Türkiye’nin Seçimi, Muhalefetin Sorumluluğu

Türkiye gündemi iktidarın hayatta kalabilme çabası arttıkça belli ki daha da hızlı değişecek, krize ve baskıya dayalı yönetim stratejisi her seferinde “bu kadar da olur mu?” dedirtecek.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye son yıllarda yaşanan gelişmelerin bir uzantısı ve benzeri sayılabilecek olayları geçtiğimiz birkaç haftada deneyimledi. Parlamentodaki üçüncü büyük parti olan HDP’ye kapatılma davası açılması, HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi ve mecliste oldukça kaba bir biçimde gözaltına alınması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ın görevden alınması ve kabine değişikliği beklentileri…

Bu olanlar karşısında “umutsuzluk, yılgınlık ve öfke” hisleriyle birlikte “Türkiye nereye gidiyor?” sorusu da sıkça soruldu. Oysa Türkiye’nin gittiği yön uzun bir süredir belli. Bu sebepledir ki siyaset bilimciler meseleye daha çok “sırada hangi hamle var?” diye bakıyor. Son haftada yaşanan olayları rejimin karakterinden ve iktidarın siyaset tarzından bağımsız düşünmemek ve bu duruma muhalefet etme biçimlerini dikkatle tartışmak gerekiyor. Çünkü, otoriterliğe karşı mücadelede günlük ve duygusal çıkışlardan ziyade uzun erimli bir strateji ve aklıselim yaklaşıma ihtiyaç var.

Nasıl Bir İktidar?: Başkanlık Sistemi ve Rejim Dinamikleri

 

Türkiye’de olan biteni anlamak için öncelikle rejim dinamiklerini yeniden hatırlamakta fayda var. Çünkü mevcut hükümetin iktidarda kalma çabalarını da muhalefet stratejilerini de bu dinamiklerle açıklamak daha gerçekçi olacaktır.

 

Türkiye, farklı kavramlarla ele alınsa da bir süredir “demokrasi dışı rejimler” kategorisinde kendine yer buluyor ve farklı veçhelerle karşımıza çıkan dinamik bir otoriterleşme deneyimi yaşıyor. Benim de “rekabetçi otoriter” olarak sınıflandırdığım Türkiye’de 2017’den itibaren uygulamaya konulan başkanlık sistemi ile rejimin neopatrimonyal karakterinin güçlendiği görülmektedir.

 

Başkanlık sistemi ile rejim tek adam etrafında şekillenmeye başlamış, yönetim “hami ile himaye edilen” arasındaki ilişkiye dönüşmüştür. Patronaj ilişkileri hem toplumda hem de siyasal alanda daha evvel de etkili olsa da başkanlık sistemi ile denge-denetleme mekanizmaları ciddi bir şekilde tahrip edilmiş, kişisel ilişkilerin kurumlara sirayeti resmileşmiş ve bu durum kurumların işleyişini önemli ölçüde etkilemiştir.

 

Patrimonyal rejimlerde ilişkiler kurumsal değil kişiseldir. Yöneticinin özel alanı ile kamu çıkarı arasında bir ayrım yoktur. Yönetici devlet imkanlarını istediği gibi kullanır, kişisel sadakat ölçütünde uygun gördüklerine dağıtır veya geri alır. Siyaset Bilimci Xavier Marquez “Demokrasi Dışı Siyaset” kitabında bu baskıcılığın en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ütopik bir ideolojiden ziyade yöneticinin şüphe ve önyargılarından kaynaklandığının altını çizer. Temel amaç iktidarı muhafaza etmek ve genişlemektir. Bu rejimlerde yönetim, sadakati sağlamak için bitmek bilmeyen terfi, tenzili rütbe ve azletme döngüsünü kullanır. Kamu kaynakları ve devlet pozisyonları mükâfat olarak dağıtılır. Bu pozisyonlarda yöneticiye olan sadakati azami seviyede tutmak için yetkinlikleri daha az ama sadakatleri daha aşikâr kişiler tercih edilir. Bu rejimlerde iktidar sahiplerinin iktidarı elinde tutmaları kişisel beceriye daha bağımlı hale gelir. Haliyle yöneticiler “bakanlık”, “üst düzey bürokratlık” gibi pozisyonları elde edebilmek için etkin yönetim kabiliyetlerini ve liyakatlerini sergilemek yerine “sadakatlerini gösterme” yarışına girerler. Türkiye’de son dönemlerde çeşitli bakanların performansları ve kendi aralarındaki tartışmaları buna örnek gösterilebilir.

