Üç Eşik: 2009, 2015, 2019

İktidar ekonomik krizin sosyo-ekonomik yıkıcı etkilerini ya görmezden geliyor ya da pandemi, küresel emtia fiyatlarındaki artışlar, Rusya-Ukrayna Savaşı gibi çeşitli mazeretler öne sürüyor. Yoksulluğun bu kadar hayati bir hal aldığı, intihar sebebi olduğu bir ortamda muhalefetin siyasi gündemi, adaylık-sistem tartışmalarıyla domine ediliyor. Muhalefetin yoksulluğa, refahın adil dağılımına, kalkınmaya yönelik güçlü bir çerçevesi bulunmuyor. Varsa bile bu çerçeve kamuoyuna ulaşamıyor.

Türkiye ciddi bir ekonomik kriz sürecinden geçiyor. Bunun gündelik yaşama pek çok yansıması oluyor. Bu yansımalardan en çarpıcı olanlardan biri de artan intihar vakaları.

 

TÜİK tarafından hazırlanan geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayısı verilerine bakıldığında son 20 yıl içerisinde üç yıl dikkat çekiyor: 2009, 2015 ve 2019.

 

Bu üç yılın ortak özelliği, ekonomik krizlerin önemli düzeyde sosyal etkilerinin görüldüğü dönemlere tekabül etmesi. 2019’un diğer yıllardan farkı ise kendinden sonraki yıllara göre çok daha iyi ekonomik göstergelere sahip olması, kendinden sonraki yıllarda krizin derinleşerek devam etmesi.

 

Aşağıdaki grafikte görüldüğü üzere, yıllar itibarıyla Türkiye’de geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayıları üç eşikten geçiyor. İlk ikisinde göreli bir düzelme varken üçüncüsünün akıbeti bilinmiyor çünkü TÜİK bu veriyi henüz yayınlamadı.

 

Kaynak: TÜİK

 

Ancak 2020, 2021 ve 2022 yıllarında geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayıları için bir fikir vermesi açısından işsizlik, enflasyon ve tüketici güven endeksi olmak üzere üç gösterge kullanılabilir.

 

İlk Gösterge: İşsizlik

 

İşsizlik bir insanın iyi olma halini doğrudan etkileyen en önemli unsurlardan biri. Ayrıca Türkiye toplumunda iş, yalnızca hayatın idamesi için yapılan para kazanma eylemi değil aynı zamanda önemli bir sosyal statü göstergesi. Bu anlamda işsiz olmanın geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayılarını doğrudan etkileyeceği kolaylıkla söylenebilir.

 

Aşağıdaki tabloda yıllar itibarıyla Türkiye’deki işsizlik oranları ve geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayıları birlikte gösteriliyor. Tabloda da görüleceği üzere geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayıları ile işsizlik oranları arasında güçlü bir pozitif korelasyon bulunuyor.

 

Kaynak: TÜİK

 

2008 yılında yaşanan Küresel Finans Krizi’nin etkisiyle 2009 yılında Türkiye’de işsizlik oranı %3 yükselerek %13 bandının üzerine çıkıyor.

 

Lakin takip eden iki yıl içinde işsizlik oranında %1,9 ve %2’lik bir gerileme oluyor ve krizin oluşturduğu şok iki yıl içinde absorbe ediliyor. 2012 yılına gelindiğinde işsizlik oranı %8,4’e geriliyor.

 

2013 yılı itibarıyla işsizlik oranında artış trendi başlıyor ve ortalama 0,6 puan artışlarının neticesinde 2015 yılında yeniden %10 bandının üzerine çıkıyor. Sonraki yıllarda azalış olmasa da bir duraksama oluyor ve işsizlik %10 civarında çakılı kalıyor.

 

2019 yılında ise işsizlik oranı seyrinde asıl kırılma anı oluşuyor ve bir yılda %2,8 artış ile %13,7 oluyor. Sonraki yıllarda göreli olarak düşüşler yaşansa da işsizlik oranı 2020 yılında %13,1, 2021 yılında %12,4 olarak karşımıza çıkıyor.

 

Bu durum krizin etkilerinin toplumda net biçimde görüldüğünü, krize yönelik geliştirilen çözümlerin yetersiz kaldığını gösteriyor. Üç yıl art arda süren %13 civarı işsizliğin intihar sayılarının önemli oranda artmasına sebebiyet verdiği söylenebilir.

 

İkinci Gösterge: Enflasyon

 

Mal ve hizmet fiyatlarında genel artışı temsil eden enflasyon oranı, alım gücünü doğrudan etkiliyor. Özellikle temel gıda ürünleri alt gelir grubunda yer alan birey ve hane halklarının bütçesinin önemli bir kısmını oluşturduğu için bu ürün grubunda yapılan fiyat artışları dar gelirli aile bireylerinin psikolojik durumlarını doğrudan etkiliyor.

 

Aşağıda tabloda yıllar itibarıyla Türkiye’deki enflasyon oranları ve geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayıları birlikte gösteriliyor. Tablo incelediğinde bazı dönemlerde geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayısı ile enflasyon oranı arasında pozitif bir korelasyon görülüyor.

 

 

Ekonomik krizlerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini gösteren 2008 ve 2014 yıllarında enflasyon oranlarında önemli artışlar görülürken, işsizlik oranında olduğu gibi asıl kırılma 2018 yılında oluyor.

 

Döviz Krizi’nin yaşandığı 2018 yılından sonra nispeten bir iyileşme görülse de COVID-19 pandemisinin etkilerinin daha net görüldüğü 2021 yılında enflasyon %23,8 gibi çarpıcı bir artışla %36,1 seviyesine çıkıyor. 2022 yılının ilk çeyreğinde ise %61,1 ile enflasyon oranı tarihi bir seviyeye ulaşıyor.

