Yeni Bir Döneme Girerken

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, devletin saray bürokrasisi değil, doğrudan doğruya millet meclisi olduğu ve bütün kararların açık ve aleni biçimde halkoyuna sunularak alındığı demokratik bir hukuk devleti olma yolunda çok ciddi bir fırsat sunuyor.

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu

“Bir suçlunun çarpıldığı onur kırıcı bir cezanın utancını tüm bir aileye bulaştıran kanının kaynağı nedir? Bu kanı yararlı olmaktan çok zararlı mıdır? Eğer zararlı olduğu kabul edilirse, bundan doğan sakıncaları giderecek çare nedir?”¹

 BALZAC

 

Türkiye yeni bir döneme giriyor. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adı verilen komisyon ilk toplantısını 4 Ağustos’ta yaptı ve Meclis Başkanlığı’nın çalışma usul ve esaslarına ilişkin sunduğu 12 maddelik öneri metni bazı değişikliklerle kabul edildi.

 

Komisyonun amacı “toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, milli birlik ve kardeşliğin pekiştirilmesi, özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında çalışmalar yapmak” olarak belirlendi.

 

Ulusal güvenlikle temel hak ve hürriyetlerin ilişkilendirilmesi anlamına gelen amaç kısmı, özgürlükler mi ulusal güvenlik mi gerilimini bir karşıtlık olarak değil, birbirinin ayrılmaz cüzleri olarak ele alıyor şeklinde bir görüntü veriyor. Burası önemli. Çünkü memleketimiz şu kadar yıllık demokrasi deneyiminde sürekli olarak bunlardan biri lehine diğerini ihmal etti ve bunu da doğal bir maliyet olarak kabullendi.

 

Ulusal güvenliğin maliyeti demokrasiden, demokrasinin maliyeti de ulusal güvenlikten vazgeçmek gibi sunuldu. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır cümlesi, bunun en tipik örneklerinden biri olarak bilhassa 28 Şubat günlerindeki müfrit ulusalcıların şiarı oldu.

 

Oysa Türkiye gerek bir orta kuşak ülkesi olması gerekse kıtalar ve kültürlerin birleştiği bir yer olması bakımından hem coğrafyanın kendine dayattığı jeopolitik koşullar hem tarihsel geçmiş hem de içinde bulunduğu durum gereği aşırılıkların değil, makul ortalamaların ülkesi olma durumuyla muhatap bir ülke.

 

Vâkıa, Türkiye’nin içinden geçtiği tüm bunalımlara rağmen girdiği tarihî çizgi de hep ortalama makulün tercihi olarak tecelli etmiştir. Ne ki böyle bile olsa, kısa vadede sık sık aşırılıklara gidilmiş, bu da memlekete çok ciddi zaman ve insan kaybı şeklinde geri dönmüştür. 

 

Böyle zamanlarda beklenirdi ki tabakât-ı münevverândan bilhassa ilmiye devriye girsin ve aynı tabakadan kalemiye ve askeriyeye yol göstersin. Bizde aydın zümresinin bu üç erkânından bilhassa sivil (kalemiye) ve asker olanları, öteden beri çok ciddi bir devlet geleneği içinden geldikleri için, tarihi bin yıllara ulaşan bir geleneğe yaslanıyor ve bilerek veya bilmeyerek de olsa üzerlerinde o geleneğin izlerini taşıyorlardı. Gökalp, bir yerde Enderûndan gelenler Türk oluyorlardı derken muhtemelen bunu kastediyordu.

 

Çok uzun yıllara dayalı tarihî devlet geleneği, sıradan ahaliden devlet adamlarına varıncaya kadar herkese bu terbiyeyi vermiş gibidir. Fakat bu geleneğin verdiği bir başka terbiye ise devlet dışı alanın ve devlet dışı alanda devletsiz düşünmenin neredeyse imkânsız olduğu bir başka alışkanlık daha doğurmuştur.

 

O yüzdendir ki münevver kesimden askeriye ve kalemiye her neyse de bu ikisine göre daha sivil olması beklenen ilmiye sınıfı da nafakasını büyük ölçüde devlet eliyle sağladığı için ona medyun, ona minnettardır. Dolayısıyla Modernleşme devirlerimizle birlikte, geleneği çok eskiden beri bir patronaj ilişkisine dayanan aydın zümre gibi ilmiye de resmî alanın dışında bağımsız bir özne olarak değil, resmî alanın bir payandası olarak görev yapmış ve idareye yol göstermek yerine onun sözcüsü olmuştur.

