyor. Fakat Türkiye ve S-400’le hiç ilgisi olmayan sebeplerden dolayı, Trump önüne giden bu bütçe yasasını bir haftadır imzalamış değil. Önümüzdeki Perşembe’ye kadar vakti var, veto etme ihtimali çok yüksek. Sosyal medya şirketleriyle ilgili bir düzenlemenin oraya girmesini istiyor. Fakat tabii ki, “Ne alakası var savunma bütçesi yasasında?” diye de bir itiraz olduğu için girmedi o metne.

 

Bu yasa, ‘veto-proof’ dediğimiz, hem Senato’dan hem de Temsilciler Meclisi’nden 3’te 2 çoğunlukla geçtiği için, Trump veto etse bile, geri Kongre’ye gittiğinde Kongre’nin iki kanadı da büyük bir ihtimalle yine 3’te 2 çoğunlukla bunu onayladıktan sonra bu yasalaşacaktır. Artık buna bir itiraz söz konusu olmayacaktır. Zaten bize yaptırım paketi açıklandı.

 

Dolayısıyla bu savunma bütçesi yasasının Türkiye açısından önemi nedir? Kongre, orada yaptırımların ne şekilde kaldırılacağıyla ilgili çok önemli bir koşul ekledi. Amerikan Başkanı’na, “Bu yaptırımları kaldırmaya neden karar verdiğini Kongre’nin iki tane söz konusu komisyonuna açıklamak ve garanti vermek durumundasın” diyor ve yaptırımların kaldırılması için üç konuda net garanti istiyor.

 

Şimdi biz artık yaptırımların kaldırılmasını konuşuyoruz. Birincisi, S-400 sisteminin artık Türkiye’de olmadığını temin edeceksin. İkincisi, ikinci parti S-400’lerin sözleşmesinin iptal edildiğini ve ikinci partinin Türkiye’ye gelmeyeceğini garanti edeceksin. Üçüncüsü, Türkiye’nin Rusya Federasyonu’yla başka bu tür bir büyük savunma alımı angajmanı içerisine girmeyeceği konusunda taahhütte bulunacaksın. Türk hükümeti sana taahhüt edecek, sen de bize taahhüt edeceksin. Bu öyle bir yasa ve öyle bir çerçeve ki o koltukta Başkan Trump da otursa, Başkan Biden da otursa Türkiye açısından sonuç değişmiyor.

 

 

Türkiye son iki senedir hep şunu konuşuyor: “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump’ın arası çok iyi, o yüzden çok büyük jestler yapıyor.” Bu yalnızca görüntüdeydi, çünkü aslında meselelerin yapısal sorunları noktasında pek değişen bir şey yoktu. Evet, YPG sorunu Obama döneminde başlamıştı, Trump’a miras kaldı. Şimdi de S-400 sorunu Trump döneminde başladı, Biden’a miras kaldı. Bunun üzerine Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri içerisinde tansiyon yaratan diğer konuları ekleyelim. Gülen’in iadesi meselesi. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Gülen teşkilatının çökertilmesi, onların yürütmekte olduğu yasa dışı faaliyetler varsa bununla ilgili olarak hukuki adımların atılması. Bir sonuç var mı, yok. 2016’da darbe teşebbüsü sonrasında Türkiye’nin talepleri belli. Obama’nın son altı ayıydı. Sonrasında Trump geldi dört sene oturdu, bir şey değişmedi. Bu aynı şekilde devam edecek.

 

Keza yine şimdi Trump döneminde başlamış olan Doğu Akdeniz’deki gerilim ve Amerika Birleşik Devletleri’nin almış olduğu net tutum. Yani sadece Yunanistan’ı kayıran bir net tutum almak değil, Washington aynı zamanda çok vahim bir şey yaptı bu dönemde. Amerika Birleşik Devletleri, özellikle 1974 Kıbrıs harekatı sonrasında, ambargo krizi geçtikten sonra Türk-Yunan ilişkileri konusunda bir denge izlemişti. Ziyaretlerde, Türkiye’ye gidildiğinde Yunanistan’a da gidildi; Yunanistan’a gidildiğinde Türkiye’ye de gidildi. Fakat en son Amerikan Dışişleri Bakanı, Patrik Bartholomeous’u ziyarete geldi, Ankara’ya gitmedi; Türk hükümetinden bir kişiyi görmek zahmetinde bulunmadı. Amerika Birleşik Devletleri artık bu konuda öyle bir taraf seçmiş durumda ki. Onun üzerine, yıllar sonra Güney Kıbrıs’a yönelik ambargoyu kaldırdılar. Bunlar hep Trump döneminde oldu ve uzantılarını da Biden döneminde yaşayacağız.

 

Dolayısıyla, Türk-Amerikan ilişkilerinde bu bahsettiklerimiz, Trump ya da Biden var diye ortadan kalkacak ya da değişecek hatlar değil. Biz aslında hep nüansları, şekli konuşuruz.

