Yaşamın Metafiziği: Tırnak Altından Gelen

Metin Demir Yaşamın Metafiziği: Hegel’de Doğa, Tarih ve Alışkanlık kitabında bizleri, Hegel tapınağına kendimizi kaptırmaya, tapınakta dünyayla bağlantısı kopmuş bir felsefe keşişine dönüşme tehlikesine karşı uyarıyor. Böylece klasikler panteonuna hayranlıkla tapınmak yerine onlarla canlı bir diyaloğu teklif ediyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Metin Demir’in Yaşamın Metafiziği: Hegel’de Doğa, Tarih ve Alışkanlık isimli kitabı 2020 yılının son günlerinde Küre Yayınları tarafından neşredildi. Demir’in doktora tez çalışmasının birinci bölümünden oluşan kitabın muhtelif anlamlarına, esin ve heyecan uyandıran yanlarına kendi perspektifimden yaklaşmak istiyorum. Kitabın felsefi önermelerini tartışmayı felsefe camiasına bırakarak bu metni, klasik bir kitap tanıtımının ötesine uzanan farklı bir deneme olarak kaleme aldığımı ilk elden belirteyim. Moda tabirle spoiler vermeden kitabın temel verimlerine kısaca değinmek istiyorum.

 

Birinci Verim: Adına Layık Bir Felsefe Doktora Tezidir.

 

Bu ilk biçimsel özellik belki başka bir zamanda başlı başına önemli görülmeyebilir. Ancak, zaten olması gereken şeyler uzun zamandır ülkemizde büyük erdemler haline geldi. Acı ama gerçek. Ödev ve bilhassa görev duyguları bizleri terk edeli çok oluyor. Ülkemizde şu an diploma enflasyonu yaşanıyor. Yüksek okullaşmanın yarattığı diploma toplumu hızla yüksek lisans ve doktora derecelerinde yaşanan enflasyonlara neden oluyor. Doksanlı yıllarda görece daha kıymetli olan doktora dereceleri günümüzde hızla değer yitimine uğruyor. Bunu takip eden sonuçlardan biri de kitap olarak basılan doktora tezlerinin sayısının giderek azalmasıdır. Çünkü kitap olarak basılamayacak tezlerin yazılma oranı yükselmiştir. Yine de bu diploma enflasyonunun içinde dikkate değer yüksek lisans ve doktora tezleri de yazılmaktadır.

 

Adı tez olan ancak hiçbir iddiası olmayan yığınsal üretimin istisnalarına da sahibiz. Kötümserliğin yanında iyimserliğimizi besleyecek üretimler de var. Zaten parlak tezler önemli yayınevlerince muntazaman basılıyor. Demir’in doktora çalışması istisnalardan birini, hatta seçkin bir istisnayı oluşturuyor. Çalışmasını okurken bu hali ziyadesiyle deneyimlediğimi söyleyebilirim. Demir’in çalışması bugünün “yaz geç” sinizmi karşısında akademik faaliyete olan inancımızı da tazeliyor. Doktora sürecinin üstümüzden atılması gereken bürokratik bir yük olmadığını, entelektüel yoğunlaşma ve doğurganlığı ifade eden bir angajman olduğunu bize hatırlatıyor.

 

İkinci Verim: Klasiklerin Elinden Tuttuğu Kişi Olmayı Değil Klasikleri Elinde Tutmayı Hedefleyen Bir Arzuya Sahiptir.

 

Ülkemizde üç ayrı büyük tercüme hamlesi yaşandı. İlkini Hasan Ali Yücel’in kültür bakanlığı dönemindeki hümanist kültür politikaları çerçevesinde dünya klasiklerinin tercümesi, ikincisini 1960’ların sol aydınlanmasının Marksist-Leninist klasiklerin tercümesi, sonuncusunu ise halen devam eden İslam medeniyeti klasiklerinin tercümesi oluşturuyor. İlk iki dönemin klasiklerinin yoğurduğu kuşakların klasiklerin ışığında büyük açılımlar sağladığını ileri sürmek zordur. İçinde bulunduğumuz üçüncüsündeyse eski dönemlerden kalma toylukların, kötücül-ölümcül alışkanlıkların ortadan kalktığını söylemek güç. Benzer kısırlıklar kendisini felsefe klasiklerinin alımlanmasında da apaçık gösteriyor.