 

Bu sadece aydının dramı değildir, devlet dışı alanın alâmet-i farikası konumundaki iş adamı ve sermaye sahiplerinin durumu da birincilerden farksızdır. Yani, bizde Batı’da olduğu gibi ne sivil kent ne de o kentin yoğurduğu sivil sermaye vardır. Çünkü kent de politik bir merkez olarak vardır, bürokrasi de aydın da sermaye de. Hepsi böyledir. 

 

Halil İnalcık merhumun bir dönem kaleme aldığı Şair ve Patron boşuna yazılmamıştır. Benzer şeyleri Jön Türklerde görürüz. Orada da aydın, gücünü devletten alarak veya her ne yapacaksa devlet üzerinden yaparak yoluna devam etmek ister.

 

Ne ki ne Kemal ne de Ziya Paşa bâb-ı devletten umduklarını hiçbir zaman bulamazlar. Hatta Namık Kemal merhumun Abdülhamit’le ilk görüşmelerindeki intibalarını Ziya Paşa’ya anlatırken, “Bu onlar gibi değil, farklı” sözüne Ziya Paşa’nın “Onlar ne ağzı ağdalı adamdır sen bilmezsin. Bu da onlar gibidir” sözünü zaman haklı çıkartır. Namık Kemal’i sırtını sıvazlayarak uğurlayan Hamid, çok muhtemeldir ki meşrutiyet ve hürriyet temalı şiirlerinin kendisi için doğuracağı tehlikenin farkında biri olarak onu Kıbrıs’a sürmekten de bir an geri durmaz.

 

Hürriyet Pahalıdır

 

O gün ve devirler yığınla kurban aldı, canlar yaktı. Aradan devirler, rejimler, partiler, süreçler ve adamlar geçti ve bugünlere gelindi. Bugün de Türkiye hâlâ demokrasi ve özgürlükler meselesini tartışıyor. Bugün de hâlâ kâmil manada oturmuş bir muhalefetimiz yok. Varsa yoksa, devlete oturup çöreklenmek için birikmiş hırs ve arzular var.

 

Bizde muhalefet de tıpkı iktidar gibi devlet dizginlerini ele geçirmek ve gücün yegâne sahibi olmak için var gibi görünüyor. Sahici bir demokrasi talebi için sahici bir devlet dışı alan ve bu alanın sahici bir ahkâmı olması gerekir. Oysa bizde devlet dışı alan devlet tarafından belirlendiği ve gelişmiş aygıtlarla giderek daha da tahkim edildiği için, o da genişlemek yerine daraltılmakta ve kavga daha da şiddetini artırmaktadır.

 

Yapılması ve önünün açılması gereken saha, bir denge unsuru olarak sivil alanın belli kural ve usullere kavuşturulması ve anayasal teminatlarla güvenceye alınmasıdır. Bu güvence sağlanmadan ne sermaye gelişir ne düşünce ve ahlâk ne de devlet dışında güç birikir. Hepsi güdük kalır ve yanaşma diyebileceğimiz bir ikiyüzlülüğün temsilcisi olabilirler.

 

Gökalp bir keresinde memleketimizde kuvvetli bir hükümet teessüs edilememesini Türklerin iktisadî sınıflara sahip olmayışına bağlamıştı.²

 

Aynı şey pekâlâ kuvvetli bir muhalefetin teessüs edemeyişi için de söylenebilir. Çünkü onun da ardında oturmuş, kendi kendine varlığını devam ettirebilen kuvvetli bir sınıf ve zümre değil, çoğu devletten nemalanan kapıkulları vardır. Öyle olduğu için de ahlâk kapıkulu ahlâkı, burjuva kapıkulu burjuvazisi, üniversite kapıkulu üniversitesi, hasılı her şey besleme ve kapı halkının değişik versiyonları şeklinde teşekkül etmektedir.

 

Geleneğin artı ve eksileri böyledir.

 

Evet, kuvvetli bir devlet geleneğimiz var ve bunun taşıyıcı kolonları devletin bizatihi kendisi. Bununla bu gelenek içinde yetişmiş alışkanlık, eğilim, teamül, kural ve zihniyet biçimlerini kastediyorum. Kayırmacılığın gemi azıya aldığı en kötü günlerde bile genetik kodlarımız düzen ve asayişi, kurallar rejimini arar. Fakat asrımız milliyet ve demokrasi asrı olduğu için, bütün bunların anayasal konvansiyon ve genel rıza, halkoyu üzerinden yapılması gerekiyor.

 

Bir lütuf olarak değil, bir hak ve milletin kendi talebi olarak bunların işletilmesi.

 

Türkiye bugün böyle bir eşikte ve bunun kavgası veriliyor.