 

“Demokrat Parti ve Demokratlar, insan hakları ve demokrasi konularına daha duyarlıdır. Dolayısıyla bu konuda daha çok ses çıkaracaktır.” Olabilir, gerçekten böyledir ama bunun Türk-Amerikan ilişkilerini çok derinden değiştireceğini de düşünmüyorum açıkçası, çünkü esas konuştuğumuz ana problem noktaları başka ve onlar zaten dururken, şu anda çok daha vahim bir şey konuşuyoruz. NATO üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti, bugün NATO’nun başat ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nin “hasımlarla yaptırımlar yoluyla mücadele yasası” diye tanımladığı bir yasaya maruz kalmış durumda. NATO müttefiki olarak artık hasım olarak da kodlanmış durumda.

 

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye S-400’ü ilan etti, Obama başkandı, o zaman da Amerikan yönetimi buna sıcak bakmadığını söylüyordu. Sonra Trump yönetiminde bu böyle devam etti, yaptırımları uygulayan Trump oldu. Biden döneminde aynı sorun devam edecek. Bir Demokrat, bir Cumhuriyetçi, bir Demokrat döneminde.

 

Dünya çok değişecek mi? Hayır, değişmeyecek; kaldığı yerden devam ediyor dünya. Belki Türkiye özelinde söylemeyeyim ama Trump’ın değişmiş olmasının dünya açısından bir anlamı var. Herhangi bir Demokrat iktidardan Cumhuriyet’e dönüş ya da Cumhuriyetçi iktidardan Demokrat iktidara dönüş değil. Çok daha fazlası.

 

Bir kere Amerikan siyasi tarihine baktığınız zaman, o anda koltukta oturan başkanın seçim kaybetmesi çok azdır. Genelde iki dönem alırlar. Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda da eğer bu Covid-19 salgını ve salgının Amerika’da daha büyük bir şekilde patlamış olması; sağlık sisteminin çökmüş olması ve sonrasında bunun ekonomik sonuçları olmasaydı bence Trump yine kazanabilirdi.

 

Biden aslında kuş kondurmadı. Zaten Biden, bir siyasetçi profili olarak kuş konduracak ya da Trump’a çok büyük alternatif sağlayabilecek bir politikacı değil. Tabii ki Obama’nın ve Obama’nın arkasındaki genç yenilikçi kadronun, Bernie Sanders’ın, son kertede Biden’ın arkasında kenetlenmesi işi bu noktaya getirdi. Şu yüzden önemsiyorum. Dünya değişmeyecek ama dünyadan bu popülist ve otoriter liderlerin, hukuk tanımayan ve hukuk tanımamayı artık genel geçer norm haline getiren bir yere doğru gidiyor olabilirdi. Popülist, otoriter, hukukun üstünlüğünü çok fazla önemsemeyen lider profilleri zaten Avrupa’da, Asya’da ve diğer toplumlarda var ama Amerika Birleşik Devletleri’nde böyle bir başkanın olması, aslında bunu bir anlamda diğer ülkeler açısından meşrulaştıran, normalleştiren bir durum idi.

 

Açıkçası, diğer liderlere de -bizim Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere- haksızlık etmek istemem; hiçbirini de Trump kadar şuursuz bulmuyorum. Bunu da ayrıca not edeyim. Bu otoriter lider profilleri arasında herkesin kendi düzeni, kendi ülkesi içerisinde birtakım radikalize ettiği durumlar var ama Trump kadar gerçekleri eğip büküp bu işi bir şova döken yok. Zaman zaman Erdoğan’la çok kıyaslıyoruz, liderlik stilini çok benzetenler var ama o popülizmle ilgili bir şey. Aslında bence çok temelde farklar var.

 

YAPTIRIMLARIN BÜYÜĞÜ TÜRKİYE’NİN F-35 PROJESİNDEN ÇIKARILMASIYDI

 

Başkan değişmesi çok büyük bir şey fark ettirmiyor, kabul. Peki, CAATSA’yla ilgili, bunun yumuşak yaptırımlar olduğu yorumunu paylaşıyor musun? Türkiye’yi ne kadar etkileyeceğini düşünüyorsun?

 

“Yumuşak”tan kastımız, neye göre yumuşak, kime göre yumuşak. Birincisi, biz aslında yaptırımın en büyüğünü Temmuz 2019’da yedik. Türkiye F-35 projesinden çıkartıldı. Savunma mimarisinin önümüzdeki 30-40 senesinin üzerine kurduğu bir savaş uçağıydı F-35. Şu anda yerine koyacak bir şeyimiz yok. Türkiye’nin yüz tane F-35’i, artık Amerikan ordusunun uhdesine geçmiş durumda ve Türkiye, parça üreten konumdaydı. Türkiye’nin o hakkını da elinden aldılar. Bu bence büyük bir kayıp.