Bu rejimler iktisadi krizle mücadele ederken hala kaynak dağıtarak ayakta kalabiliyorlar. Ama dengeler değişirse, örneğin pastadan pay küçülür ve dış ilişkilerde birtakım değişiklikler olursa, bu iktidarların yönetimi zorlaşabilir. Bu noktada muhalefet etme becerisi oldukça önemli.

 

İktidar Ne Yapmak İstiyor?

 

Türkiye’de rejimin karakterlerini belirleyen mevcut iktidar bir süredir dış ve iç politikadaki sorunlara çözüm üretemiyor. Ekonomik ve siyasal krizin her geçen gün derinleştiği bu tabloda, otoriter bir yönetimin elinde iki seçenek olabilir. Ya krizi atlatmak için gerginliği azaltacak ve birtakım iyileştirmeler yapacak reform politikaları uygulamak ya da baskıyı daha da artırmak.  O’Donnell ve Schmitter’in terminolojisini kullanacak olursak “güvercinleşmek” veya “şahinleşmek”.

 

İktidarın son dönemlerde uluslararası kamuoyuna “reform” mesajı vermesine rağmen bu seçeneğinin çok da olası bir ihtimal olmadığı apaçık ortadaydı. Demokratik normlardan gittikçe uzaklaşan ve sistem değişikliği ile ülke yönetimini “sadakat” ekseninde yeniden kurgulayan iktidar sorunlara çözüm üretemedikçe şahinleşmeyi tercih etti.  Haliyle, krizden ve kaostan beslenen popülist siyaset tarzını devam ettirmek için toplumdaki kutuplaşmayı artıracak; seçim kazanmak içinse muhalefeti bölüp paralize edecek her hamleyi kullanacaktır. İktidarın bu hamlelerinde sorunlara çözüm üretememesi ile birlikte muhalefet kanadında yaşanan birtakım “olumlu” gelişmelerin de önemli bir payı olduğunu söylemek mümkün.

 

Muhalefet ise her ne kadar istenildiği ölçüde popüler olamasa da 2019 yerel seçimlerinden itibaren moral üstünlüğü ele geçirmiş durumda. 2019 seçimlerinden evvel Erdoğan’a karşı yarışacak aday sorusuna dahi cevap veremeyen muhalefetin öncelikle İmamoğlu, Yavaş gibi lider profillerini ortaya çıkardığı görüldü.

 

Yerel yönetimlerle icraat alanına sahip olan muhalefet yeri geldiğinde uygulamalı olarak hükümetin çözemediği birtakım krizlere yerel ölçüde çözüm sunabildi.  Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ‘Askıda Fatura’ uygulamaları ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin pandeminin kaybedenlerine yönelik destek politikaları oldukça dikkat çekti. Öte yandan rekabetçi otoriter bir rejimde muhalefetin seçim kazanmasının önündeki en zorlu ve etkin nokta “bir araya gelmiş bir muhalefet”.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Daha önce farklı zaman ve platformlarda da ifade ettiğim gibi Türkiye muhalefeti yüzleştiği pek çok soruna karşın bir araya gelme konusunda da bir aşama kaydetti. Örneğin “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisi üzerinde uzlaşma yakalandı. DEVA Partisi ve CHP bu konuda birlikte çalışacağını açıkladı. Yine partiler arasında görüşmeler ve diyaloglar hızlandı. AKP’den kopan kararsız seçmeni çekebilecek DEVA ve Gelecek Partileri’nin muhalefet bloğuna eklemlenmesi ve eleştiri düzeylerini yükseltmesi, İYİ Parti ve Akşener’in yükselen grafiği CHP’ye mesafeli seçmeni de muhalefete yöneltecek önemli gelişmelerdi. Nitekim Metropoll Araştırma’nın verileri özellikle İYİ Parti’nin pek çok kümeden seçmen çekebilme potansiyeliyle ön plana çıktığını gösteriyor.

