Yaşar Kemal’in Çukurova’sında Çöp Dağları

Yaşar Kemal edebiyatının “Çukurovalı Homeros’u” İnce Memed’in toprağı olan, Anadolu insanının başkaldırısının temelindeki yaylaları, umutları, destanları, gelenekleri ve “sarı sıcak”ları barındıran Çukurova, artık Avrupa çöplerinin coğrafyası haline geliyor. Peki Türkiye, herkesin kurtulmak istediği bu plastik çöpleri kabul etmek zorunda mı? Bu kaçınılmaz bir ekonomik gerçeklik mi? Dünya plastikten günbegün uzaklaşırken biz niye ticaret adına bilimsel gerçeklerin tersine hareket ediyoruz?

Türkiye, pirinçten kâğıda dek birçok temel tüketim malzemesini ithal ederken, market poşetleri bile paralı iken, bir yandan da son dönemde plastik çöp ithalatıyla birçok kesimin eleştiri oklarını üzerine çekiyor.

 

2020 yılında Avrupa’dan toplam 659.960 ton ile en çok plastik atık alan ve Avrupa’nın plastik atık ihracatının yüzde 28’ini karşılayan ülke olarak her sene bu ithalat miktarımız artıyor ve yüzlerce gemi dolusu plastik atık ülkemize geliyor.

 

En son olarak Bloomberg’in “Bir poşetin 3.200 kilometrelik yolculuğu, geri dönüşümle ilgili karmaşık gerçeği ortaya koyuyor” başlıklı haberinde Londra’dan yolculuğa çıkan çöpün üzerindeki GPS cihazı sayesinde Adana’ya dek geldiğine dair aktarımlar, konunun ciddiyetini bir kez daha gözler önüne serdi.

 

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ise söz konusu haberleri şu sözlerle yalanladı: “Bu tür iddialar daha önce de gündeme getirilmişti. Tehlikeli atıkların yakıldığı iddia edilen 11 noktadan toprak numuneleri aldık, analizlerde çevre ve insan sağlığı açısından tehlike oluşturacak hiçbir parametre tespit edilmedi. Görüntülere ilişkin de incemeler yapılmış, görüntülerin yeni olmadığı anlaşılmış, o alanda herhangi bir tehlikeli atığa sahada rastlanmamıştır”.

 

Türkiye’de Satılmayan Ürünlerin Ambalajları

 

Ancak, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, plastik çöpleri yerinde tespit ederek, plastik poşetlerin üzerinde Türkiye’de satılmayan ürünlere dikkat çekti ve söz konusu alana, hem de Yaşar Kemal’in gözbebeği Çukurova’sının yaklaşık 3 kilometre yakınına çöp dökülmesinin yasak olduğunu belirtti.

 

Burası Greenpeace’in ölçüm yaptığı alanlardan birisi. Normal topraktan 400 bin kat fazla zehir içeriyor. Burası bir çöp alanı değil, yerleşim birimlerinin hemen yanı başı. Buradan 1 kilometre ötede göl var. 3 kilometre ötede Çukurova’nın merkezi var. Her türlü çöp burada var. İngiltere’de Almanya’da tüketilmiş, ambalajı dünyanın en bereketli toprakları olan Çukurova topraklarına gömülmüş” dedi Bulut.

 

Bulut, TBMM Başkanlığı’na bu hafta başvurarak, “Adana başta olmak üzere, çevre illerin ve ülkemizin geleceğini tehdit eden; çevreye, insan ve tüm canlıların sağlığına geri döndürülemez zararlar veren Avrupa’dan ithal edilen plastik çöplerin doğada ve tüm canlılar üzerinde yarattığı ağır tahribatın ve insan sağlığına yönelik zararın incelenmesi, plastik çöplerin geri dönüşüm sürecinin denetlenmesi ve alınacak tüm tedbirlerin belirlenmesi amacıyla” Anayasanın 98’inci, İç Tüzüğün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını talep etti.

 

Bu, Adana’da çekilen can acıtıcı ilk görüntüler değil. Greenpeace ekibi, daha önceki yıllarda Adana’da ithal edilen plastiklerin doğaya atılmış görüntülerini kamuoyunun gündemine getirmişti.

 

Greenpeace’in yayımladığı “Atık Oyunu” başlıklı raporda da, Adana’nın verimli topraklarının kanserojen maddelerle kirletildiği kanıtlanmış; Adana’da beş farklı çöp döküm alanlarından alınan toprak, kül, su ve tortu örnekleri üzerinde yapılan inceleme sonucunda bulunan dioksin furan miktarının, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı üzerinde olduğu saptanmıştı. Bu, Türkiye toprağında rapor edilen en yüksek toksik düzeyiydi.

 

Avrupa Çöplerinin Coğrafyası Çukurova

 

Yaşar Kemal edebiyatının “Çukurovalı Homeros’u” İnce Memed’in toprağı olan, Anadolu insanının başkaldırısının temelindeki yaylaları, umutları, destanları, gelenekleri ve “sarı sıcak”ları barındıran Çukurova, artık Avrupa çöplerinin coğrafyası haline geliyor.