 

 

İlk kuşak felsefecilerin canlı ve parlak eserler verdiğini söylemek mümkün değildir. Bunlardan okuduklarımız kuru ders kitabından hallice metinlerdir. İkinci kuşak felsefecilerin metinleri ise kendilerinin parlaklığından çok bizzat çağdaş düşünürleri takip etmelerinden ileri geliyor. İlk kuşağın Aristoteles ya da Kant metinlerinin kuruluğu karşısında ikinci kuşakların Deleuze ya da Foucault ilgileri görece bir canlılık olarak kendisini gösteriyor. Fakat bunları okumanın Stalin’in Seçme Yazılar’ını okumaktan ne oranda farklılaştığı konusunda şüphelerim var. Ancak her iki kuşak felsefecilerdeki yatkınlıkların üretici bir eğilim oluşturduğunu düşünmüyorum.

 

Canlılığın kaynağı ele aldığınız düşünürün eskiliği-yeniliği sorunu değil, sizin düşünmenin hakkını ne oranda verdiğinizle ölçülmelidir. Konunun ya da ismin sönüklüğü ya da canlılığından çok sizin ortaya koyduğunuz performans önemli olmalıdır. Çünkü ülkemizdeki yeni ile orijinalin hiçbir zaman yaratıcı bir etkinlikte kendisini gösteremediğini bütün örnekleriyle görüyoruz. Bütün örneklerde karşımıza çıkan şu acı sonuç oluyor: Klasiklerin ışığı bizleri kör ediyor. Dahası, neyi okursak aklımız başımızdan giderek büyüleniyoruz. Öğrenme karşısındaki bu çocuksu heyecanlarımız tez zamanda memurluklara dönüşüyor. Çocukluklar ve memurluklar altında körleşen bakışımızla çağdaş sorunları görme yeteneklerimizi yitiriyoruz.

 

Klasiklerle yanlış ilişkilenme tarzının yarattığı sonuçlardan birinin de aklın sinikleşmesi olduğunu belirtmeliyim. “Kökenlerden yeniden başlayalım” diyenlerin elinden alınan gücün başlangıç iradesi olduğunu hangimiz bilmiyoruz ki! O nedenle, İsmet Özel’in söylediği gibi sıfır noktasından, temellerden değil olduğumuz yerden başlamalıyız. Çağdaş sorunlarımız karşısında “klasik metinlerde bütün sorunlar çözülmüştür, orada onları skolastik yordamlarla kazırsak bütün sorunlarımızı çözeriz” yaklaşımını sahici bir özgüven eksikliğinin, gerçek bir eylemden mahrum kalışın ifadesi olarak görüyorum. Sorunları temelden kavrama girişimleri lümpenlik ve bohemlik kültürü içinde tamamen köksüzleşerek ortadan kalkıyor.

 

Klasiklerle ilişkilenme tarzımızın yanlış olduğunu düşünüyorum. Klasiklerin bir mezardan başka bir mezara defnedilmesi değil onların çağdaş sorunlarla irtibatlandırılarak canlandırılması ve bu sayede klasik statüsünün bihakkın verilmesi gerekiyor. Amacımız ölü, cansız kemiklerin bir mezardan bir başka mezara taşınması değil, kemiklerin etlendirilmesi, dolayısıyla canlandırılması olmalıdır.