 

Hükümet medyayı da kontrol ettiği için ve tek sesli bir şekilde bu süreci yönettiği için bunu önemsizmiş gibi gösterdi. Sessizce geçtik bu süreci ama bu çok derin bir problem. Bugün artık yukarı tükürseniz bıyık, aşağı tükürseniz sakal. Bir taraftan S-400’ü almışsınız, F-35’inizi kaybetmişsiniz, Amerika size, “Daha da ağır yaptırımlarla karşılaşmak istemiyorsan, Rusya’dan başka bir şey almayacaksın” diyor ve siz F-35’lerin yerine F-16’ları koyamayacaksınız artık önümüzdeki 10 yıl ve sonrasında. Bu sefer siz Rus SU uçaklarına mı yöneleceksiniz? Bunlar artık çok önemli jeopolitik ve stratejik kararlar.

 

Türkiye’nin gerçekten bugüne kadar rotası değişmedi ama bu saatten sonra artık zorunluluk itibariyle rotası değişebilir. Hükümet çevrelerinde şu argümanı getirenler var: “74’teki Kıbrıs Harekâtı sonrasındaki silah ambargosu sayesinde Türk savunma sanayii büyük bir atılım gösterdi ve biz zorunluluktan ötürü kendi tankımızı, helikopterimizi üretme yoluna girdik.” Tamam, zaten bu yapılmalı. Bir ülkenin size ambargo ya da yaptırım uygulamaması durumunda da bunu yapmaya çalışmalı Türkiye Cumhuriyeti. Buna karşı değilim, keşke oradan tamamen yürüyebilsek. Ama biz şu anda kısa vadede, ulusal tehdit olarak tanımladığımız birtakım şeylerle çevriliyiz; Suriye’si var, PKK’yla mücadele var, Karabağ’da bir savaşa müdahil olundu. Böyle bir ortamda, Türkiye’nin hangi savaş uçağını kullanıyor olduğu herhalde önemlidir diye düşünüyorum.

 

Suriye’de 33 asker şehit oldu ve burada sorumlu olan bir ülke varsa Rusya. Siz kime karşı kendinizi koruyacaksınız? Daha önce hava sahanızı ihlal ettiği için düşürdüğünüz uçağın ait olduğu ülke Rusya, Karadeniz’den daha önce Rus uçaklarının birçok sefer Türk hava sahasına geldiğini ve Türk önleyici kollarının Rus uçaklarını durdurduğunu biliyoruz. Libya’da karşı karşıya kaldığımız güç kim olabilir, diye baktığınızda Ruslar var. Bu çerçevede bir Rus savunma sistemini zaten aldık, bir de Rus önleme ve saldırı sistemini almak Türkiye’nin ne kadar çıkarına? Türkiye burada ne kadar ilerleyebilir? “Türkiye’nin bir numaralı düşmanı kimdir?” diye sormak gerek.

 

Ankara o sorunun cevabını zaten vermiyor. CAATSA yaptırımlarının hafif mi ağır mı olduğu sorusuna, orta halli yanıtını verebiliriz ama şurası çok önemli: Amerika Birleşik Devletleri, Çin Halk Cumhuriyeti’ne S-400’leri aldı diye hangi yaptırımları uyguladıysa, Türkiye Cumhuriyeti’ne de neredeyse aynısını açıklamış durumda. Bu şu yüzden çok önemli: Birincisi, siz NATO üyesisiniz. NATO üyesi olmanıza rağmen sizi daha fazla ya da az cezalandırmadı. Amerika Birleşik Devletleri’nin, ekonomik olarak hasım olduğu Çin Halk Cumhuriyeti’ne daha sert yaptırım çıkartma ihtimali yüksek ama orada da aynı şekilde bu alımı yapan kurumun kendisine, kurumun başındaki isme ve kurumdaki diğer yöneticilere yaptırım çıkardılar.

 

Buradaki esas meselemiz ve bence çok hafif olmayan ve de normal şartlarda Türkiye’nin canını sıkması gereken Savunma Sanayi Başkanlığı’nın kurum olarak kara listeye alınmasıdır. Çünkü aslında ABD şunu yapıyor, o kurumu radyoaktif hale geliyor; Amerika için iş yapacak herkes için kara liste demektir o. Ama daha da ötesi, düşünün NATO üyesisiniz, Türkiye’yle savunma sanayi alım satımı yapacaksınız ve bu işler SSB üzerinden; siz yapar mısınız? Bu, özellikle NATO ülkeleri arasında bir ‘chilling effect’ yaratacaktır. Daha da ötesi, sadece NATO üyeleri arasında değil ABD ile ticaretine önem veren, daha küçük ülkelerde de bu bir Türkiye’den uzaklaşma, bu tür işbirliklerine gitmeme stresi yaratacaktır. Yani bu aslında psikolojik bir iklim yaratıyor.

