Yapısal Sorunları Gölgeleyen Müfredat Tartışmaları

Politika yapıcıların ve yürütücülerin görevi, içerik başta olmak üzere eğitimle ilgili konuları-kararları, öğretmen, öğrenci ve ebeveynler için oldubittiye getirmeden ya da tepeden inme bir yaklaşımla değil tüm ilgilileri paydaş kılacak şekilde, yani gerçek bir katılımcılıkla inşa etmek.

Son günlerde eğitim, ekonomiden sonra en çok tartışılan alanların başında geliyor. Öğretmen atamaları, müfredat, eğitimde şiddet gibi yakıcı gündemlerle bu tartışmalar biraz daha arttı. Sistemin, aşırı merkezilik, sık değişen ve pilot uygulamaları yeterince yapılmayan kararlar, işleyiş ve idari yapıdaki siyasi ilişkilenmeler ve daha başka birçok yapısal konuyla ilgili çözümlere ihtiyacı olduğu kesin; ama bunlar, misal müfredat konusu gibi gündem olamıyor.

 

Eğitimin bu kadar gündem olmasının ana sebebi hem bireysel hem de toplumsal olarak ona yüklenen anlamla ilgili. Birey için daha iyi hayat koşulları, gelir, sosyal statü imkânı sağladığı için önemli; toplumsal olarak ise ‘inşa edici’ yönüyle iktidarların önem verdiği bir alan. Bu yönüyle eğitim, geçmişten beri ideolojik tartışmaların odağında oldu. Özellikle de müfredat meselesi… Reform Enstitüsü’nün 2022’de yayınladığı Nitelikli Eşit ve Adil Bir Eğitim Sistemi araştırmasının sunuşunda bu konuyla ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunuluyor: “Türkiye’de eğitim kararları çocukların yararına ve ihtiyaçlarına, öğretmen ve velilerin beklentilerine göre değil, siyasi ve ideolojik önceliklere göre veriliyor. Siyaset dünyası, eğitimi öğrenciyle, veliyle, öğretmenle değil, taraftarlarıyla konuşuyor. Eğitim sistemi de siyasi iktidarların kendi ideolojilerini gerçekleştirme ve tabanlarını memnun etme gayesinin aracı hâline geliyor. Eğitimin son 25 yılı “imam hatipleri açalım-kapatalım” tartışmasıyla kaybedilmiş görünüyor. Eğitim sistemi; uzlaşı aramayan, müzakere zemini kurmayan, katılımcılıktan uzak politika yapım süreçleriyle, geçici uygulamalarla, aynı gerekçelerle defalarca değiştirilen kararlarla şekillendiriliyor. Tüm bunların maliyeti derinleşen eşitsizlikler, donanımsız mezunlar, işsiz gençler ve ekonomik krizler olarak gündemimize yansıyor.”

 

Ne İsa’ya Ne Musa’ya…

 

Millî Eğitim Bakanlığı’nın geri bildirimler için bir hafta vererek yayınladığı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Yeni Müfredat başlıklı zorunlu dersler için açıkladığı taslak ve etrafındaki tartışma tam da yukarıda belirtilen duruma uygun. İçeriksel tartışmanın yanında en başta usulle ilgili bir sorun olduğu herkesin ortaklaştığı bir konu. Bakanlık sunuşunda, “Sadece yaz aylarından itibaren bugüne kadar 1000’den fazla öğretmen ve akademisyen ile toplantılar düzenlendi, 260 akademisyen 700’ün üzerinde de öğretmen bu toplantılara sürekli katıldı. Bunun dışında ilave olarak görüşlerine başvurulan akademisyenler ve öğretmenlerle 1000’in üzerinde eğitim paydaşı, ortak çalıştı. Bakanlık merkez teşkilatındaki bütün birimler de müfredat için yoğun çalışma yürüttü” açıklamasına yer veriyor. Ancak bu katkıyı sunanlarla ilgili herhangi bir bilgi yer almaması ve geniş bir külliyat için verilen bir haftalık süre, sürecin katılımcılığı hakkında yeterli fikir veriyor.

 

Müfredata gelen tepkiler de ideolojik konumlanmayla çok ilgili oldu. Çünkü aslında genel itibarıyla herkes kendi inanç, yaşam tarzına uygun bir neslin inşasında eğitime bir misyon yüklüyor. Böyle olunca müfredat taslağının pek kimseyi memnun etmediğini söyleyebiliriz. Muhafazakârlar için yeterince ‘dinî’, milliyetçiler için yeterince ‘millî’ görülmeyen müfredatla ilgili seküler kesimlerden de siyasi ve kültürel kutuplaşmayı artıracak boyutta sert tepkiler geldi. Uzun süredir duymadığımız ‘irtica’ kavramı yine dolaşıma girdi. 

