Vasiyet ile Vesayet Arasında AK Parti

Türkiye’de iktidar olan her parti kurumsal, kökleşmiş ve müzmin vesayetlerin bütünüyle ortadan kaldırılması yerine, onların üstünün kazılması, törpülenmesiyle oluşan boşluklara kendi vesayetini yerleştirmiştir. Üstelik tuhaf biçimde, vesayeti yok etme sözü vererek gelen partilerin vesayetle boğuşmaları onun tamamen ortadan kaldırılıp ilanihaye feshiyle değil belki de ondan çok daha katılarının kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Anormal bir durum olmaz ve seçimler vaktinde yapılırsa AK Parti iktidarı Türkiye’de 21 yılını tamamlamış olacak. 1924 Anayasası esas addedilirse CHP’nin tek parti yönetiminin 1946 seçimlerine kadarki iktidar süresi 23 yıl, yani AK Parti’den sadece 2 yıl fazla. Aşağı yukarı CHP’nin en muktedir olduğu dönem ile aynı zaman diliminde iktidar olan AK Parti neden kendi kulvarında ve vaat ettiklerinin içerildiği ölçüde kalıcı bir zihinsel dönüşüm gerçekleştiremedi ve kendisi sustuğunda da konuşacak, kendisi gittiğinde de gölgesi kalacak, sürekliliği olan “sağlıklı”, “sağlam” bir sistem kuramadı? Bu soruların cevabı AK Parti iktidarlarını anlamak kadar Türk siyasetinin doğasını çözmek bakımından da manidar olacaktır.

 

AK Parti icraatlarının eksenini hala CHP karşıtlığı oluşturuyor ve onu iktidarda tutan söylemlerin hala o karşıtlık üzerinden gerçekleştiriyor oluşu pek çok başka soruyu da beraberinde getirmektedir. Söylemlerini aksiyon değil reaksiyon üzerinden temellendiren bir parti nasıl olur da çeyrek asır tek başına iktidar olmanın sürekliliğini sağlamış olur? Ona oy veren kitle nasıl olur da bu kadar süre karşıtlığa prim tanıyarak teori eksikliğini bir türlü göremez? Bu da zaten iktidar oluşun ve iktidarı süreklileştirmenin mikro politikalarından biri midir? Onun karşısında yer alan ana muhalefet nasıl olur da ne yapıp edip onu iktidarda tutmanın bütün seçeneklerini sunar, kendine çeki düzen vermek dışındaki bütün alternatifleri kullandığı halde bir türlü olması gereken “makul” bir siyaset üretemez?

 

Bu soruların hepsi önemlidir ve Türk siyasetinin hem geçmişini hem bugününü anlamaya hem teori boşluğunun sebeplerini ve onun yarattığı krizleri görmeye hem de dışarıdan bakıldığında iç siyasetin hangi minvalde yürüdüğünü tanımaya vesile suallerdir.

 

Vasiyet ile vesayet aynı köktendir ve galiba kelimenin bu ikili kullanımı en çok Türk siyasetine yakışmaktadır. Bu biraz da toplumsal dokunun art zeminiyle ilgilidir çünkü bu ülkede vasiyetler vesayete dönüşüyor. Öyle ki 1908 yılının ardından gelen İkinci Meşrutiyet sonrasından başlayarak günümüze kadar kurulan partilerin neredeyse hepsi siyasal bir vasiyet olarak devraldıkları sistemi çok geçmeden vesayet alanlarıyla doldurdu. Hemen her parti bir vesayeti ortadan kaldırmak için gelmiş, onunla mücadele etmiş, ardından kendi vesayetini kurarak yeni vesayet alanları açmıştır.

 

Böylece kurumsal, kökleşmiş ve müzmin vesayetlerin bütünüyle ortadan kaldırılması yerine, onların üstünün kazılması, törpülenmesiyle oluşan boşluklara kendi vesayetini yerleştirmiştir her parti. Üstelik tuhaf biçimde, vesayeti yok etme sözü vererek gelen partilerin vesayetle boğuşmaları onun tamamen ortadan kaldırılıp ilanihaye feshiyle değil belki de ondan çok daha katılarının kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Türk toplumundaki siyasete yönelik tereddüt ve güven bunalımının gerçek sebeplerinden birini bu oluşturmaktadır.