 

Bu yaptırımların kaldırılmasıyla ilgili müzakerelerin paralelinde Türkiye’de siyasi değişiklikler olabilir. Bu yaptırımlar bugünden yarına kalkmayacak. En az bir senesi var diye düşünebiliriz, belki daha fazlası bile olabilir.

 

“Siyasi değişiklikler olabilir” derken ne kastediyorsun?

 

Şunu kastediyorum; Türkiye’deki iç siyaset de değişebilir, Amerika’nın müzakere ettiği muhataplar da değişebilir, bunu bilmiyoruz. Normal şartlarda 2023’te seçim var ama böyle serinkanlı bir siyasi analiz yaptığında, Türkiye’deki bu ekonomik tablo, bu sıkışmışlık, MHP-AKP ittifakı arasında böyle zorunlu bir birliktelik söz konusu; zaman zaman neredeyse MHP’nin AKP’ye dayattığı durumlar görünür hale geldi, mızrak artık çuvala sığmıyor. Bir taraftan ekonomik durum var. Bir taraftan muhalefet diyebileceğimiz Millet İttifakı’nda her ne kadar herkes kendi minvalinde gidiyor görünse de orada da bir tandem içerisinde bir bakış olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla, şahsen 2023’ten önce, 2021 sonu 2022 baharı gibi bir seçim beklerim. Böyle bakıldığında, belki yaptırımların kaldırılmasıyla ilgili müzakereyi başka bir hükümet yapacak. Bu da son derece mümkün bir şey.

 

Ben yaptırımların pat diye altı ay içerisinde kaldırılabileceğini düşünmüyorum. Biz burada ikinci parti S-400 siparişini vermek üzereyken, Amerika’ya nasıl “Yaptırımı kaldır” diyeceğiz? Çünkü adamın önünde ciddi bir yasa var. Amerika şunu yapabilir: Biden yönetimi diplomasiye de kıymet veren bir ekip, bunlar diplomatik gelenekten gelen insanlar. Dolayısıyla, “Tamam, artık siz de bunu aldınız, 2 buçuk milyar dolar verdiniz. ‘Al bunu Rusya’ya gönder’ demek olmayabilir ama bunu kullanmayacaksınız” denebilir. Çünkü şu da var, şu anda Türkiye’ye yönelik beş yaptırım açıklandı.

 

Bunlardan en önemlisi Savunma Sanayi Başkanlığı’nın ihracat lisanslarının verilmeyecek olması. Ama şimdi uygulanmamış olan şöyle şeyler var menüde: Amerikan mali kuruluşlarından kaynak tedarik edilememesi; bu şu anda SSB için geçerli. Türkiye’nin mali kurumlarına Amerikan Merkez Bankası’yla doğrudan alışveriş yapma izni verilmemesi. Döviz üzerinden işlem yapılmasının yasaklanması. İki ülkenin mali kurumları ve bankaları arasında ödeme ya da kredi transferlerinin yasaklanması. Türkiye’deki bankaların döviz kullanımının yasaklandığını, Türkiye’deki bankaların Amerikan bankaları ile ticaret yapabilmesinin, bankacılık faaliyeti yapabilmesinin yasaklandığını düşün.

 

Döviz cinsinden bütün uluslararası ticaretin de Amerikan Merkez Bankası üstünden geçtiğini düşünürsek…

 

Bugünkü koşullarda böyle bir yaptırım açıklamak Türkiye ekonomisine atom bombası atmakla eşdeğer bir şey. Bunları açıklamayacaklarını tahmin ediyordum. Yaptırım paketi Biden’a kalsaydı da bunları koymazlardı. Bugüne kadar, “ABD bize saldırdı” deyip arkasına milyonları toplayan bir iktidar da var, ABD onu da görüyor. Birincisi, hem bir müttefiki ekonomik olarak batıran bir ülke olmak isteyeceğini zannetmiyorum, çünkü bu küresel piyasaları, özellikle Avrupa piyasalarını da etkileyecek bir dalgalanma yaratır.

 

Amerika kapitalist bir ülke, bu yaptırımlar çok ileri yaptırımlar. Bu yaptırımları Çin’e uygulamadıysa, şu noktada Türkiye Cumhuriyeti’ne uygulamaz. Ama bu şu demek değil: Siz S-400’leri tutacaksınız, kullanıyor görüntüsü yaratacaksınız, hiç geri adım atmayacaksınız, üstüne bir de ikinci partiyi alacaksınız; o zaman bu yaptırımlar da gelebilir. Çünkü Kongre Amerikan başkanını zorlayacaktır, “Sen bize söz veremediğin gibi adam bir de aldı daha da derinleştirdi ilişkiyi” diye.