 

Öte yandan özellikle de bilimsellik, evrensellik, değişen dünyayla adaptasyon, müfredatın kendi içinde bütünlük oluşturmamasıyla ilgili çok nitelikli değerlendirmeler de yer aldı. Eğitimci yazar Burcu Aybat’ın müfredatın öğretmenleri edilgenliğe sevk ettiğiyle ilgili bölüm başta olmak üzere getirdiği öneriler çok yerinde, umarım ilgilisine ulaşır. 

 

Müfredat taslağıyla ilgili içeriksel tartışmayı uzmanlarına bırakarak bu tartışmalarda ıskalandığını düşündüğüm bir konuya değinmek istiyorum. O da son yıllarda değerlerin kitaplarla, eğitimle kazandırılacağına olan yaklaşımın müfredat taslağında çok güçlü bir şekilde hissedilmesi. Değerlerin oluşması sadece eğitimle sağlanamayacağı gibi; bunların oluşması siyasi sistemden gündelik hayata kadar yapılı çevrede içselleştirilen kültürle çok alakalı. O yüzden de öncelikle var olan sistemde bu değerlerin, etiğin nasıl içselleştirildiği önemli. Örneğin müfredat taslağının afet bölümünde afetlerde risk yönetiminin öneminin kavranmasına vurguda bulunuluyor. Etkileri halen ağır bir şekilde hissedilen 6 Şubat depremleriyle ilgili risk yönetimi, yaşatma sorumluluğu herhangi bir şekilde konu edilmezken ve genel itibarıyla konunun fıtrat boyutuna vurgu yapılırken çocukların bunu içselleştirmesini beklemek hiç gerçekçi değil. Adaletten gündelik hayattaki eşitsizliklere kadar durum böyle. Taslakta eleştirel düşünmeden, sorgulamadan, sosyal sorumluluklardan çok şık bir şekilde bahsedilen bölümler var. Burada asıl ironi; sivil toplum faaliyetlerinden medyaya düşünce özgürlüğünün giderek baskılandığı bir ortamın normalleştirildiği bir ülkede yaşıyor oluşumuz. 

 

Eğitim Eşitsizliği Derinleşiyor

 

Eğitim konusunda az gündemleşen diğer bir konu ise eşitsizlik. Var olan eşitsizlik pandemi, deprem gibi afetlerle bazı bölgeler için iyice derinleşti. Nitelikli eğitime ulaşabilmek giderek sınıfsal bir duruma dönüştü. Bakanlık raporlarında bile LGS başarısında ailelerin sosyoekonomik durumunun etkili olduğu vurgulanıyor. TEPAV’ın geçtiğimiz günlerde yayımladığı çocuk yoksulluğu raporunda da bu konu ‘eğitim tuzağı’ kavramı çerçevesinde ele alınıyor. Raporda, eğitimin eşitsizlikleri azaltma potansiyelini düşürebilecek gelişmeler olarak, sosyoekonomik gelişmişliği düşük ilçelerde yaşayan çocukların yoğunluğunun yüksek olduğu illerde ortalama eğitim başarısı düşüklüğü, dezavantajların kuşaklararası aktarımın eğitim çıktılarına yansıması, çocukların eğitim düzeyinde ebeveynlerin eğitim düzeyindeki artışın etkili olması, sosyoekonomik dezavantajları azaltmak için ana araçlardan biri olan kamu eğitim hizmetlerinden duyulan memnuniyet oranının 2016’dan beri azalma eğiliminde olması başlıklarında verileriyle yer alıyor. Eğitim kalitesindeki genel düşüşün, nitelikli eğitimin özel okullar etrafında sıkışmasının yoksulluğun kısır döngüsünü besleyen gelişmeler olarak ele alınmasının önemine dikkat çeken rapor şu çağrıyla sona eriyor; “Çocuğun sınıfı yoktur ama sınıfların çocukları vardır. Sınıfların çocuklarına sosyoekonomik hareketlilik şansı sunmak ise politika yapıcıların görevidir.”

 

Politika yapıcıların ve yürütücülerin bir görevi de; içerik başta olmak üzere eğitimle ilgili konuları-kararları, öğretmen, öğrenci ve ebeveynler için oldubittiye getirmeden ya da tepeden inme bir yaklaşımla değil tüm ilgilileri paydaş kılacak şekilde, yani gerçek bir katılımcılıkla inşa etmek. Sadece istenen cümlelerin veya övgülerin değil eleştirilerin de duyulabileceği bir katılımcılık. İçerik için de böyle, diğer yapısal sorunlar için de.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.