 

Adana’nın ismi geçtiğinde, pamuk gibi, portakal gibi, Yaşar Kemal gibi, Adana kebap gibi, akıllara artık Avrupa’nın çöp dağları geliyor…

 

Benzer şekilde, geçtiğimiz günlerde de Manavgat Nehri’nin içinde bulunduğu havza, kuş cenneti yerine çöp yığınlarıyla gündeme geldi.

 

Peki Türkiye, herkesin kurtulmak istediği bu plastik çöpleri kabul etmek zorunda mı? Bu kaçınılmaz bir ekonomik gerçeklik mi? Dünya plastikten günbegün uzaklaşırken biz niye ticaret adına bilimsel gerçeklerin tersine hareket ediyoruz?

 

Mikroplastik Kirliliği Sağlığı Tehdit Ediyor

 

Hollanda’da yakın zamanda gerçekleşen bir araştırmaya göre, bilim insanları, insanların yüzde 80’inin kanında mikroplastik parçacıklar saptarken ve bu partiküller organların içine yerleşirken, sadece ekolojiyle değil sağlığımızla da oynadığımızın farkında mıyız?

 

Başta Almanya, İngiltere, Fransa ve Belçika olmak üzere Kuzey ülkeleri, ağırlıklı olarak ambalaj atıklarından kurtulmak için böyle bir yola başvuruyorlar; zira bu atıkların bazılarının geri dönüşümü olanaksız veya sınırlı.

 

Bu konuda görüştüğüm, mikroplastik kirliliği konusunda önde gelen uzmanlardan Çukurova Üniversitesi’nden akademisyen Sedat Gündoğdu, Facebook gibi sosyal medya platformlarında çöp alım-satımlarının gerçekleştiğini, buna dair forumların olduğunu belirtiyor ve bu plastikleri parçalayan tesislerin atık sularında da ciddi miktarda mikroplastik bulunduğuna dikkat çekiyor.

 

Dolayısıyla kentin su arıtmasına hizmet etmesi gereken atık su arıtma tesisleri, bu mikroplastiklerden dolayı tıkanıyor.

 

Öte yandan, çöplerin bertarafı sonucu ortaya çıkan kimyasal kirleticilerin çoğu besin zinciri yoluyla hayvan ve insanlara geçerken; ortaya çıkan ağır metal, dioksin furan ve kalıcı organik kirleticiler toprağa, suya, havaya ve besin zincirine, kanseri tetikleyecek şekilde ve düzeylerde karışıyor.

 

Her tesis yılda 6 tonun üzerinde mikroplastik üretirken, sadece Adana’daki tesis sayısı 1.000’in üzerinde olup binlerce ton partikül atık sular üzerinden sulama kanallarına veriliyor.

 

Ticareti yapılan çöplerin bir kısmı ise geri dönüştürülemeyenler… Zira, Gündoğdu’nun anlattığına göre, etiketin üzerinde temiz ve ithalatı serbest yazan bu çöpler, karışık içerikli konteynırların içinde denetimden azade durumdalar ve her gün böyle binlerce konteynır geliyor. Bu sektörde ciddi bir kayıt dışılık olması da çöplerin arasındaki kontaminasyon denetimini zorlaştırıyor.

 

Ancak uzmanlar dünya çapında plastik üretimi ve tüketimi sınırlandırılırken Türkiye’nin bu alana yatırım yapmasını, bunun adeta çevreci bir strateji, bir nevi “mucize” olarak sunulmasını, bu alanda yatırım teşvikleri ve vergi muafiyetleri tanınmasını, çağın gerisinde bir tercih olarak görüyorlar.

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre, dünya genelinde mevcut plastik atıkların sadece yüzde 9’u başarılı bir şekilde geri dönüştürülüyor. 2.000’in üzerinde geri dönüşüm tesisinin olduğu Türkiye’de ise kendi plastik çöplerimizin ancak yüzde 10’luk bir kısmını – o da resmi rakamlara göre- ayrıştırabiliyoruz.

 

Çözüm, Plastik Atıkları Azaltmak

 

Dolayısıyla geri dönüşüm çözüm değil, mucize hiç değil. Biricik çözüm; plastik atıkları azaltmak. Bunu yaparken de sırf market poşetlerini kısıtlamaktan medet ummamak, ekonomik faaliyetlerin tüm katmanını kesen stratejiler geliştirmek.

 

Bakan Kurum’un geçtiğimiz sene paylaştığı resmi rakamlara göre, Türkiye 2020 yılında, 933.000 ton kâğıt/karton, 589.000 ton plastik, 241.000 ton cam, 71.000 ton metal ambalaj atık topladı. Ancak yıllık ürettiğimiz plastik atık miktarı 5 milyon tonlara çıkarken, bunun ancak yüzde 10’luk bir kısmını geri kazanmış durumdayız.