 

Bence Erdoğan’ı Putin’e daha fazla mahkûm etmek istemiyorlar. Bu durumun da farkındalar. O zaman nerelerden açılım sağlanabilir? Türkiye ile ABD’nin beraber çalışabileceği başka alanlar var. İnatla söylüyorum ki, çok ciddi farklar varmış gibi görünmesine rağmen Suriye bunlardan bir tanesi. Suriye’de birlikte çalışmaya İdlib’den başlarsınız, Haseke’den değil. Ayrıca Suriye’nin uzun vadeli çıkarları ve de Türkiye’nin genel Suriye bakışı ile ABD’nin genel Suriye bakışı, Esad’a bakışı konusunda ben çok büyük farklar görmüyorum.

 

Biz bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak şunu söyleyebiliriz: “Siz onlara cihatçı diyorsunuz ama onlar da Suriye’nin meşru muhalefetinin bir unsuruydu, biz de onlarla beraber orada savaştık ve onlarla beraber orada belli bir alanı tutuyoruz.” ABD de aslında hayata böyle bakıyor. Şu anda Suriye demokratik güçlerinde orası oranın muhalifi. Evet, ben onları örgütlemiş olabilirim ama sonuç itibarıyla ben zaten onların apayrı bir entite kurması gibi bir söz de vermedim. Ama onlar savaştılar ve IŞİD’e karşı ciddi bir kazanım sağladılar diye bakıyor.

 

YAPTIRIMLARIN BİDEN’A KALMAMASI İYİ OLDU

 

20 Ocak’ta Biden görevi devralacak, fakat görünen o ki Trump kolay kolay topal ördek gibi davranmıyor, son gününe kadar her yetkiyi kullanacak. Biden gelene kadar önümüzde başka bir sürpriz var mı? Biden neyi değiştirebilir?

 

Biden gelene kadar Türkiye’yi ilgilendiren başka bir sürpriz olmayacak. Trump zaten en büyük bombayı patlattı. Yaptırımlar geldi de iyi oldu anlamında söylemiyorum ama Biden’a kalmaması bence iyi oldu, çünkü Biden gelir gelmez bunu yapmak zorunda kalacaktı ve başka bir şansı olmayacaktı. Böyle olunca da Biden’ın Ankara’daki algısı, “Trump yaptırımları ötelemişti ama Biden gelir gelmez açıkladı” olacaktı. Aslında bu Biden’ın tercihi olmayacaktı, kucağında bulacaktı ve bunu yapmak durumunda kalacaktı. Ama ister istemez kamuoyundaki algısı, Türkiye açısından da algısı, “Gelir gelmez Türkiye’ye yaptırım açıkladı” olacaktı.

 

Eğer şu anda işlerin toparlanması dönemine girilecekse, Biden ekibi şu yetkinlikte insanlardan oluşuyor: “Tamam, siz şu sebepten dolayı bunu yaptınız. Bakın, şimdi önümüzde bunu çözmek için fırsat var.” Bunu yaparken, Biden yönetimdeki ilk dönemi bir taraftan da Türkiye’yle konuşacakları konudan bağımsız olarak Transatlantik ittifakı, NATO’ya dönüş ve Avrupa ile ABD arasındaki ilişkilerin tamiriyle de geçirecek. Çünkü Trump o ilişkileri çok yıprattı, “Amerika’ya dönüş. Sadece biz” duygusuyla yönetmeye çalıştı Amerika’yı.

 

Dolayısıyla Biden yönetimi ABD’yi Transatlantik ittifakının liderliği pozisyonuna döndürmenin peşinde ve bunun içerisinde de Türkiye’ye, “Sen bu ittifakın önemli bir parçasısın, bu ittifakın önemli bir parçası gibi davranmanı istiyoruz” diyecekler. Diplomasiyi buradan yürütecekler. Tabii ki yaptırımlar sopa olarak kullanılacaktır ama orada “Tamamen Türkiye’yi bir tarafa itelim, gerekirse İncirlik’i de kapatsın” gibi bir noktada olmayacaklardır. O anlamda bence çok yoğun müzakere ve diplomatik çaba sürecektir.

 

İnsan hakları ihlalleri ve Türkiye’deki demokrasi kalitesinin düşmesiyle ilgili olarak ABD’nin sesi çıkacaktır ve bu da iktidarın canını sıkacaktır. 2013’te Gezi protestoları başladığında Obama başkandı ve çok etkin bir şekilde bu konuda taraf oldu, sesini yükseltti ve bu çok büyük rahatsızlığa neden oldu. Demokrasi zirvesi toplayacak Biden, bunlar sembolik işler. Türk-Amerikan ilişkilerinin şu anda anlattığımız sorun hattını değiştirmez ama Biden yönetimi bu konularda sessiz kalan bir yönetim de olmayacaktır. Avrupa Birliği’ne yakın bir retorik bekleyebiliriz diye düşünüyorum. O anlamda hem yaptırımlar hem de Türkiye’ye yönelik dil konusunda Biden yönetimi ile Avrupa Birliği’nin başat ülkeleri arasında bir paralellik bekliyorum.