 

2019 yılında doruk noktasına ulaştıktan sonra geri dönmesi beklenen enflasyon oranı 2019’da %15 iken halihazırda %61,1 bandında seyrediyor.

 

Üçüncü Gösterge: Tüketici Güven Endeksi

 

Tüketici Güven Endeksi, tüketicilerin kişisel mali durumları ve genel ekonomiye ilişkin mevcut durum değerlendirmeleri ve gelecek dönem beklentileri ile yakın gelecekteki harcama ve tasarruf eğilimlerini ölçmeyi amaçlıyor.

 

Aşağıda tabloda yıllar itibarıyla tüketici güven endeksi ve geçim zorluğu sebebiyle gerçekleşen intihar sayıları birlikte gösteriliyor. Veriler incelendiğinde ikisi arasında negatif yönlü güçlü bir korelasyon görülüyor. (r= -0,84)

 

 

Tüketici Güven Endeksi’ndeki değişimler 2009, 2015 ve 2019 yıllarındaki eşik noktalarını doğrudan gösteriyor. 2008 yılında %16,1 düşüş yaşanırken, 2015 senesinde %9,9, 2019 senesinde ise %8,1 düşüş görülüyor.

 

2019 yılının diğer eşik noktalarından farkı ise kendisinden sonraki yıllarda toparlanma yerine tam tersi düşüşün devam etmesi. 2020 yılında 5,5, 2021 yılında ise 2,2 düşüş görülüyor. 2021 yılının sonunda 80,2’ye düşen Tüketici Güven Endeksi, 2022’nin ilk çeyreğinde 12,9 gibi çarpıcı bir düşüşle 67,3’e gerilemiş durumda.

 

Bu durum, şu andaki günümüz Tüketici Güven Endeksi’nin son 20 yıl içinde Tüketici Güven Endeksi’nin en düşük olduğu 2008 yılından bile 12,2 puan daha geride olduğu anlamına geliyor.

 

Bu Sayılar Bize Ne Söylüyor?

 

Tüm bu göstergeler 2020, 2021 ve 2022 yıllarında geçim zorluğu sebebiyle intihar sayısının ciddi oranda artmış olabileceğini gösteriyor. Bunun ötesinde bu göstergelerin daha geniş bir perspektifte şöyle de bir anlamı var: Türkiye çok ciddi bir ekonomik ve sosyal krizin içinde.

 

2008 Finans Krizi ve 2013’teki küresel daralmadan bir şekilde çıkan Türkiye ekonomisi, 2018 Döviz Krizi’yle başlayan kriz sarmalından 2019’da çıkmak için adımlar atmış olsa da, 2020’de gerçekleşen pandeminin de etkisiyle bundan kurtulamıyor. 2021 yılı Türkiye toplumunun krizin etkilerinden filtresiz olarak etkilendiği bir yıl olurken, 2022 yılında geçen seneye göre daha iyiye giden bir gösterge bulunmuyor.

 

2019 Eşiğinin Diğer Eşiklerden Farkı

 

Tüm bunlar olurken diğer eşiklerden farklı olarak ne iktidar ne muhalefet ne de toplum krizi doğrudan gündem edinebiliyor.

 

İktidar krizin sosyo-ekonomik yıkıcı etkilerini ya görmezden geliyor ya da pandemi, küresel emtia fiyatlarındaki artışlar, Rusya-Ukrayna Savaşı gibi çeşitli mazeretler öne sürüyor. Diğer taraftan, İHA gibi yeni teknoloji ürünü savunma sanayiiyle “cihana nizam veren” bir Türkiye profili ortaya koyarken ülkenin etrafındaki savaşları işaretleyerek güçlü ve istikrarlı bir devlet yönetiminin önemini hatırlatan bir hikâye anlatıyor.

 

Yoksulluğun bu kadar hayati bir hal aldığı, intihar sebebi olduğu bir ortamda muhalefetin siyasi gündemi, adaylık-sistem tartışmalarıyla domine ediliyor. Muhalefetin yoksulluğa, refahın adil dağılımına, kalkınmaya yönelik güçlü bir çerçevesi bulunmuyor. Varsa bile bu çerçeve kamuoyuna ulaşamıyor.

 

Buna ek olarak, muhalefet halihazırda elindeki en somut mutabakat olan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile ekonomi arasında somut bağlar kuracak aktüel bir dil inşa edemiyor. Türkiye’de “hızlı karar alma mekanizmalarının”, başkanlık sisteminin ekonomiyi soktuğu döngünün parlamenter sistem ile daha aşılır olduğuna ikna edecek argümanları oluşturamıyor.

 

Toplum ise yaşadığı kriz karşısında nasıl bir çözüm gerektiğini bilmediği, siyaset tarafından kendisine bir çözüm reçetesi üretilemediği, dayanışmayı artıracak sivil toplum kültürüne sahip olmadığı bir atmosferde tüm sorunların faturasını mültecilere kesiyor.

 

Diğer taraftan, Türkiye’nin artık sosyal adaletin öncelendiği, yoksulluğu bitirmeye yönelik adımların atıldığı, düşük gelirli hane halklarına finansal destek mekanizmalarının oluşturulduğu, kırılgan gruplar üzerinde krizin etkilerinin minimize edildiği bir hikâyesi ve bu hikâyeyi gerçek kılmayı vaat eden bir siyasi iradesi bulunmuyor.

 

Türkiye sonuç olarak çok ciddi ekonomik ve sosyal kriz sürecinden geçiyor, ancak diğer krizlerden farklı olarak sorunları çözecek gerekli ve yeterli enstrümanlara sahip görünmüyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.