 

Öte yandan Metropoll’ün “hangi ittifaka yakın hissediyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplarda Millet İttifakı %42,4 oranla ön plana çıkıyor. Yani geçtiğimiz haftaya kadar muhalefet beklediğimiz performansı göstermese dahi “2 adım ileri 1 adım geri” hamleler yapıyordu. Örneğin, çok değil daha bir ay evvel Gara operasyonunda sergilenen ortak duruş çok ciddi bir övgü kaynağı oldu. Siyasete alan açtı. Muhalefet Gara hamlesi ile iktidarın milliyetçilik kartını elinden aldı. Böylece, iktidarın milliyetçilik, tabular ve semboller üzerinden muhalefeti siyasetsizliğe mahkûm etme stratejisi boşa çıkarıldı. Haliyle, doğru soruların ve siyasetin zemini gerçeğe çeken bir hamlenin “dokunulmaz” diye kabul edilen konularda dahi ne kadar etkili olduğu gözlemlenmiş oldu.

 

Muhalefet kanadında ağır aksak ama ilerleyen bu gelişme ve “seçim kazanabiliriz” umudu iktidar için önemli bir tehdit barındırıyor. Haliyle, muhalefeti bölecek, muhalif seçmeni umutsuzluğa düşürecek ve geniş bir “demokrasi ittifakı” kurulmasının önüne geçecek her hamle iktidar için adeta can suyu değerinde.

 

Tüm bu tabloda iktidar;

  • Toplumun çok geniş kesimlerinde uzlaşı yaratan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek; bu kadar güçlü bir birlikteliğe karşı “istediğimi yaparım” mesajı verdi.
  • HDP kartını çok açık kullanarak muhalefetin içindeki ayrışmaları hatırlattı. “Bir araya gelemezsiniz, istersem o koalisyonu yerle bir ederim” mesajı verdi. Gergerlioğlu gibi her kesimin desteğini alabilen bir siyasetçiye karşı yapılanlara etkili muhalefet edilememesi de yine “Gergerlioğlu için bile bir arada duramadılar” dedirtti.
  • Toplumsal muhalefet ve siyasal partiler arasındaki diyalog zeminini yeniden hem de çok kuvvetli bir şekilde kötümser koridora çekti. Muhalefetteki siyasal partilerin olumlu hamleleri ve “seçim kazanabiliriz” hissi kısa sürede yerini muhalefetin yetersizliği tartışmalarına bıraktı. Gara’da yaşananlar karşısında muhalefetin çizdiği olumlu imajı hızlıca ortadan kaldırdı. Muhalefetin yine HDP’ye karşı yapılan hukuksuzluklara etkili cevap verememesi, bir arada duramaması geniş kesimlerde öfke, umutsuzluk ve hayal kırıklığı yarattı.
  • İktidardan bağımsız en ufak hamle yapılamayacağına dair mesaj için ise hedef Merkez Bankası oldu. Bu karar, yukarıda ifade ettiğim gibi mevcut yönetimin iktidarı korumak için rasyonellikten uzak, kişisel ilişkilere dayanan ve keyfi kararlarının da oldukça net bir yansıması oldu. Tabii bunun ekonomi politikası açısından bir mesajdan çok daha fazla anlamı olduğu açık.

Bir kişinin bir gecede aldığı bu kararlar milyonlarca kişinin hayatını etkiledi. Ülke çok karanlık bir düzleme sürüklendi. Peki, hayatta kalmaya çalışan iktidar karşısında muhalefetin ve biz yurttaşların sorumluluğu ne olmalı?

 

Muhalefet Ne Yapmalı?

Türkiye gündemi iktidarın hayatta kalabilme çabası arttıkça belli ki daha da hızlı değişecek, krize ve baskıya dayalı yönetim stratejisi her seferinde “bu kadar da olur mu?” dedirtecek. Tüm bunları yaşarken yukarıda ifade etmeye çalıştığım bütünlükte yaşananları değerlendirmek hayli güç olacaktır. Oysa, mücadele tam da meseleye kuşbakışı bakabilmeyi gerektiriyor.

Türkiye’de önümüzdeki süreçte verilecek mücadele ideolojiler veya siyasal görüşlerin mücadelesi değil demokrasi ve otoriterlik arasında bir tercih yapmaktan geçiyor. Bu da bütün muhalefet bileşenlerine önemli bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk otoriter, sadakate dayanan rejime karşı mücadelenin gelişigüzel değil oldukça bilinçli bir şekilde örgütlenmesinden geçiyor. Haliyle muhalefetin muhalefet etmekten vazgeçmesi veya bunu ağır aksak yapması, bizim de muhalefetten umudu kesme lüksümüz yok. “Bu muhalefetten hiçbir şey olmaz” kolaycılığından da “ne de olsa bize oy verecekler” kolaycılığından da kurtulmak gerekiyor. Çünkü mevcut rejimle mücadelede her ikisi de ancak bir yenilgi ile sonuçlanacaktır.