 

TÜRKİYE’DE İKTİDARA DÖNÜK DIŞARDAN BİR MÜHENDİSLİK ANLAMLI DEĞİL

 

Özellikle Biden aday bile değilken, aday adayıyken New York Times’ta söylemiş olduğu, “Türkiye’de bir iktidar değişmeli” benzeri cümleleri büyük tepki gördü. Bir taraftan da sanki Biden geldiği an itibarıyla çok farklı bir dönem başlayacak ve “Amerika Türkiye’de iktidar değiştirmeye çalışacak” gibi bir algı da uyandı. Onlar seçim zamanı lafları mıydı? Bunlar unutulacak mı?

 

Açıkçası artık 2020 Türkiye’sinde bu tür dışarıdan fabrikasyon değişiklik çabalarının fazla anlamlı olacağına inanmıyorum. Türkiye’de herhangi bir mühendislik çabası bence geri tepecektir. Buna müdahil olacak ister ABD olsun ister başka kişiler olsun, bunun bir anlamı yok. Türkiye halkının kendi kararlarını kendisinin vereceğini düşünüyorum. Biden gaflarıyla ünlü de bir siyasetçi; Amerika’da ve dünyada bununla meşhur. New York Times’taki ifadeleri bence biraz söylemeye çalıştığı şeyin ötesine geçmiş. Orada “Biz iktidara gelirsek değiştirmeye çalışacağız” demiyor zaten; İstanbul seçimini örnek veriyor, Erdoğan’ın İstanbul seçiminde kaybettiğini, büyük şehirleri kaybettiğini hatırlatıyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Aslında Türkiye’deki muhalefetin kendi kendine kazanmakta olduğunu hatırlatıyor. “Onların yerine biz bu işi yapacağız” demiyor; “Erdoğan’a karşı kazanma potansiyeli olan bir muhalefet var, biz onlarla da temas kuracağız” diyor. Bunu söylerken de muhalefetteki bir partinin başkan aday adayı. “Muhalefetle temas kuracağım” demesinde yapısal olarak bir sorun yok, ahlaki olarak da bir sorun yok. Başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, “Ben hükümetle değil, o ülkenin muhalefetiyle görüşeceğim” dese o başka bir şey ama “Muhalefette de böyle başarılar var artık, bunlar da desteklenmeli” derken o da muhalefetteki bir partinin başkan adayıydı. Dolayısıyla böyle bir çabaya girip girmeyeceklerini bilmiyorum ama şu konuda çok netim: ABD ya da başka bir ülke ya da başka bir yapı, dışarıdan bir şeye müdahale etmeye kalkarsa bence Türkiye’de bunun bir karşılığı olmaz.

 

GÜLEN’İ İADE ETMEYİ GEÇTİM İFADESİNE BİLE BAŞVURMADILAR

 

Türkiye’nin önünde, diğer konuların yanında açıkçası iki tane problem var: Birincisi, Fetullah Gülen’in iadesi konusu; o konuda çok umut yok. Hele hele Demokratlar geldikten sonra. Ama bir ihtimal var mı ya da o konuda bir gelişme olur mu? İkincisi -ki bu konuda sen köşe yazıları yazdın, takip ettin, bunun Trump ile Erdoğan arasında pazarlık konusu olduğunu, Erdoğan’ın bunu çok önemsediği biliyoruz- Halkbank meselesi. Bu sefer CAATSA’da olduğu gibi karar alacak olan sadece Başkanlık, Hazine Bakanlığı değil, bir yargı organı. Dolayısıyla yargı organı siyasi dengelere ne kadar bakacak? Amerika’da uzun dönem kaldın, oradaki ilişkileri biliyorsun. Halkbank konusunda nasıl bir karar bekliyor bizi? Ya da senin öngörün ne?

 

Gülen konusunda ben de çok büyük bir açılım beklemiyorum, çünkü mevzuatlarda sıkıntı var. Türkiye 50-100 kadar klasör dosya gönderdi, fakat Amerikan tarafı her seferinde, “Sizinki ile bizimki uymuyor. Sizde terör suçu olarak ifade ediliyor ama adamlar burada böyle bir şey yapmadılar, ben neyi kullanarak bunların peşine gideyim” diyor. Dolayısıyla, benim anladığım kadarıyla, bizdeki gibi “15 Temmuz teşebbüsünün beyni Fetullah Gülen’di” ilişkisini o kadar net kurabilecek bir kanıt ABD’nin hukuk sistemi içerisinde sunulabilmiş değil.

