Yeni Bir Umudun Şafağında

Dokuz ana başlık ve 2.000’den fazla somut hedefle kitlelerin önüne çıkan muhalefet, tarihimizde belki de ilk defa olmak üzere gündemi spekülatif ve belirsiz alandan gözle görülür bir alana, güvenin nasıl tesis edileceği üzerine çekti.  

ortak politikalar mutabakat metni

Her devir yeni levhalar yazar, yeni anıtlar diker. Fakat o da kendi süreğini takip eder. Hiçbir şey ilksiz değildir. Her şeyin bir ilki, ilksel bir tohumu vardır ve o şey o ilke üzerinde varlık sahasına çıkar. Ulusların tarihi de böyledir ve ilk örnek veya örneklerin izleğinde, çoğu kez de o izleği bağlamından kopartarak ve içeriğini değiştirerek yoluna devam eder. 

 

İçerik her ne kadar değişerek bağlamından kopsa da bilinçdışında uyuklayan kolektif hafıza hiçbir zaman yok olmaz ve en olmadık yerde umulmadık bir şekilde uykusundan uyanır ve bize bugün çok tuhaf gelen belirtilerle kendini ifşa eder. 

 

Türk demokrasi geleneği de bunun dışında değildir. O da kendi süreği ve dinamiğine tâbi, o yolda yoluna devam ediyor. Yeni bir yüzyılın eşiğinde yeniden kendisi ve tarihiyle yüzleşmeye çalışan siyasal tecrübe daha önce deneyimlemediği talep ve araçlarla eski tecrübeleri arasındaki gerilimlerin sancılarını yaşıyor. 

 

Bu sefer toplumun önünde öncekilerden daha büyük bir iş bulunuyor. Önceki deneyimlerimizin temelinde yıkılan bir imparatorluk üzerine yeni bir formda kendini güncelleyen bir devlet ve demokrasi tecrübesi vardı.

 

Yeni devrin mimarları kökleri binlerce yıla dayanan bir imparatorluk geleneğine son vererek hiç denenmemiş bir şeyi, “şeklen” de olsa yetkinin “bila kaydu şart” millete tevdi edildiği bir deneyimi yaşamışlardı. Gerçek anlamda demokrasi olmayan bir deneyim. Arkasından gelen Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka deneyimleri de tecrübe hanemize yazılmış ve nihayet II. Büyük Harbin dayattığı zaruretlerle çok partili hayatın kapıları açılmıştı.

 

Ne var ki demokrasi dediğimiz şey çıplak elle yapılan bir şey değil, demokratik araçlar ve geleneklerle yapılan bir şeydi ve bizde olmayan da buydu. Eskinin yerine gelen iktidar elitleri tıpkı yerli sermaye ve girişimci gibi demokratik araç-gereçlerle demokratik geleneği de devlet eliyle oluşturmak gibi bir sorumlulukla karşı karşıya kalmışlardı.

 

Devletin Demokrasisi

 

Batı demokrasileri kaynağını tabii ki sınıflı yapılardan almıştı. Kaynağını Tanrı’dan alan monarşiler bile bu sınıflı yapının bir parçası, bütünün diğer yarısıydı. Magna Carta gibi tarihi 1215’lere dayanan bir belge de bunun en somut kanıtıydı. Çünkü oradaki muhalefeti temsil eden sınıflar da mavi kanlı bir aristokrasiye dayanıyor, meşruiyeti oradan alıyorlardı.

 

Aristokrasinin kendi arasındaki mücadele sadece Batı tarihine özgü bir şey değil, bütün geleneksel toplumların ortak kaderiydi. Ne var ki bizim tarihimizde istikrar ve sükûn daima merkezi temsil eden güçlerin eliyle sağlandığı için, itibar da devleti elinde tutanlara olmuş; dışarıda kalanlara rağbet gösterilmemiş ve güç merkezde toplanmıştır.

 

Oysa Batılı örneklerinde taraflardan biri diğerine karşı tam olarak bir üstünlük sağlayamadığı için güç önceleri aristokrasi, sonraları da burjuvazi ve işçi hareketlerini temsil eden sendikalar gibi örgütlü yapıların oluşturduğu devlet dışı alanlarda birikmiş, oralarda temerküz etmişti. 