 

 

Bir kültürü kuran temel eserlerin çağdaş sorunlar ışığında yeniden yorumlanması Batıda üretim zorluğu yaratmakta iken ülkemizde entelektüel rantiyeye sebep olmaktadır. Klasiklerle birlikte görünmenin sağladığı çabuk kazançların haklı kazançlar olup olmadığı şüphelidir. Bizlerin rekabet halinde olduğumuz kültürel mücadeleleri kazanmak gibi bir görevimiz var, bundan kazançlar sağlamak gibi bir kurnazlık lüksümüz yok.

 

Klasik metinlerle, kültleşmiş isimlerle adınızın anılması, yan yana gelmesi bizatihi bir olgunlaşma nişanesi olarak görülmemeli ve bu nişane bol keseden dağıtılmamalıdır. Klasiklerin klasikliği ve büyüklüğü onların kendi dilimize tercümesi olarak görülmemeli, kendi çağımızın sorunlarına telifi olarak algılanmalıdır. Tercüme sorununa indirgenmiş bir entelektüel üretim ülkemizde mütemadiyen telif iradesinin kırımına neden olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Klasiklerle görünmek sahte aldanışlara, sahte özdeşleşmelere neden olmakta, eseri yorumlanan ile yorumlayanın dolaysız özdeşleşmesine sebebiyet vermekte, buysa bir rant alanı açmaktadır.

 

Daha kritik bir diğer sonuç ise şudur: Klasiklerle girilen bu flört sahte doyum noktaları yaratarak sonraki kuşakların kışkırtılması gereken güdülerini dumura uğratmaktadır. Yaşamın Metafiziği’nin ışığı, buradaki telif iradesinin ışığı olarak gözümüze yansımalı ve bir parlaklık olarak görülmelidir. Alışkın olduğumuz Hegel üzerine tezlerden biri daha olmaktan çok Hegelyan bir tezdir. Bunun da ötesini zorlayarak, çağımızın gerçeklerine doğrudan bakarak düşünmeyi, avucunun içine almayı, klasik metinlerin ötelerine uzanmayı sunuyor. Ülkemizdeki Hegel yorumları da düşünüldüğünde belirgin bir açılımı temsil ediyor. Yazar bizleri, Hegel tapınağına kendimizi kaptırmaya, tapınakta dünyayla bağlantısı kopmuş bir felsefe keşişine dönüşme tehlikesine karşı uyarıyor. Böylece klasikler panteonuna hayranlıkla tapınmak yerine onlarla canlı bir diyaloğu teklif ediyor.

 

Bugünün çoğu klasik okumasının kriz durumundaki bilincin kendi tıkanıklarını gerçeklerden beslenerek aşmak yerine, bilhassa Marksist klasiklerle ilişkilenen entelektüellerde sıklıkla gördüğümüz türden kitabi bir metin şerhine indirgenmiş, dönüp dönüp eski metinleri yeniden okumaya kilitlenmiş bir alışkanlık olduğu göze çarpmaktadır. Bu alışkanlıklar düşüncenin üzerinde kabuk bağlamış durumdadır. Halbuki biz epistemolojik engel oluşturan ve zihni eylemsizleştiren muhafazakâr içgüdü karşısında Gaston Bachelard’ın oluşturucu içgüdü dediği güdülere sahip olmalıyız.

 

Isaac Newton’ın meşhur sözüdür: Başkalarından daha uzağı görüyorsam, devlerin omuzlarında ayağa kalktığım içindir. Klasiklerle ilişkimizde de doğru tavır bu olmalıdır: Onların omuzlarında yükselerek daha uzağı görebilmek. Yanlış tutum ise şudur: Devlerin omuzlarına çıkan değil devlerin elinden tuttuğu, devlerin dizinin dibinde oturanlar olmak.

