Washington ve Pekin Seçkinleri, Ülkelerini Nasıl Görüyor?

Amerikalı analistler Amerika’da bir iç savaşın çıkacağından endişeli. Çin’den analistlerse küresel üstünlük sağlama hayali kuruyor. 

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Greg Treverton, bir zamanlar Amerika’nın tahminci başıydı. Ulusal İstihbarat Konseyi başkanı olarak, ABD yönetiminin dört yılda bir yayımlanan Küresel Eğilimler (Global Trends) raporunu denetliyordu. 2017 raporu, Amerika’nın kendi zayıflıklarının ihtiyatlı bir biçimde kabulüne yer veriyordu. “Artmakta olan eşitsizlik”ten ve “hayli kutuplaşmış siyaset”ten söz ediyordu. Ama iyimser bir biçimde Amerika’nın “kapsayıcılık idealinin … kritik bir avantaj olmayı sürdürdüğü” sonucuna varıyordu.

 

Şu aralar akademide olan Treverton, o zamandan bu güne geçen dört yıldan sonra dikkat çekici bir biçimde daha karamsar bir bakış açısına sahip oldu. Geçen hafta, Karen Treverton’la birlikte kaleme aldığı “İç Savaş Yaklaşıyor” başlıklı bir makalesi yayımlandı. Bu makale, “kırmızı” ve “mavi” Amerika arasındaki ayrımların artık bir çeşit parçalanmayı kaçınılmaz kılacak kadar aşırıya kaçtığını öne sürüyor. Bu bölünme “çok daha gevşek bir federasyon”a yol açan barışçıl bir bölünme olabilir. Ama şiddetli de olabilir. Trevertonlar endişe verici bir biçimde “Cumhuriyetçilerin silah sahibi olma olasılığının Demokrat emsallerininkinden iki kat fazla” olduğundan söz ediyor.

 

Bu istisnai bir kanı olmakla kalsaydı pek önemli sayılmayabilirdi. Ancak, tanınmış başka Amerikalı analistler de benzer distopik sonuçlara varıyorlar. Önümüzdeki ay, akademide bu konuda otorite sayılanların başında gelen, California Üniversitesi’nden Barbara Walter’ın How Civil Wars Start (İç Savaşlar Nasıl Başlar) başlıklı kitabı yayımlanacak. Walter, Amerika’nın şiddetli bir iç çatışmanın eşiğinde olan ülke kriterlerine uyduğunu öne sürüyor. Bunun, daimî askeri birlikler arasında gerçekleşecek iç çatışmalardan çok, “oldukça tutarlı terörist saldırı akışı” ile nitelenebilir bir çatışma olacağı görüşünde.

 

Doğrudan siyasal şiddet konusuna odaklanmayan uzmanlar bile giderek iç karartıcı olmaya başladılar. New York Times için sosyal bilimlerdeki trendleri takip eden Thomas Edsall geçen hafta, siyaset bilimcilerin artan bir biçimde “(Amerika’da) geleneksel demokratik normlara dönüşün imkânsız değilse bile son derece zor olacağını” öne sürmekte olduklarından söz etti.

 

Böyle bir uyarı ve umutsuzluk “mavi” Amerika’yla sınırlı değil. Hatta Cumhuriyetçilerin ülkenin demokrasisinin tehlikede olduğunu söyleme ihtimali, Demokratların bunu söyleme ihtimalinden daha yüksek. Bu da Donald Trump’ın 2020 seçiminin kendisinden çalınmış olduğunda diretmesinin bir yansıması. İç savaş konuşmaları Amerika sağında da yaygın. Senator Ted Cruz, geçen ay Texas’ın birlikten çekilmesi konusuna kafa yordu. Trump’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev yapmış olan Michael Anton, kısa bir süre önce, günümüz Amerikası’nı ülkenin iç savaştan önceki durumuyla karşılaştırdı ve “Amerikalılar(ın) büyük çatışma arifesinde olduğundan daha fazla ayrışmış durumda” olduğunu öne sürdü.

