Uzaklardaki Bir Hayal: Özerk Üniversite

Yeni anayasa talebine ilişkin gerekçeler, gerçekten askerî darbe tortularının temizlenmesi ise bu tortulardan biri Cumhurbaşkanına tanınan rektör atama yetkisidir. Bu yetkinin ilgası, üniversitelere gerçek anlamda özerklik tanınması ve akademik hürriyetlerin genişletilmesi, hiç değilse üniversiteler üzerindeki vesayeti ortadan kaldıracaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye, her gün yaşadığı olaylarla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin vahim sonuçlarını tecrübe ediyor. Bu somut tecrübeler, parlâmenter hükümet sistemine geçmemiz gerektiği yolundaki iddiamızı güçlendiriyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, tek bir kişinin bir gecede üniversite kapamasına, bir gecede mevcut bir üniversitenin genetik kodlarını değiştirmesine yol açmıştır.

 

30 Haziran 2020 tarihli ve 2708 sayılı Cumhurbaşkanı kararı, Türkiye’nin en değerli vakıf üniversitelerinden biri olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kapanması sonucunu yaratmıştır. Karar şöyledir: 

 

Kurucu vakfına kayyım atanan ve garantör üniversitesi tarafından yapılan denetimler sonucunda mevcut mal varlığıyla eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdüremeyeceği tespit edilen ve bu durumu Yükseköğretim Kurulunca onaylanan İstanbul Şehir Üniversitesinin faaliyet izninin kaldırılmasına 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 11 inci maddesi gereğince karar verilmiştir.

 

(R.G. Tarih: 30.06.2020, Sayı: 31171, Karar Sayısı: 2708).

 

Karar metninde yer alan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin mal varlığının eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmeye yetmeyeceği yönündeki ifade gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Halkbank’ın, 11 Ekim 2019’da Üniversitenin bütün hesaplarına ihtiyatî haciz [1] koydurması üzerine üniversite, çalışanlarına maaş ödeyemez hale getirilmiştir. Buna rağmen İstanbul Şehir Üniversitesi öğretim üyeleri, öğrencilerine karşı üstlendikleri sorumlulukları maaşlarını almaksızın yerine getirmişlerdir. Aynı şekilde üniversitenin idarî personeli de maaşlarını alamadıkları halde tüm görevlerini yerine getirmiştir. Kamuoyunun, özellikle akademik çevrelerin İstanbul Şehir Üniversitesi’ne uygulanan bu kıyım kararına sessiz kalmaları, diğer üniversiteleri de benzer bir kadere mahkûm etmiştir.

 

İkinci Kurban Boğaziçi Üniversitesi

 

Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden olan Boğaziçi Üniversitesi’ne 2 Ocak 2021’de Prof. Melih Bulu’nun rektör olarak atanması, bu üniversitenin genetik kodlarını değiştirmeye yönelik ilk adım olmuştur. 06 Şubat 2021 tarih ve 3519 sayılı Cumhurbaşkanı kararıyla Boğaziçi Üniversitesi’nde hukuk fakültesi ve iletişim fakültesinin açılacağının düzenlenmesi ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin eseri olarak gerçekleşmiştir. Böylece Üniversitenin öğretim elemanları tarafından protesto edilen Prof. Melih Bulu’nun kendine yakın isimlerden yeni kurulan hukuk fakültesi ve iletişim fakültesine kurucu dekanlar atamasının ve bu fakültelerde gene hükümete yakın isimlerin öğretim üyesi olarak atanmasının yolu açılmıştır.

 

 

Oysa bir üniversitede yeni bir fakültenin veya bölümün açılması, yıllar süren inceleme ve araştırmaların neticesi olarak YÖK ile yapılan müzakereleri takiben üniversite senatosunda alınacak kararlarla gerçekleşebilmektedir. Boğaziçi Üniversitesi’nde böyle bir yöntem izlenmeksizin bir gecede Cumhurbaşkanı kararıyla iki fakültenin açılmasına olanak tanınması, sözü geçen kararın siyasi sâiklerin ürünü olduğunu doğrulamaktadır.