 

Metin Demir’in çalışması doğru bir ilişkilenme tarzına yöneliyor. Burada kıymetli olan yönelim, bir devin elinden tuttuğu değil büyüklerin sırtına tırmanma arzusuna sahip yeni bir entelektüel kuşağın tırnak altından hızla büyümekte olduğudur. Klasiklerin elinden tuttuğu değil klasiklerin sırtına tırmanarak çağımıza ve ileriye bakıp gördüklerimizi kayda geçirmektir. Burada övülecek olan Hegel ya da başka düşünür değildir, bizatihi bu tırmanma tutkusudur.

 

Entelektüel yenilenmeyi bizlere getirecek ve düşüncenin canlanmasını sağlayacak olan yeniliğin ışığı yaşamın metafiziğinden bizlere doğru yayılmaktadır. Gereken şey klasiklerimizi birbiriyle yarıştırmanın, bu yarıştan kazançlar sağlamanın, onlar adına bu savaşı yürütmenin ötesine geçerek onların omuzlarından dünyaya yeniden bakabilmek gücüne, arzusuna ve tutkusuna sahip olmaktır. Bir geleceğimiz var ise bunu bizlere verecek olan yegâne güç Yaşamın Metafiziği’nde dile gelen araştırma gücü, öğrenme tutkusu, düşünme yeteneğidir.

 

Yaşamın Metafiziği düşünme araçlarının fetişleştirilmesini aşarak araçlar ile amaçları ayırmanın önemini bizlere yeniden hatırlatıyor. Bizleri heyecanlandıran düşünmenin heyecanı olmalıdır. Araştırma gücümüzü dumura uğratan, entelektüel libidomuzu iğdiş eden didaktik eğilimlere karşı çıkmalıyız. Demek istediğim klasiklere değil ancak klasikçiliğin bütün türlerine cepheden karşı çıkmalıyız.

 

Üretim ekonomisine geçememiş toplumumuzun gelişmişlik düzeyinin yansıması olan kültürel yaşamda somut analizlerden ziyade şerh ve nakilcilik eğilimleri hakimiyet kazanıyor. Şerh, haşiye, nakilcilik, alıntıcılık ise eleştirel diyaloğu imkansızlaştırarak dogmatizmi ve sekterizmi besliyor. Demir’in Hegel ile girdiği canlı diyalog, skolastik okuma yordamları karşısında sahip olduğu eleştirel dikkat, dogmatik metafizikçiliğin ve sekter klasikçiliğin hatalarından kendisini kurtarıyor. Böylelikle kitabın bütününde Hegelyan spekülatif düşünme tarzının, onun skolastik modelinin ötesine uzanabiliyor.

 

Üçüncü Verim: Affairisme’i Atılımcılık ile Dengelemektedir.

 

İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri’nde “vazife” kavramının yerini “ödev” ve “görev” kavramlarının aldığını söylüyordu. Ödevde dışarıdan zorlama ağır basıyorken, görevde kişinin istemleri ağır basıyor. Ödev katlanmayı, görev gözü pekliği gerektiriyor. Düşünmek için çubuğu ödevden göreve bükmek gerekiyor. İşlerin tıkırında gittiği dönemlerde ödevlerimizi yerine getirmek bizi kurtarmaya yetmekle birlikte olağanüstü dönemlerde tarihsel görevler ön plana geçtiği ölçüde, vazifeşinas tiplerle bu bunalımlı süreçlerden çıkılamaz. Olağanüstü dönemlerle işbitiriciliğin yerini gözü peklik ve atılganlık almalıdır. Ödevler bizleri resmi yapıların içinde hocalarımız ya da öğrencilerimizle muhatap kılmaktayken tarihsel görevler resmi olanın dışında dostlukları zorunlu kılıyor. Düşünmek için cüretin ve gözü pekliğin sahip olunması gereken asli karakterler olarak öne çıktığı dönemlerdeyiz.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Dar pratikçilik veyahut işbitiricilik kültür yaşantımızda çok daha yaygın olarak görülüyor. Akademik kültürün bürokratik alışkanlıkları tezlerin hızlıca bitirilmesini, akademik kariyer basamaklarının vakit kaybetmeden çıkılmasını etik bir kod olarak salık veriyor. Durgunluğa, verimsiz alışkanlıklara, pasifizme neden olan pragmatizmin darlaştırıcı ve entelektüel ufku kapatıcı etkilerine karşı atılımcılığın zihin açıcı çıkışlarına, canlandırıcı enerjisine ihtiyacımız var.