 

Peki, bu gerçekten hukuki bir mesele mi, yoksa siyasi bir mesele mi?

 

Bu hem hukuki hem siyasi bir mesele. Bu kadar CAATSA konuşuyoruz; hem hukuki hem siyasi bir meseleydi ama ABD hukuki çerçeveye günün sonunda motamot uyar. ABD ile Gülen ilişkisi açısından, Orta Asya’daki okullarının belki başka şekilde kullanılmış olması gibi bir dolu söylenti var ama üzerinde F yazılı dolarların ABD hukuk sisteminde bir karşılığı yok. Oradaki adamı bunun için tutuklayamazsınız.

 

Amerikan hukuk sisteminde, “F-16’larla gidin orayı bombalayın” talimatının o adam tarafından verildiğinin kanıtlanmış olması gerekiyor. Bu çok zor görünüyor, fakat Amerika şunu yapabilir. Orada Fetullah Gülen’in çok kuvvetli bir teşkilatı var ve okullar, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla hayatlarına devam ediyorlar. Dahası, para kazanmaya devam ediyorlar ve oradaki hukuki açıkları da kullanarak o sistemi bir şekilde kurmuşlar.

 

Fetullah Gülen’in talimat verdiği hukuksal anlamda belki o kadar net açıklanamıyor ama birtakım adamların buradaki organik bağlantıları da buradaki soruşturmalarda ortaya çıkmış durumda. Bırakın Fetullah Gülen’i hiç kimsenin peşine gitmedi ABD. Tutuklanma, Türkiye’ye iade gibi ileri adımlardan bahsediyoruz ama şu bile yapılabilir: “Efendim sizinle ilgili böyle iddialar. Konuşmak istiyoruz” diye bir kapısını çalarlar, ifadesine başvururlar. Alıp tutuklayıp götürmekten bahsetmiyoruz. Bunların hiçbirisi yapılmadı. Bunların yapılmaması, senin de söylediğin gibi bunun siyasi bir mesele olduğu sonucunu çıkartıyor.

 

Hükümet bunu diplomatik anlamda konu yapıyor ama ben açıkçası, bugün hükümetin de Fetullah Gülen’in Türkiye’ye iadesini çok da isteyeceğini ve tercih edeceğini düşünmüyorum. Okullarla ve oradaki başka yapılanmalarla ilgili çok daha derin FBI soruşturmaları olabilir, olacaktır da belki ama Fetullah Gülen’in iadesi konusunda bir şey beklemiyorum.

 

RIZA ZERRAB’I TEKRAR TANIK OLARAK GÖREBİLİRİZ

 

Halkbank davası Türkiye için çok sıkıntılı bir dava olacak. Duruşmalar Mayıs ayına ertelendi ve mahkeme, Halkbank’ın kendisine özel oturum yapılması talebini reddetti. Bu davanın savcıları daha önceki Zarrab davasının, Zarrab davası diye başlayıp Atilla davası diye sonlanmış olan davanın savcıları; aynı ekip, aynı FBI ekibiyle çalıştılar. Dolayısıyla aslında Amerika Birleşik Devletleri Halkbank’a karşı diye tercüme edebileceğimiz bu dava aslında diğer davanın üzerine inşa edildi. O davayı New York’ta izledim ve orada Reza Zarrab tanık kürsüsünde.

 

Amerikan mahkemesinde ‘star witness’ diye bir ifade var, yani aslan payını anlatan ve de cezayı verdiren yıldız tanık. Şu anda spekülasyon yapacağım ama tahmin ediyorum, bu iddianamenin hazırlanması ve davanın açılması sürecinde Reza Zarrab’ın mahkemede anlattıkları ve anlatmadıkları etkili oldu. Mayıs-Haziran aylarında biz tekrar Zarrab’ı tanık kürsüsünde görebiliriz diye düşünüyorum ve de Halkbank davasında anlatmadığı birtakım şeyleri de anlatabilir. Anlatmadığı derken, anlattığı her şey yüzde yüz doğrudur manasında söylemiyorum ama sonuç itibarıyla o da 100 küsur sene ceza alacakken artık işbirliği yapmış bir kişi. İşbirliği yaptı ve ABD’de FBI’ın koruması altında zengin bir hayat yaşıyor. Ama ne anlatacağının garantisi yok.

 

Bazılarının Türkiye’de tahmin ettiği ya da sandığı ya da olmasını istediği gibi, “Cumhurbaşkanı ve ailesine giden bir süreç başlar mı?” diye bir soru işareti var, herhalde odadaki fil budur diye düşünüyorum. Bence onu o noktaya getirmezler ama -klişe olacak- Demokles’in kılıcı gibi bir kenarda, burada kafalarda soru işareti yaratmaya neden olur. Öyle şeyler oluyor ki, “Bu davada bu olacak mı?” sorusu var; “Buradan buraya iş yürüyecek mi, talimat veren aslında kimdi?” sorusu var.