 

Burada hatırlanması gereken en önemli husus, üniversitelere rektör atama yetkisinin normal bir demokraside Cumhurbaşkanına sunulmayacağı gerçeğidir. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan ifade hürriyeti ve bu hürriyetten kaynaklanan bilim ve sanat hürriyeti ile üniversitelerin özerkliği, elbette normal bir demokraside Cumhurbaşkanlarının kontrol edebileceği alanlar değildir. O halde Türkiye’de üniversiteye rektör atama yetkisinin hangi gerekçelerle Cumhurbaşkanına tanındığını hatırlamak gerekir.

 

Bu yetkinin Cumhurbaşkanına tanınması, 1982 Anayasası’nın eseridir. Bu Anayasa’nın mucidi olan 12 Eylül’ün askerî yöneticileri için üniversiteler, devlet otoritesinin en kuvvetle hissettirilmesi gereken alanlardır. Bu nedenle konsey yönetimi, önce 6 Kasım 1981’de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununu kabul etmiş; bu kanunla üniversitelere rektör atama yetkisini Cumhurbaşkanına tanımış; ardından Kanunun hükümlerinin gereği olan Anayasa hükümlerini 1982 Anayasası’nın ilgili maddelerine derç etmiştir. Cumhurbaşkanının yetkilerini düzenleyen 104. maddede üniversitelere rektör atama ve Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçme yetkisinin yer alması ile yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130 ve 131. maddelerin şekillendirilmesi, bu perspektifle gerçekleştirilmiştir.

 

Oysa 1961 Anayasasının 120. maddesi ile üniversiteler özerk kurumlar olarak düzenlenmişti. Anayasanın 120. maddesinin ilk metni şöyleydi:

 

Üniversite, ancak Devlet eliyle ve kanunla kurulur. Üniversiteler, bilimsel ve idari özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir.

 

Üniversiteler, kendileri tarafından seçilen yetkili öğretim üyelerinden kurulu organları eliyle yönetilir ve denetlenir; özel kanuna göre kurulmuş Devlet Üniversiteleri hakkındaki hükümler saklıdır.

 

Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar.

 

Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe araştırma ve yayında bulunabilirler. Üniversitelerin kuruluş ve işleyişleri, organları ve bunların seçimleri, görev ve yetkileri, öğretim ve araştırma görevlerinin Üniversite organlarınca denetlenmesi, bu esaslara göre kanunla düzenlenir.

 

Siyasi partilere üye olma yasağı, Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları hakkında uygulanmaz. Ancak, bunlar partilerin genel merkezleri dışında yönetim görevi alamazlar.

 

Üstelik ilk kez bu Anayasayla kurulan Anayasa Mahkemesi’ne dava açacaklar arasında üniversitelere de yer verilmişti. Anayasanın 149. maddesine göre üniversiteler, “kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda” Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusunda bulunabileceklerdi. Böylece meclis çoğunluklarının kabul edeceği kanunlarla üniversite özerkliğini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmeleri engellenmişti.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

1961 Anayasası’nda bu yönde bir düzenlemenin yer almasının temel nedeni, kendini kadir-i mutlak gören Demokrat Parti’nin üniversiteler üzerinde kurduğu tahakküm olmuştu. Bu uygulamanın neticesinde 1961 Anayasası, üniversiteleri özerk kurumlar olarak düzenledi. Ne var ki 12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yayınladığı bir muhtıra ile yönetime el koyması üzerine yarı-askerî bir rejimin kurulmasının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir dizi anayasa değişikliğini kabule mecbur bırakıldı.