 

Partiler birkaç yıl onunla boğuştuktan sonra iktidara geliş amaçlarını unutarak yeni vesayet alanı açmanın, nevzuhur her vesayetin bastıkları dalı kesme anlamına geldiğinin çoğu zaman farkında olmamıştır. Bu da gücün insan kalbindeki başlangıç noktasının “icraat”tan ziyade egoyu dışarıya iletme ve tahakküm doğasıyla inşa edilişinden ve bunun da siyasi aktörler üzerinden siyaset alanına kaymasından kaynaklanmaktadır.

 

Elbette burada bir zihniyet sorunu olduğu kesin: Başlangıç amacı ne olursa olsun her siyasal hareketin partileşmesinden, özellikle de iktidar olduktan hemen sonra icra kısmının üstü örtülü biçimde hegemonya inşasına dönüşmesi zaten kendi başına bir sorundur. Partilerdeki gücü icraya tercih edişe özgü çürümenin nemalandığı yer de her siyasal figürün güç elde ettikten sonra mutlak otoriter bir profile dönüştüğü yer de burasıdır. Burası aynı zamanda bugüne kadar hiçbir partinin vasiyeti vesayete dönüştürmeden kullanamayışının, vasiyet gramerinden kurtulup şimdinin üzerine sağlıklı bir gelecek inşa edemeyişinin durduğu yerdir.

 

Keşke öyle olmasa ama İbn-i Haldun’un Mukaddime’de söylediği “insanlar gibi devletlerin de iktidarların da bir ömrü olduğu” temel yargısı Türkiye’nin de içinde olduğu bütün bir Doğu toplumları için söylenmiş, hatta onların kaderine dönüşmüş gibidir. Başlangıcı cevval ve vasiyete uygun, ortası durağan ve vesayete açık, sonucu ise köhnemiş ve vesayetin her tarafı kapladığı bir devridaim…

 

Sisifos Efsaneler Ülkesi

 

İlk kurulduğunda serbestiyet, serbestiyet diye bağıran, partileştikten üç beş yıl sonra güpegündüz katliamlara sahne bir iklim yaratan İttihat Terakki’nin bir tedhiş makinesine dönüşeceğini kim hayal edebilirdi?

 

Osmanlı’nın küllerinden, kolu kanadı kırılmış ama yeni filizlere açık bir enerjiyle doğan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk partisi olan CHP’nin birkaç yıl içinde inanılmaz bir tahakküm alanı kurarak halk ile arasına metalik duvarlar öreceğini, çeyrek asır boyunca hem de sıfatında “halk” tabiri bulunan bir parti tarafından halka kan kusturulacağını kim bilebilirdi?

 

1950 seçimleriyle bütün vesayetleri kıracağını haykıran ve “Yeter söz milletindir!” sloganını hem de halk partisine, halkın partisi olması gereken bir muhataba haykıran bir partinin on yıl içinde geride kalan bütün doğru icraatlarına rağmen son birkaç yılını basın dahil bütün muhalefeti susturma politikalarıyla geçireceğini; bunun faturasının ise sadece Adnan Menderes gibi bir liderin asılmasına değil aynı zamanda inancın, ahlakın, demokrasi anlayışının ve erdemin ipe gönderileceğini kim tahmin edebilirdi?

 

Son aşamaya kadar Turgut Özal’ın cuntacı askerlerden “olur” alacağı bile kuşkuluyken Türkiye’deki bütün ana ideolojik eğilimleri birleştirerek 1980’li yılları tek başına domine etmesinin ardından daha 1990’ların başında çatırdayacağını ve tarih sahnesinden silineceğini hangimiz tahmin etmiştik?

 

Bütün bu partilerin ortaya çıkışları, yükselişleri gibi düşüşleri ne kadar gürültülü olmuştu oysa. Ve ama şimdi hangimiz hatırlar onların gösterişli gövdelerini ve şimdi hangimizin belleğinde onların o gür sedalarının yankısı dolaşıyor?

 

Oysa ne sözler, ne vaatler vermişlerdi ortaya çıkarken? Ne projeler, ne idealler aşılıyorlardı başlangıç yıllarında. Önce kendilerine, kendi egolarına yenildiler, sonra başkalarının mültefit cümlelerinin esiri oldular, en nihayetinde de sesi biraz daha yüksek çıkan, görüntüsü biraz daha alayişli partiler tarafından yenilip yutuldular. Geride sayısız “keşke”leri, unutulduğu için yarım kalmış iyi niyetli projeleri bırakırken milleti de eski vesayetleri kırma adına kurdukları yeni vesayetlerle yüz yüze bırakarak çekip gittiler.