 

Genel rıza ve anayasal konvansiyon üzerine eşit yurttaş ve genel çıkar ilkesinin işletileceği demokratik bir hukuk devleti. Kararı devletlu büyüklerinin değil, çok partili bir demokraside halk temsilcilerinin verdiği bir genel konsensüs ve bu konsensüsün arkasında kuvvetli bir halk desteği.

 

Komisyon

 

Vâkıa, bugün Türkiye’de devrim öncesi Fransa’sında olduğu gibi ayrı ayrı hak ve imtiyazlara sahip sınıfların temsilcileri olan halk meclisleri değil, eşit yurttaş statüsüne sahip bir millî meclis ve bu mecliste temsil edilen parti grupları var. Fakat böyle bile olsa en tepede, tıpkı devrim öncesi Fransa’sında olduğu gibi her şeyin kendisine arz edildiği, her şeyin sahibi konumunda bir “devlet” var. 

 

Hikâye şu: Devlet denilen şey bir dönem adına bürokrasi dediğimiz zümrelerden oluşurken, bugün, adını tam olarak koyamadığımız bir tek adam rejimi devletin yerine ikame edilmiş durumda. Vesayetten kurtulduk derken, bütün dengeleri yerle bir eden mutlak bir vesayete istihale ettik.

 

Bugün artık tek bir vâsimiz var ve o da kurumsal pratiğimiz yerine her şeyi şahsi ihsan ve lütuflarıyla dağıtan ve kısıtlayan güç, L’État, c’est moi diyen irade. Bu haliyle devlet en tepedeki güç. Meclis de bu güce belli istekleri arz eden kurum. Bu haliyle saray bürokrasisi bile Meclis’in üstünde ayrıcalıklı bir sınıf.

 

Görüntü bu olunca siyasî parti temsilcilerinden oluşan ve Genel Kurul’da görüşülmek üzere Millet Meclisi’ne getirilecek bir komisyonun önerileri bugün daha da önemli hale geliyor. Burada, “yeni rejimde” her şeyi saray bürokrasisinin aldığı durumdan farklı bir şey, arkasında belli bir sosyoloji bulunan kuvvetler devreye giriyor.

 

Sadece belli sosyolojiler değil, kendi dışımızda ve bilhassa Ortadoğu’da meydana gelen yeni siyasî gelişmeler de bu güç dengelerinin bir parçası. Bunların tamamı hem hükümeti hem de saray bürokrasisini başka bir şeye, ulusal bir konsensüse zorluyor gibi gözüküyor. Bizde her ne kadar beli dejenerasyonlar olsa bile kalemiye ve askeriyeden gelen münevver tabakanın sadece kültür olarak değil bio-politik olarak da genlerine sirayet eden kodlar, kim ne derse desin kuralı ve beka-yı devleti her şeyin önüne alır.

 

Burada da “devlet aklı” denilen şey hem tarih hem de reel politiğin sağladığı fırsatlardan güç alarak yeniden devreye giriyor ve gündelik siyasî hesapların üstüne çıkıyor. Gerçi hiçbir geleneği olmayan, bütün derdi sırf kendi ikbal ve geleceği olan siyasî ve türediler bundan hazzetmese de şartların dili başka bir şey söylüyor. Coğrafyanın olduğu gibi devlet ve milletin de kendine göre bir doğası ve bu doğanın da kendine göre bir ahkâmı, rükünleri var. Ve bu erkân, şartlar her ne olursa olsun, kendi hükmünü dayatıyor.

 

Bugün de benzer süreçlerden geçiyoruz gibi bir görüntü var.

 

Komisyon bu açıdan Fransız devrim yıllarındaki ilk meclise benziyor. Malum ilk meclis adını henüz millet meclisi olarak almamış ve kararlarını bir üst onay mercii olarak krala arz etmektedir. Fakat çok geçmeden, adını millet meclisi olarak değiştiren ve artık bizatihi Fransa olan kurucu meclis, bu mevkii ile de artık kendisinden başka hiçbir üst merci ve kuvvet tanımamış ve meşruiyetini bizzat kendisinden almaya başlamıştır.

 

Bizde de devletin saray bürokrasisi değil, doğrudan doğruya millet meclisi olduğu ve bütün kararların açık ve aleni biçimde halkoyuna sunularak alındığı demokratik bir hukuk devleti olma yolunda bu komisyonun çok ciddi bir fırsat sunduğunu söylemek gerekir.

 

__

¹Balzac, Honoré De, (Ocak 2021), Ursula Mirouë, (çev) Sabiha Fırat-Samih Fırat, Türkiye İş Bankası yayınları, İstanbul, s. 21.

²Gökalp, Z. (Nisan 2007), Kitaplar 1, (haz) Sabri Koz, YKY, İstanbul, s. 47.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.