 

Bunun sonucu olarak da uzun bir geçmişe sahip olan bu süreç, gücün paylaşımı için gerekli usul ve geleneklerin yerleşmesine imkân sağlamıştı. 

 

İki gelenek arasındaki temel ayırım buydu; birinde güç tamamen merkezde toplanırken, diğerinde iki farklı alanda birikmiş ve ikisi arasında meşru müzakere ve konvansiyon alanları oluşturulmasına imkân sağlamıştı. Birinde denge ve değişim devletin kendi içindeki güçler arasındaki çatışmalar ve saray darbeleriyle sağlanırken; diğerinde denge sendikalar ve iş çevreleri gibi devlet dışı alanda biriken güçlerle devlet arasındaki güçler arasındaki çatışma ve bu ikisinin zorlamasıyla kurulan demokratik mekanizmalar sayesinde sağlanmıştı. 

 

Tanzimat ve sonrasındaki gelişmelerle Cumhuriyet’i kuran elitleri bugünden eleştirmeye kalkan yarı okumuşların tam olarak kavrayamadığı husus da buydu: Olmayan bir geleneğin paradoksal biçimde devlet tarafından yapılmayışına duyulan isyan. 

 

Buna rağmen başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere kurucu kadrolar geleneği olmayan bir şeyi yapmaya çalıştılar. Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka deneyimleri ve arkasından gelen İzmir Suikastı ve Takrir-i Sükûn Yasaları, zaten iktidara tam olarak yerleşemeyen iktidar elitlerini tedirgin etmiş olmalı ki, bu deneme; İzmir Suikastı bahane edilerek bir anda muhalif avına döndü ve akim kaldı.

 

Bizde çok partili hayata geçişin mimarı hakiki anlamda İsmet Paşa’dır. İkinci Büyük Harbin hemen akabinde ülkeyi sadece savaşa girmeyerek büyük bir badireden kurtarmakla kalmadı, aynı zamanda serbest seçimlerin yapıldığı demokratik bir süreçle de tanıştırmış oldu.

 

Demokrasinin Kurumları

 

İyi de demokrasi sadece serbest seçimlerle iktidara gelmek değildi. Kaldı ki ona bile ancak belli bir süreden sonra zorla gelinebilmişti. Oysa serbest seçimlerin dışında başka demokratik süreçler ve kurumlar da vardı. Bizde olmayan da buydu: Demokratik süreçler ve kurumlar. Türkiye’de yapılmaya çalışılan şey buydu, olmayan bir geleneği “masa başında” ihdas etmek.

 

Oysa hiçbir yerde bu kurumlar arkasına büyük bir yaşanmışlık ve geleneği almadan bir anda “akıl ve mantık” gereği diye masa başında suhuletle değil, büyük güç çatışmaları sonunda sahada zorla kurulmuştu. Bizde de öyle olacaktı. 

 

Serbest seçimle iktidar koltuğuna kurulan ilk demokrasi deneyimimizin öncüleri seçimle gelenin her istediğini yapma yetkisini de haiz olduğu düşüncesini benimsemekte hiçbir sakınca görmemişlerdi. 

 

Devletçi bir gelenekten gelen bu elitlerden serbest seçimlerin demokrasi denilen şeyin cüzlerinden sadece bir cüzü olduğunu anlamalarını beklemek pek tabii ki hayalcilikti. Oysa bu süreci ikmal eden hür ve serbest basın, özerk üniversite, hukukun üstünlüğü, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsız olması, sivil örgütlenme ve gösteri haklarıyla sendikalar gibi demokratik kurumlar demokrasinin olmazsa olmazlarıydı.

 

Demokrasi böyle bir şeydi, ama burada bu tarz şeyler “millî iradeye” tecavüz şeklinde anlaşılıyordu. DP’nin temel hatası da buydu: Henüz demokratik bir şekle dönüşmeyen şekilsiz halk eğilimlerini anayasal çerçevede demokratik süreçlere katmak ve demokratik kurumları güçlendirmek yerine, bu kurumları demokrasi karşıtı bir eksende konumlandırarak güdük bırakmak!

 

Nihayet burada da son sözü zor ve güç söyledi. İktidarın karşısındaki yegâne örgütlü güç, tıpkı eskiden olduğu gibi iktidara müdahale etti ve onu alaşağı ederek yeni bir devrin kapılarını açtı. Bu sefer de iktidarı devlet dışı güçler değil, alışık biçimde devlet içinde biriken geleneksel gücün temsilcileri asker ve ulema dengelemişti.