 

Türk Silahlı Kuvvetlerinden gelen taleple Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22 Eylül 1971 tarih ve 1488 sayılı Kanun ve 20 Mart 1973 tarih ve 1699 sayılı Kanunla kabul ettiği anayasa değişiklikleri, Anayasanın özgürlüklere ilişkin düzenlemeleriyle bunlarla bağlantılı çeşitli hükümlerinde çok sayıda değişiklik içeriyordu. Bunlar arasında Anayasanın üniversitelere özerklik tanıyan hükmü de yer alıyordu. Değişik 120. madde şöyleydi:

 

Üniversite, ancak Devlet eliyle ve kanunla kurulur. Üniversiteler, özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir.

 

Üniversite özerkliği, bu maddede belirtilen hükümler içinde uygulanır ve bu özerklik, üniversite binalarında ve eklerinde suçların ve suçluların kovuşturulmasına engel olmaz. Üniversiteler, Devletin gözetimi ve denetimi altında, kendileri tarafından seçilen organları eliyle yönetilir. Özel kanuna göre kurulan Devlet Üniversiteleri hakkındaki hükümler saklıdır.

 

Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Son fıkra hükümleri saklıdır.

 

Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe araştırma ve yayında bulunabilirler.

 

Üniversitelerin kuruluş ve işleyişleri, organları ve bunların seçimleri, görev ve yetkileri, üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usûlleri ve üniversite organlarının sorumluluğu, öğrenim ve öğretim hürriyetlerini engelleyici eylemleri önleme tedbirleri, üniversiteler arasında ihtiyaca göre öğretim üyeleri ve yardımcılarının görevlendirilmesinin sağlanması, öğrenim ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine ve kalkınma plânı ilkelerine göre yürütülmesi esasları kanunla düzenlenir.

 

Üniversitelerin bütçeleri, genel ve katma bütçelerin bağlı olduğu esaslara uygun olarak yürürlüğe konulur ve denetlenir. Üniversitelerle onlara bağlı fakülte, kurum ve kuruluşlarda öğrenim ve öğretim hürriyetlerinin tehlikeye düşmesi ve bu tehlikenin üniversite organlarınca giderilmemesi halinde Bakanlar Kurulu, ilgili üniversitelerin veya bu üniversiteye bağlı fakülte, kurum ve kuruluşların idaresine el koyar ve bu kararını hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi Birleşik Toplantısının onamasına sunar. Hangi hallerin el koymayı gerektireceği, el koyma kararının ilân ve uygulanma usûlleri ile süresi ve devamınca Bakanlar Kurulunun yetkilerinin nitelik ve kapsamı kanunla düzenlenir.

 

Böylece üniversitelerin özerkliği zayıflatılmış oldu.

 

Prof. Ergun Özbudun’un haklı olarak işaret ettiği gibi, “1971 ve 1973 Anayasa değişiklikleri, bir bakıma 1982 Anayasasının habercisidir. Çünkü 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’ndan yine aynı yönlerde, fakat bu sefer daha da radikal biçimde ayrılmıştır.” [2] Gerçekten 1982 Anayasası, bu yarı askerî rejimin teşvik ettiği anayasa mühendisliğini birkaç adım daha ileri götürdü. Böylece 1982 Anayasası, üniversitelerin özerkliğini tamamen ortadan kaldırdığı gibi bu kurumları, Cumhurbaşkanıyla onun kontrolündeki YÖK’ün denetimine tâbi kıldı.

 

2008’de yayınladığım bir çalışmamda 1982 Anayasasının yarattığı en güçlü vesayet kurumunun Cumhurbaşkanlığı olduğunu ve Anayasanın 104. maddesiyle Cumhurbaşkanına tanınan Yükseköğretim Kurulu üyelerini ve üniversite rektörlerini seçme yetkilerinin de bu vesayet zihniyetinin eseri olduğunu belirtmiştim. [3]

 

Darbe Tortuları Anayasadan Silinecekse…

 

Hepimizin yakından takip ettiği gibi şu günlerde gerek Sayın Cumhurbaşkanı gerekse Sayın Adalet Bakanı “Türkiye için yeni bir anayasa” vaadinde bulunuyorlar. Üstelik her iki aktör de bu yeni anayasa ihtiyacının gerekçesini benzer ifadelerle ortaya koyuyorlar.