 

Türkiye’nin bugünkü siyasi iklimi itibarıyla siyasi talimatlandırma olmadan herhangi bir kamu bankasının yönetiminin kendi başına iş yapamayacağını, ABD’deki herkes de biliyor. Bir de buna paralel olarak, geçen sene Amerikan Kongresi’nde birtakım yasa tasarıları hazırlandı ve o yasa tasalarına “Erdoğan’ın mal varlığının araştırılması” gibi ifadeler konuldu. O tasarıların hepsi yasalaşmadı ama böyle tasarılar dönüyor, çünkü Senato ve Temsilciler Meclisi’nde de belli siyasetçiler bu konuda neredeyse ortaklaşıyorlar.

 

Orada yaşadığım süreç boyunca, Türkiye’yle ilgili görüş konusunda Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında çok derin görüş ayrılıkları tespit edemedim. Hatta o kadar kutuplaşmış iki siyasi partinin, üzerinde en çok anlaştığı konulardan bir tanesi Türkiye ve Türkiye’ye verilecek tepkiler ve Erdoğan. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik ortak bir duruş var maalesef.

 

Mayıs 2017’deki ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanlığı korumalarının Washington sokaklarında, içinde Amerikan vatandaşı da olan çok kısıtlı sayıdaki protestoculara yönelik tavrı tabii hafızalardan silinmedi ve özellikle Kongre kanadında bu unutulmuş değil. O zaman John McCain daha hayattaydı, televizyonlardan “Erdoğan, Türkiye topraklarında yaptığını burada Amerikan vatandaşlarına yapamaz” gibi ifadelerle tepki göstermişti. Bunların hepsi bir bütünün parçaları; Erdoğan’ın Amerika’daki genel imajı, Halkbank davası.

 

Tabii Halkbank çerçevesinde kurulan bir düzenle yaptırımların delindiği, Amerika’nın tek taraflı bakışı. Burada “Amerika’nın hakkıdır” demek istemiyorum ama sonuç itibarıyla siz dolar kullanıyorsunuz, swift sisteminin bir parçasısınız, o da kendince muktedir bir ülke olarak yaptırım açıklıyor. Bunlara haklı yaptırımlar diyemem, sadece oradaki davanın nereye gidebileceğini analiz etmeye çalışıyorum ve istenirse sıkıntılı yerlere gider.

 

Yargı tamamen bağımsız mı? Yargı bağımsız ama ben daha önce Hakan Atilla sürecinde şunu gördüm: Washington’dan gelen sinyallerle aslında yargıya müdahale etme çabaları olduğunu, Trump’ın Adalet Bakanı William Barr’a nasıl talimat verdiğini ve orada savcılar üzerinde etkili olması, bu davanın bir şekilde sümen altı edilmesi için kendisinin Erdoğan’a söz verdiğini New York Times, Amerikan seçimlerinden üç beş gün önce çok derin bir yazıyla ifade etti. Burada Trump’ın kişisel avukatı Giuliani çok büyük rol oynadı. Hatta bizim hükümet ilk dönemde Giuliani ve ortağını lobiciler olarak tuttular. Orada çok girift ilişkiler oldu.

 

Biden döneminde bu olamayacaktır; Biden döneminde Türk hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan Biden’a bu kadar yekten, “Bunu düşür” diyemeyecektir. Bir kere böyle bir ilişki olmayacaktır. Şu anda tamamen spekülasyon yapıyorum ama Biden yönetimi şunu yapabilir: “Biz şu anda S-400 müzakerelerinde Türkiye’yle çok kritik bir aşamadayız” deyip belki geri adım atabilir, belki ikinci S-400 sözleşmesini iptal edecek. “Söyleyin New York’takilere, duruşmayı biraz ileri tarihe atsınlar” denebilir.

 

Yargının vereceği kararın içeriğine müdahale değil ama mahkeme sürecinin işletimine yönelik siyasi mesajlarla bir süreç yönetimi olabilir. Daha önce de oldu; Hakan Atilla döneminde de oldu, Andrew Brunson’ın buradaki duruşmaları, serbest bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin olarak oradaki mahkeme süreci hep böyle bir satranç oyunu gibi gitti. Amerikan başkanları ve Amerikan yönetimleri bizzat yargının kararına müdahil olamıyor olabilir ama bu tür “Amerikan âli çıkarlarını” ilgilendiren noktalarda, mahkemeye “Biraz yavaş gidin” gibi sinyaller gönderebilirler diye tahmin ediyorum. ABD, S-400 meselesine böyle bakıyor. Bir NATO müttefikinin bir Rus savunma silahına sahip olması meselesinin Amerikan âli çıkarlarıyla çarpışan bir şey olduğunu düşünüyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.