 

Geleneği olmayan “demokratik bir kurumun” gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi demokratik güçler tarafından değil de antidemokratik güçler tarafından iktidardan uzaklaştırılması nasıl normal değilse, aynı şekilde demokratik bir kurum olan siyasal bir partinin, iktidar partisinin; devlet dışı diğer demokratik güçlerle anayasal kurumları antidemokratik güçler ve vesayet kurumları olarak görmesi de aynı şekilde demokrasi karşıtı bir eğilimdi.

 

Yeni Bir Umudun Şafağında

 

27 Mayıs ve devamında gelen askeri müdahaleler ve bunlar arasındaki bütün dönem, pekâlâ Türk demokrasi tarihinde başta siyasi partiler ve anayasal kurumlar olmak üzere demokratik kurumların inşa edilip edilememe ve bunlara karşı oluşan direncin tarihi olarak tanımlanabilir. Bu dönem aynı zamanda ancien régime’den kopuş sonrası modern dönemlerin yeni bir gelenek yaratma teşebbüslerinin de tarihidir. 

 

Burada en büyük direnç İdris Küçükömer’in “bio-politik” temayüller olarak tanımladığı geçmişin kültürel kodlarından geldi. Hâlâ da etkisini sürdüren bu kodlar kültür üzerine yazılmış tarihsel levhalardır. 

 

Bizde demokrasinin önündeki en büyük engellerden biri sınıflı bir toplum olmayışında yatıyorsa, diğer önemli bir etken de tarihsel koşulların genetik kodlarımıza varıncaya kadar her şeye nakşettiği büyük gelenektir. Bu aslında bütün bir modernleşme devirlerimizin de hikâyesi, trajedisidir.

 

İşte şimdi bu yapılmaya çalışılıyor. Genetiğimize kadar işlemiş bir korkunun, güven ve istikrar korkusunun farklı yollarla da tesis edilebileceğinin deneme sürecini yaşıyoruz. Bir yanda doğamıza -doğamız derken kesin bir inanç halinde ikinci bir tabiat olarak varlığımıza yerleşmiş kültürel kodları kastediyorum- işleyen eğilimler, diğer yanda ise bu doğadan koparak tek başına bir birey, şahsiyet olarak rüştünü ispat etme deneyimi arasındaki gerilim.

 

Türkiye şimdi bir yol ayrımında. Evet, gelenek olmadan demokrasi olmaz, bu doğru; deneyim olmadan da gelenek. İşte şimdi bu gelenek oluşuyor. Geleneği hayat kurar. Hayat, yani yaşadığımız acı ve tatlı yanlarıyla hayatın kendisi. Şimdi bu oluyor. 

 

Türk demokrasisi tam olarak bütün bu süreçlerin izlerini üzerinde taşıyor. Eğrisi doğrusu, eksiği gediğiyle bütün bu süreçlerin izlerini taşıyan demokrasimiz, bugün çok farklı bir belgeyle halkın karşısına çıkıyor.

 

Dokuz ana başlık ve 2.000’den fazla somut hedefle kitlelerin önüne çıkan muhalefet, tarihimizde belki de ilk defa olmak üzere gündemi spekülatif ve belirsiz alandan gözle görülür bir alana, güvenin nasıl tesis edileceği üzerine çekti. 

 

Unutmayalım, bu toprakların en eski çağlardan beri kurucu kodu güvendir. Ve güven burada her şeydir. Bilhassa da kamuda güven, çatı kurum olarak devlette güven. Devlete talip bir kadro işte şimdi bunu başardı ve gündemi aslî alana, halkın yaşadığı ve fakat adını bir türlü koyamadığı belirsizlik alanının giderilmesine çekti.

 

Bu belge tam da bu yüzden önemlidir. Bu belge yeni bir restorasyon dönemine ilişkin ilk somut irade beyanı olduğu için önemlidir. Tepeden tırnağa belirsizliğin ta kendisi, odağı haline getirilen devlet mekanizmasına itibarını iade beyanı olduğu için önemlidir bu metin. Metnin maşerî vicdanda çağrıştırdığı temel heyecan dalgası budur: Devlete itibarını iade ve keyfi yönetime son!

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.