Metropoll’ün  şubat ayı araştırmasına göre seçmen muhalefet partilerini geçmiş yıllara göre daha hazırlıklı, daha etkili ve daha yeterli buluyor ancak yüzde 51,5’i muhalefetin iktidara alternatif çözümler sunmadığını, yine yüzde 50,4’ü muhalefetin haksızlığa uğrayanların yanında yer almadığını düşünüyor. Muhalefet haksızlığa uğrayan bir milletvekilinin, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yanında “bir arada” durabildi mi? Gergerlioğlu’nun yanında etkili bir biçimde duramayan muhalefet toplumdaki bu algıyı değiştirebilir mi? Muhalefet hak arayanların yanında durabildiği, onları temsil edebildiği ve bunu onlara hissettirebildiği ölçüde güçlenecektir.

Türkiye’de mevcut şartlarda otoriterlikten çıkışın ilk adımı muhalefetin seçim kazanmasıdır. Bunun da en temel koşulu bir araya gelmiş bir muhalefet. Rekabetçi otoriter rejimlerde seçime odaklı strateji olmazsa olmaz ama yeterli değil. Siyasete alan açacak hamleler gerekiyor. Çünkü iktidar siyasetin alanını daraltmaktan besleniyor. Bu noktada muhalefete yapılacak çağrı siyasetin alanını genişletmesi ve geniş tabanlı demokrasi ittifakının tesisi için bugünden mücadele etmesidir. Daha önceki yazımda da geniş bir biçimde ele aldığım bu stratejileri tekrar sıralamakta fayda var.

  • “Güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisinde bir araya gelen muhalefet bu önerinin yurttaşların gündelik hayatlarına nasıl etki edeceğini halka somut bir biçimde aktarabilmeli. Sistem önerisi bir elitler paktı olmaktan öteye taşınmalı.
  • Muhalefet son dönemde yaşanan ekonomik ve siyasal krizin kaybedenleri ile daha etkin bağlar kurabilmeli. “Muhalefet haksızlığa uğrayanın yanında değil” algısını kırabilmek bu bağdan geçiyor. Toplumun dertlerinin taşıyıcısı olan ve bunlara çözüm sunabilen bir muhalefete ihtiyaç var.
  • Muhalefete yaşanan kızgınlık seçmenleri sandığa gitmeme tercihine sürükleyebilir. Bu da rekabetçi otoriter rejimlerde iktidara seçim kazandıran önemli bir mekanizma. Bu tip rejimlerde başarı kazanan muhalif hareketler siyasetten umudunu kesmiş seçmen gruplarını, gençleri sandığa götürerek kazandı. “Kazanabiliriz” algısı sürekli canlı tutulmalı ama bu muhalefetin kendisini rehavete sürükleyen bir unsur olmamalı.
  • Siyasal muhalefet ve toplumsal muhalefet arasında bir kötümser koridor var. Bu koridor diyalog ile doldurulmadığı sürece, her iki kanattaki çabalar birbirleri ile buluşamıyor haliyle söylemler ya “olumsuzluk bulutuna” dönüşüyor ya da “içi doldurulamayan bir umut siyasetine”.
  • Alışılagelmiş ve iktidarın ustalaştığı siyasal zeminin dışına çıkmak, yeni siyasal tartışma alanları yaratmak ve yeni bir takım kampanya metotları kullanmak işinde uzmanlaşmış iktidara hedef şaşırtmak için önemli bir gerekçe olacaktır.
  • Gara operasyonunda sergilenen ortak tavrın ve etkili çıkışların yaygınlaştırılması.

Türkiye’nin önünde önemli bir yol ayrımı var: demokrasi ve otoriterlik. İkincisi lehinde iktidar uzun bir mesafe kat etti bile. Bu nedenle kimlik kavgalarını, ayrışmaları bir kenara bırakıp demokrasinin asgari müştereklerinde bir araya gelebilmek gerekiyor. Bunun da yolu siyaset bilimci Murat Somer’in sıklıkla hatırlattığı üzere muhalefetin bir “mutabakat paktı” üzerinde anlaşması ve bunu açıklamasından geçiyor. Seçme ve seçilme hakkının dahi tehdit edildiği bir sistemde hiçbir siyasal parti veya aktörün tek başına mücadele edebilmesi mümkün değil. Ülkenin bugünü ve geleceğinin sorumluğu siyasal ve toplumsal muhalefetin sırtında.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.