 

Dar, iddiasız kariyerizm yeni ufukların fethine izin vermemekte, aksine muhafazakâr güdüleri besleyerek entelektüel çalışmayı affairisme’e indirgeyerek gerçek yenilikçiliği engellemektedir. Demir’in çalışmasını okurken bürokratik bir süreci atlatmanın bıktırıcı ve zoraki bir ödevi yerine getirmenin kuru, mekanik üslubundan ziyade metindeki romantik kabarma anlarını, yazıdaki büyük enerjiyi, muhakemesinin coşkulu ritmini duymamak elde değil. Romantik kabarışlar düşüncenin yoğunlaşmasını, yazarının bir şeyi aşma tutkusunun ifadesidir. Kültürün, düşüncenin, muhtelif entelektüel kurumların yaşadıkları genelleşmiş yeniden üretim krizinin ötesine geçerek ihtiyaç duyduğumuz türden katkının bir örneğini teşkil ediyor.

 

Basit yeniden üretim krizleri ödevlerle aşılabilecek türdendir ancak genelleşmiş üretim krizi atılımcılığı şart koşar. Metafiziğin kolektif ayinlerle canlanacağını düşünenlerin aforizmatik lafazanlıklarına alternatif olarak Yaşamın Metafiziği çok daha sahici yenilenmenin imkanlarını içinde taşıyor. Bu sayede bizlere, metafiziğin hayaletini çağırma seansları yerine, doğru yön ve tarzın ne olduğuna dair, çağdaş olguların ışığında canlı-kanlı bir örnek sunuyor.

 

Dördüncü Verim: Bürokratik Dekadans İçindeki Felsefeyi Tehdit Etmektedir.

 

Demir’in, felsefenin 21. yüzyılda bilimlerin gelişmesi karşısında karşılaşacağı sorunlara, yaşadığı krizlere teklifini burada yazmayacağım. Bizdeki gerici unsurlar epistemolojik olmaktan çok daha somut engellere dayanıyor. Genel düzlemdeki krizin çok daha gerisinde kalan dinamikler bir yana, ülkemizdeki bürokratik çürümeye işaret etmek niyetindeyim. Felsefe modern zamanlarda sürekli mevzi kaybediyor. Ancak benim dikkat çekeceğim mevzi sorunu biraz farklı.

 

Bizde geriletici sorun bilimlerin bunalımından ziyade bürokratikleşmiş kültürden ileri geliyor. Önemli atılımlar yapacak, dünya çapındaki tıkanmalara kafa patlatacak gençleşmenin tarafını temsil eden çizgilerin hızla bürokratik kurnazlıklara, hayatta kalma güdüsünün etkisi altında, entelektüel ufukları kat etmek varken kaba bürokratik mevzilenmelerin içine sürüklenmelerinin vebali genel olarak hepimize aittir. Felsefe bölümlerinin felsefe tarihine demirlemiş, felsefe memurlarına dönüşmüş, düşünmenin şölenvari ve aşki tutkusunu yitirmiş, kaba bürokratik görevlerini bile hakkıyla yerine getiremeyen tek tabanca eski tüfeklerin egemenliği altında felsefe can çekişiyor.