 

Sayın Cumhurbaşkanına göre “Türkiye’de sorunların kaynağının darbeciler tarafından yapılan anayasalar olduğu açıktır. Ne kadar değiştirirsek değiştirelim vesayet izini silmek mümkün olmuyor. (…) Belki de şimdi Türkiye’nin yeni bir anayasayı tartışmasının vakti gelmiştir.” [4] Sayın Adalet Bakanına göre “Biz Türkiye’de hukuk reformunu kararlı bir şekilde sürdürürken Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi hukuk reformuyla beraber Türkiye’de özgürlüğü daha da arttıracağız. Türkiye’de darbenin tortularının kaldığı anayasaya, darbe anayasasının zihniyetine son vereceğiz. Bu ülkede darbe anayasalarının tortularını milletimizle ortadan kaldıracağız.” [5]

 

Devletin bu iki aktörünün yeni anayasaya ilişkin gerekçeleri, gerçekten askerî darbe tortularının temizlenmesi ise yukarıdaki açıklamaların gösterdiği gibi bu tortulardan biri de Cumhurbaşkanına tanınan rektör atama yetkisidir. Bu yetkinin ilgası, üniversitelere gerçek anlamda özerklik tanınması ve akademik hürriyetlerin genişletilmesi, hiç değilse üniversiteler üzerindeki vesayeti ortadan kaldıracaktır. Böylece üniversitelerin rektörlerini belirleme hürriyetleri, bu kurumların yetkili organlarına tanınacak; keza üniversitelerde hangi bölümün açılacağı veya kapatılacağı, gene bu üniversitelerin yetkili organlarının karar vermesi gereken konular arasında yer alacaktır. Üstelik böylece, bir Sayın Cumhurbaşkanı herhangi bir siyasi aktörün siyasi parti kurması nedeniyle bir üniversitenin yedi bin öğrencisini ve yedi yüz küsur çalışanını mağdur edecek, ülkenin gelecek vaat eden ciddi üniversitelerinden birini kapatacak bir karara imza atmayacaktır.

 

Ne dersiniz? Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Adalet Bakanı askerî darbe tortularını temizleyebilmek için üniversitelerin özerkliğini sağlayacak bir anayasa değişikliğini murat ederler mi?

 

___

 

1 Konunun ayrıntıları için bakınız, Gökhan Çetinsaya, “Şehir, Kırşehir ve Ötesi: İstanbul Şehir Üniversitesi Üzerine”, T24, https://t24.com.tr/yazarlar/gokhan-cetinsaya/sehir-kirsehir-ve-otesi-istanbul-sehir-universitesi-uzerine,24924, erişim tarihi: 06.02.2021.

 

2 Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2019, s. 45.

 

3 Serap Yazıcı, “Yeni Bir Anayasanın Yapımı Sürecinde Türkiye: Yasakçılıktan Özgürlükçülüğe, Otoritarizmden Demokrasiye, Vesayetçilikten Demokratik Temsile”, Prof. Dr. Ergun Özbudun’a Armağan, Cilt II – Anayasa Hukuku, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2008, s. 785.

 

4 “Belki de Şimdi Türkiye’nin Yeni Bir Anayasayı Tartışmasının Vakti Gelmiştir”, T24, https://t24.com.tr/haber/erdogan-belki-de-simdi-turkiye-nin-yeni-bir-anayasayi-tartismasinin-vakti-gelmistir,930397, erişim tarihi: 07.02.2021.

 

5 “Yeni ve Sivil Bir Anayasayı Milletimizle Yapacağız”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/adalet-bakani-gul-yeni-ve-sivil-bir-anayasayi-milletimizle-yapacagiz/2132403, erişim tarihi: 07.02.2021.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.