 

Türkiye, belki de bundan dolayı, gelenlerin zamanlarının yarısını kendilerinden önceki vesayeti kırmak ve vasiyeti yerine getirmek, diğer yarısını da kendi vesayetlerini kurmak için harcadıkları bir Sisifos efsaneler ülkesi oldu. Sisifos’un niyeti, yükü hep yukarı taşımak, zirveye yerleştirmektir ve eylemleri onu biteviye aşağı çeker. Yazık ki eylemler görünür olduğunda niyetler hızlıca geri çekiliyor, kötürümleşiyor siyaset sahnesinde.

 

Türkiye’nin Kaderini Etkileyen Dört Siyasi Parti

 

AK Parti, İkinci Meşrutiyet sonrasında teşekküllenen ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadarki süreçte neredeyse devletin tamamına nüfuz eden, hatta sonrasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nı şekillendirerek gölge varlığını günümüze kadar taşıyan İttihat ve Terakki Partisi dahil, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük siyasal organizasyonlarından biridir. Haddizatında siyasal organizasyonlar ile partiler kabaca özdeşleştirildiğinde Türkiye’nin kaderini derinden etkileyen dört astan biri olarak da düşünülebilir:

 

Bunlar sırasıyla, Osmanlı devletinin kaderiyle oynayan, parçalanma sürecinde çırpınmak dışında bir şey yap(a)mayan İttihat ve Terakki; parçalanmaya reaksiyon gösterip imparatorluk küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilk resmi partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi;  Milli Şef’e karşı toplum nezdinde birikmiş öfkeyi arkasına alıp kanalize etmek suretiyle ciddi bir güç alanı yaratarak ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiş ama ömrü vefa etmemiş Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nin müdavimi olarak gelen, katı vesayetleri eklektik bir liberalizm politikasıyla üfürerek eritmeye çalışan Anavatan Partisi ve devletin birikmiş sayısız vesayetinden yorulmuş halkın vesayet kırıcı uç beyi olarak Türk siyasetine hediye ettiği ancak kırıklardan yeni vesayet sürgünlerinin boy verdiği AK Parti’dir.

 

Günün birinde bir siyasal parti gelir ve yüz küsur yıldır nesilden nesle aktarılmış bütün bu huzursuzluklardan, kırıklardan, yaralardan berelerden yek ahenk bir siyasal doku oluşturur mu, bilinmez. Ancak birbiri ardından gelen bu beş partinin de ne yapıp edip geride hüzünlü bir atmosfer bıraktığı, kendilerinden sonrakilere huzur verecek, içinde istikbalin görüş alanının da yer aldığı bir vasiyet bırakmadığı ortadadır.

 

Vesayeti ortadan kaldırmak için kurulan partilerin, bir müddet sonra vasiyetlerini vesayete dönüştürmüş olması ne acıdır. Çocuklar için, iradesi sönük ve sezgiden mahrum bir babanın geriye bıraktığı müphemliklerle dolu, kaotik bir vasiyetten daha büyük felaket var mıdır? Kazandıklarının neredeyse hepsini kaybetmiş, kayıplarını çocukları arasında dengesizce paylaştırmış bir babanın elindeki kağıdı ellerine tutuşturduğu çocukların hali pürmelaline eklenmiş “ama bir zamanlar harika işler yaptık değil mi” tesellisi ne kadar güven telkin edebilir ki?

 

İnsan bugün, şu saat, şu cümleleri kurarken bile AK Parti’nin özüne, başlangıç ilkelerine dönmesini istiyor; kendisinden önceki dört partinin yapamadığını yapmasını, üstesinden gelemediğinin üstüne çıkmasını istiyor. Tıpkı gerçekleşmeyeceğini bilsen bile hayal kurmayı sürdürmek gibi bu. Hayal kurarken bile gerçekleşmeyeceğinin farkındasın. Gerçek o kadar acı ki ondan sadece hayal kurarak kaçabiliyorsun. Bütün çıkış yollarının kapatıldığı, her alternatifin lanetlendiği; bırakın hesaplaşmayı, gerçekten kaçışın tek yolunun hayallere sığınarak mümkün olduğu bir siyasal ortamda yaşamak ne acı…

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.