 

Felsefe eğer ki edebi cumhuriyeti savunacaksa önce kendi monarşistlerinden işe başlamalıdır. Bırakalım klasiklerin fetişleştirilmesini, fetişleştirenlerin de fetişleştirilmesi felsefi faaliyetin tadını epeyce kaçırıyor. Tapınakların büyüsünü bozmanın yanı sıra mücadele edilmesi gereken tapınak şövalyeleri sizleri bekliyor. Bu çürütücü alışkanlıklar düşünmenin diyalektiğini entelektüel bir uğraş olmaktan çıkararak basit bürokratik kadro sorununa çeviriyor.

 

Demir’in kitabı Hegel’de alışkanlığı tartışıyor ancak kitabın asli entelektüel tahriki içeriğinden ötürü değildir. Metindeki devrimci kımıltı, çürümenin içindeki yaşamsal özü bizlere sunmasında, ülkemizdeki düşünme alışkanlıklarının pratik olumsuzlamasındadır. İçeriğindeki olumlu öğe (düşünce teklifinin) Türkiye bağlamındaki düşünme alışkanlıkları hesaba katıldığında biçimsel bir olumsuzluk barındırıyor: Teklifin bizzat tehditkâr oluşunu gözlerimizin önüne seriyor. Olumsuz öğenin olumlu öğeden daha olumlu olduğunu düşünüyorum. Bu olumlu öğenin gelişip açılacağı ufukları heyecanla bekliyorum. Bu metin; düşünce dinamiğini yitirmiş bürokratik felsefe kültürüne ve ders kitaplarının, akademik müktesebatın kuru tekrarları içinde canlılığını kaybetmiş felsefi kültüre bir müdahaledir.

 

Devlet memurluğu biçiminde kendisini sunan felsefeci tipinin yerine yeni tipte felsefeciler gelişiyor. Rütbe ve unvanların vülgerleştirici etkileri yerine entelektüel enerji ve oluşturucu güdü kendisini açığa çıkarıyor. Yeniler, eskiler karşısında yaşamsallık, heyecan ve şevke sahipler. Bir yenilenmenin başlangıcındayız. Yaşamın Metafiziği ölü tırnağın altındaki taze canlılığı temsil ediyor. Felsefi kültürün dönüşümünü, felsefenin yaşamsallaşmasını talep ediyor. Genç felsefecilerin sahip olduğu taze görüşler, entelektüel zindelik, büyük bir canlılık olarak gelişiyor.

 

Bu yenilik, alışkanlığı düşünmekten değil düşünme alışkanlıklarını değiştirmekten kaynaklanıyor. Eskinin ölü kabuklarının yerine düşüncenin canlılığı, eylem halinde zihin geçiriliyor. Tırnak altından gelenin (yeni) düşünürler olduğunu bize haber veriyor. Klasikçiliğin tüm biçimlerinin altından gelenin muştusunu oluşturuyor. Doğa tarihi, tarih de doğayı açıyor. Sonuç: “Taze tırnak ölü tırnağı düşürmek zorundadır.”

 

Kitaba, tarihe son bir şahsi not düşmem gerekiyor. İş yaşamı, entelektüel yaşam ve politik yaşam arasındaki bütünlüklerin darmadağın olduğu; iş arkadaşlığının, entelektüel dostluğun ve politik yoldaşlığın parçalandığı bir iklimde; ve üstelik hem devraldığımız entelektüel-akademik kültürün hem de çağdaş yazgının körleştirici atmosferinde, bütün bu farklı tecrübe alanlarını birlikte deneyimlemiş olduğum dostlarımın önemli eserleriyle verdikleri güçlü sinyallerin uğultuyu bastıracak güçlü bir ses olarak işitildiğini veyahut karanlığın ortasında bir ışık gibi parladığını belirtmek ve bu gelişmelerin ülkemizin entelektüel kültürü açısından umut verici olduğunun altını çizmek isterim.

 

Bu durumda bizlere tek bir görev kalıyor: Önceki kuşaklardan tahrir vazifeleri devralmak. Şairin dediği gibi; yılmadan, bilgece ve tutkuyla…

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.