 

Dolayısıyla, bu rakamlar karşısında, bizim kendi çöpümüzü bile ayrıştıramadığımız bir ortamda, Kuzey ülkelerinin, özellikle son dört yılda artan miktarda kurtulmak istedikleri ancak kendi topraklarında bertaraf etmeye yanaşmadıkları atıklarına talip olmamızı, sektör uzmanları mantıksız ve uzun vadede tehlikeli buluyorlar.

 

Türkiye’nin yanı sıra Malezya, Endonezya, Filipinler, Kamboçya ve Senegal’in de en fazla çöp ithal eden ülkeler arasında olması, çevre politikaları konusunda hangi ligde olduğumuzun en berrak örneklerinden biri. Çin ise 2018 yılında plastik atık ithalatını yasakladı.

 

Hatta, Gündoğdu’nun burada çok yerinde bir saptaması var: “Gemi sökümünde de benzeri bir tablo söz konusu. Siz Aliağa’da hurda gemileri sökeceğim derseniz herkes oraya yatırım yapar, ekolojiye zararı ortaya çıkınca da ‘Bu sektörü tamamen ortadan mı kaldıralım’ demeniz anlamsız olur.”

 

Rant Kaynağına Dönüşen Geri Dönüşüm

 

Dolayısıyla geri dönüşüm, gelinen koşullarda çevreci değil ticari bir etkinliğe, bir rant kaynağına dönüşmüş durumda. Fransız gazeteci Herve Kempf’in söylediği gibi, “Tehlikeli çöplerin ihracatı ekolojik mekânı işgal etmenin bir yoludur ve kullanılmış elektronik ürünlerin ayrıştırılmasına bağlı olan zararları başka ülkelere yüklemek ya da eski gemilerin sökümünü başka ülkelerde gerçekleştirmek bunun bir yoludur.”

 

1989 yılında kabul edilen ve 1992 yılında yürürlüğe giren, Türkiye’nin de 1994 tarihinde taraf olduğu Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi ise, tehlikeli diğer atıkların sınır-ötesi taşınması, bertaraf edilmesi ve geri dönüşümünden doğabilecek tehlikeleri ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

 

Ancak bu Sözleşme de taraf ülkeler tarafından söz konusu ithalat çarkı içerisinde yaşanan kontrolsüzlükle ve Basel’in bazı kodların dolaşımını yasaklayıp bazılarını serbest bırakmasıyla birlikte bir şekilde deliniyor. 2021 yılında Sözleşme’de yapılan yeni bir düzenlemeyle birlikte birçok plastik de artık tehlikeli atık statüsüne sokuldu. Türkiye ise söz konusu düzenlemeyi birkaç ay önce tanıdı.

 

Brüksel de halihazırda çöp ithalatını düzenleyen yeni bir yasal çerçeve hazırlığı içerisinde. Bu bağlamda, örneğin AB üyesi olmayanlara çöp ithal edilmemesi ve her ülkenin kendi çöpünü kendi sınırları içerisinde bertaraf etmesi gibi kurallar getirilmesi söz konusu olabilir.

 

“Plastiğin Paris Anlaşması”

 

Öte yandan, Birleşmiş Milletler üye devletleri, Şubat ayı sonunda kabul ettikleri Nairobi Sözleşmesi ile birlikte plastik üretimine yönelik yasal yaptırımları artırmak üzere önemli bir adım attılar. İklim krizine atıfla “Plastiğin Paris Anlaşması” olarak nitelendirilen bu sözleşme ile birlikte çevre ve sağlık endişesi olan ülkelerin plastik endüstrisi ve lobilerinin karşısında ne kadar kararlı duracağını, önümüzdeki dönemde ortaya konacak yasal düzenlemeler ve uygulamanın seyri belirleyecek.

 

Geçtiğimiz sene Mayıs ayında polietilen maddesini içeren plastik maddelerin ithalatına yönelik olarak Türkiye’de iki ay yasak uygulanmış, ancak daha sonra bu yasak kaldırılmıştı.

 

Gündoğdu’ya göre, Bloomberg’in haberinin Türkiye hükümeti tarafından yalanlanması, uluslararası düzlemde tazminat talep etmemizi engelliyor ve gönderici ülkeler bile bunu araştıracağız derken Türkiye’nin alıcı ülke olarak bunu inkâr etmesi doğru bir yaklaşım değil. Türkiye’nin, bu ciddi iddiaları, çöplerdeki denetimsizliği ve kontaminasyon riskini bilimsel kriterlere uygun olarak denetleyip, gerektiğinde gönderici ülkelere de hesap sorması, son kertede bu konudaki lobilere karşı durup yasaklaması gerekiyor.

 

Çukurova’nın Homeros’u Yaşar Kemal’in 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki konuşmasına kulak verelim. Belki duymak isteyen kulaklara, değişmek isteyen akıllara, çağa ayak uydurmak isteyen anlatılara ışık tutar:

 

“… İnsan, yaşama sevincine, dünyanın güzelliğine doyamıyor. Ancak korkarım ki bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Çağımızın getirdiği en büyük kötülük olan ve tehlikesini yeterince anlamadığımız doğa kırımı karşısında, atalarımız gibi korku mitleri yaratacağız.”

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.