Yarışmacı Otoriterizmden Kapalı Otoriterizme

Yarışmacı otoriter rejimlerin ayırt edici özelliği, iktidar mücadelesinin eşitsiz koşullar altında yapılmasıdır. Ancak açıktır ki eşitsizliğin de dereceleri vardır. Eğer eşitsizlik, muhalefetin sesini duyurma imkânlarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir noktaya varırsa artık yarışmacı bir otoriter rejimden değil, tam ya da kapalı bir otoriter rejimden bahsetmek gerekir.

otoriterizm

RTÜK’ün Halk TV’ye verdiği ağır cezalar, seçim yaklaştıkça iktidarın baskıcı politikalarının daha da şiddetleneceği yolundaki tahmini doğruladı. Gerçekten “terörün amaçlarına hizmet edecek nitelikte” ve “bir bakanı küçük düşürmek” gibi gülünç suçlar yaratan bu kararın hukukî bir skandal oluşturduğunda şüphe yok. Bu husus, altı muhalefet partisinin hukuk uzmanları ve diğer birçok hukukçu tarafından yeterince vurgulandığı için, bu argümanları tekrarlayacak değilim. Bu yazının amacı, söz konusu kararların iktidar politikası açısından ne anlama geldiği ve bunun yürürlükteki Türk siyasal rejiminin niteliği üzerindeki etkisinin ne olacağı.

 

Gezi olaylarından bu yana, çeşitli yazılarımda Türk siyasal rejiminin niteliğini, Steven Levitsky ve Lucan A. Way’in değerli eserlerindeki[1] tipleştirmeden esinlenerek, “yarışmacı otoriter rejim” olarak tanımlamıştım. Bu rejimin özellikleri, çok kısaca, bir ülkede düzenli aralıklarla seçimlerin yapılması, muhalefet partilerinin mevcut olması ve seçim yarışmasında aktif rol oynamaları, fakat bu yarışmanın eşitsiz koşullar altında cereyan etmesidir. Eşitsizliği yaratan ise, iktidarın sermaye, medya ve yargı üzerinde büyük ölçüde hâkimiyet kurmuş olmasıdır. Son yılların Türkiye’sinin bu modele büyük ölçüde uygunluğunda kuşku yoktur.

 

İktidarın son zamanlardaki icraatının, bu denklemdeki yarışmacılık unsurunu giderek zayıflattığı, otoriterlik unsurunu ise güçlendirdiği açıktır. Bunun, makalenin sınırları içinde incelenmesi mümkün olmayan sayısız örnekleri mevcuttur. Ancak en yeni ve vahim olanları, Halk TV’ye verilen cezalar ve şimdilik ertelenmiş gibi görünen “sansür” veya “dezenformasyon” kanun teklifinin, Meclis açılınca derhal yeniden gündeme getirilme ihtimalidir. Sayın Bahçeli de bu yönde açık bir çağrıda bulunmuştur. İnsanın aklına, Abdülhamid hayranı iktidarın, 113 yıl önce Meclis-i Mebusan tarafından yasaklanmış olan sansür rejimini, “Ulu Hakan”ın ruhunu şâd etmek için mi yeniden tesis etmek istediği sorusu gelmektedir [(Bakınız Ergun Özbudun, “Sansür Yasası Tartışmaları”) (Abdülhamid hayranlığına son günlerde eklenmiş olan Vahdettin savunusuna değinmeden geçemeyeceğim.)]. Halk TV’ye verilen tümüyle hukuk-dışı cezaların bir lisans iptaliyle sonuçlanması ve böylece seçimlere muhalif medyanın tamamen susturulduğu bir ortamda gidilmesi ihtimali, birçok yorumcu tarafından dile getirilmektedir.

 

Demokrasinin bütün tanımlarında ortak olan bir nokta, onun sadece seçimlerde oy vermeye indirgenemeyeceği, aslî unsurları arasında ifade, eleştiri ve siyasal örgütlenme hürriyetlerinin ve vatandaşların değişik kaynaklardan bilgi edinme hakkının da yer aldığıdır. Gerçekten seçmen, ancak böyle bir hürriyet ortamında rasyonel bir tercih yapabilir. Yukarıda belirtildiği gibi, yarışmacı otoriter rejimlerin ayırt edici özelliği, iktidar mücadelesinin eşitsiz koşullar altında yapılmasıdır. Ancak açıktır ki eşitsizliğin de dereceleri vardır. Eğer eşitsizlik, muhalefetin sesini duyurma imkânlarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir noktaya varırsa artık yarışmacı bir otoriter rejimden değil, tam ya da kapalı bir otoriter rejimden bahsetmek gerekir. Nitekim Stalin Rusya’sı, Saddam Irak’ı, hatta Kuzey Kore gibi ülkelerde tamamen göstermelik seçimler yapılmakla beraber, elbette bunlarda bir yarışmacılık unsurundan bahsetmeye imkân yoktur. Türkiye de, bütün muhalif sesler RTÜK sopası ve diğer çeşitli baskı mekanizmaları ile susturulduğu takdirde bu ülkeler arasında yerini alacaktır. Bu anlamda Halk TV’ye verilen cezalar, bütün muhalefete hatta toplumun tümüne indirilmiş bir darbe olarak görülmelidir.

 

Bu senaryonun vahameti karşısında bütün muhalefet partilerine, özellikle Altılı Masa’yı oluşturan partilere tarihî bir sorumluluk düşmektedir. Bu partiler, önümüzdeki seçimlerin köprüden (daha doğrusu uçurumdan) önceki son çıkış olduğu bilinciyle hareket etmezler, tâlî konulardaki farklılıklarını ve küçük siyasal avantaj hesaplarını ön plana çıkarırlarsa, Sayın Akşener’in de ifade ettiği gibi, bir daha böyle fırsatı bulamayabilirler.

 

Buna karşılık, muhalefet önümüzdeki seçimleri kazandığı, özellikle Anayasa’yı değiştirecek bir parlamento çoğunluğuna ulaştığı takdirde, RTÜK konusunu acilen gündemine almalı, bu kurumu ya tümden ortadan kaldırmalı ya da onu, basın kuruluşlarının, baroların ve diğer ilgili sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan ve kesinlikle yargı yetkisine sahip olmayan özerk bir kurum haline getirmelidir.

 

__

[1] Steven Levitsky ve Lucan A. Way, Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes After the Cold War, Cambridge University Press, 2010.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.