 

ABD seçkinlerinin içinde bulunduğu bu derin karamsarlık daha kapsamlı bir ulusal zayıflık duygusuyla ilişkili. Cumhuriyetçilerin ve Demokratların üzerinde anlaştığı birkaç şeyden biri Amerika’nın artık Çin’e ciddi ve tehlikeli küresel bir rakip olarak davranması gerektiği. Yakın bir zaman öncesine kadar pek çok Amerikalı, diğer sorunları ne olursa olsun ABD’nin Çin’e karşı teknolojik üstünlüğünü koruyacağını varsayıyordu. Ancak bu meseleyi hafife almak artık mümkün değil. Harvard Üniversitesi’nden Graham Allison ve Google İcra Kurulu’nun eski başkanı Eric Schmidt, kısa bir süre önce yayımlanan bir makalede Çin’in çok yakında teknoloji alanında ABD’ye liderlik edeceğini öne sürdü.

 

“Doğu Yükseliyor, Batı ise Düşüşte”

 

Amerika’da neredeyse umutsuzluğa varan bu ruh hali, Çin’deki seçkinler arasındaysa zıt duyguları besliyor; yani ülkelerinin ABD’den daha iyi performans gösterdiğine inançları artıyor ve en nihayetinde Çin’in dünyanın baskın gücü olarak Amerika’nın yerini alacağı fikri giderek yerleşiyor. Çin lideri Şi Cinping, kısa bir süre önce yaptığı bir konuşmada “Doğu yükseliyor, Batı ise düşüşte” diye duyurdu.

 

Amerika’da COVID-19 salgını nedeniyle 800.000 kişi hayatını kaybetti. Çin ise COVID’e bağlı toplam ölüm sayısının 5.000’in altında olduğunu iddia ediyor. Çin’in bu anlamda önde olması, sıklıkla Çin’in sisteminin üstünlüğüne kanıt olarak gösteriliyor.

 

Çin’in güvenindeki artış iki ülke arasındaki resmi diyalogları da etkiliyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Çin’in Hong Kong ve Tayvan’a yönelik eylemlerini kınadığında, Çinli mevkidaşı Yang Jiechi’nin dramatik aşağılamasıyla karşılaştı. Jiechi şöyle diyordu: “ABD, Çin ile güçlü bir konumdan konuşmak istediğini söyleyecek vasıflara sahip değil.”

 

Çin’inki gibi kapalı bir sistemde Çin sisteminin üstünlüğüne ilişkin resmi retoriğin sahici bir güveni yansıtıp yansıtmadığını anlamak elbette zor. Sözünü sakınmadan Şi’yi eleştirenler kendilerini genellikle hapiste buluyor. Pandeminin kaynağı Wuhan’da olan bitene dair resmi açıklamalara duyulan inancı sarsan yurttaş-muhabir Zhang Zhan dört yıl hapse mahkûm edildi. Ancak yabancı gözlemciler ve Pekin dışına geniş çaplı seyahat eden gazeteciler merkezi hükumetin kendine güveninin ve milliyetçiliğinin hem Komünist Parti’nin yerel kadrolarında hem de nüfusun büyük bir kısmında paylaşılıyor göründüğünü bildiriyor.

 

Amerikan demokrasisindeki krizin halihazırdaki kombinasyonu (otoriter güçlerin kendine güveninin artması da eklendiğinde) 1930’ları andırıyor. Büyük Buhran Amerika’da ve dünya genelinde pek çoklarını liberal demokrasinin ciddi biçimde bozulduğuna ikna etti. Sovyetler Birliği’nin tek partili devletleri, Mussolini’nin İtalyası ve Nazi Almanyası, üstünlüklerini kendi halklarına ve Batı’da siyasi olarak bu yola girenlere ilan ettiler.

 

Sonuçta, 1930’ların otoriter güçlerinin parıltılı imajı otoriter güçlerin egemen olduğu yerlerde derinlerdeki sorunları maskelerken, Amerika’nın yüzeydeki zayıflığı daha derindeki zorlukları yenme gücünün pek dikkat çekmemesine neden oldu. ABD’yi hâlâ siyasi özgürlüğün küresel muhafızı olarak görenler, tarihin tekerrür etmesini umut etmeli.

 

Bu yazı  Financial Times sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.