Yeni Dönemde İsrail’in Afrika Politikası

Sudan gibi uzun yıllardır ilişkilerinin kopuk olduğu bir ülkeyle yeni bir sayfa açmaya çalışan İsrail’in Afrika dış politikasındaki bu yeni dönemini “karşılıklı meşrulaştırma” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

2 Mart’ta gerçekleştirilen ve bir yıl içerisinde üçüncü kez seçime gitmek zorunda kalan İsrail’de, koronavirüs salgınıyla birlikte siyasetin kaderi de yeniden şekillenmeye başladı. Kriz ülkeyi olağanüstü önlemler almaya sevk ederken, bu gelişmeye paralel olarak siyaset sahnesinde de “ulusal birlik hükümeti” ihtimali hayli güçlendi. Liderliğini yaptığı Mavi-Beyaz ittifakının dağılması uğruna Meclis Başkanlığı koltuğuna sağ blokun desteğini alarak oturan Benny Gantz, bu hamlesiyle yolsuzluk davasıyla başı dertte olan Binyamin Netanyahu’nun da siyasi ömrünü uzatmış oldu.

Ülkede iç siyaset her ne kadar son bir yılda epey çalkantılı geçmiş ve öngörüler son derece kısır kalmış olsa da, son yıllarda ülkenin dış politika bağlamında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Arap ülkeleriyle ilişkileri istikrarlı bir biçimde gelişiyor. Bu gelişen ilişkilerle beraber okunması gereken hususlardan birisi de, İsrail’in son on yılda Afrika’da, bilhassa kıtanın doğusunda yürütmüş olduğu yoğun diplomasi trafiği. İç siyasetteki çalkantılara bağlantılı kalmaksızın, önümüzdeki yıllarda İsrail’in kıta boyunca nüfuzunun artacağını şimdiden kestirmek mümkün.

Bu bağlamda yakın zamanda ülkenin Afrika dış politikasında dönüm noktası denebilecek bir gelişme yaşanmıştı. Şubat ayının başında Uganda’ya bir ziyaret düzenleyen Netanyahu, burada Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile bir araya gelmişti. Toplantıya dair yapılan haberlere göre, Sudan İsrail’e hava sahasını açmayı ve iki ülke arası sivil uçuşlara izin vermeyi kabul ederken, Netanyahu ise ABD Başkanı Donald Trump’ı Sudan’ı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmaya ikna edeceğini taahhüt etti. Ne var ki, devrik lider Ömer el-Beşir’in geçtiğimiz yıllarda Suudi Arabistan vasıtasıyla İsrail’le temasa geçmek istemesini de hesaba katarsak, ikili ilişkilerin gelişmesine yönelik çabaların bu kısıtlı çerçevenin ötesine geçeceğini rahatlıkla söylemek mümkün.

İsrail-Sudan İlişkilerinin Tarihçesi

Sudan’ın 1956 yılında bağımsızlığına kavuşması sonrasında İsrail, uzun yıllar boyunca dış politikasını “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışını benimsedi. Buna bağlı olarak dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdulnasır’ın etkisini kırmak amacıyla ülkedeki muhalif gruplara destek verdi ve bu desteğini 1970’li yıllarda ülkenin güneyindeki isyancı kabilelere MOSSAD vasıtasıyla silah temin ederek sürdürdü. Nitekim 2011 yılında Güney Sudan’ın bağımsızlığına kavuşmasının ardından, askeri ilişkiler aynı düzeyde yürütülmeye devam etmektedir. Bu aktif tutumunun yanında İsrail, ayrıca 1977-1984 yılları arasında gerçekleştirilen Etiyopyalı Yahudi nüfusun ülkeye getirilmesine yönelik operasyonlarda (Musa Operasyonu [1984], Yuşa Operasyonu [1985]), Sudan’ı gizli bir aktarma noktası olarak kullandı.

1989’da el-Beşir’in darbeyle iktidara gelip İran’la kurduğu yakın münasebet sonrası, iki ülke birbirine karşı hasmâne bir tutum seyretti. Ancak 2015 yılında Yemen’de başlayan iç savaşla birlikte saf değiştiren ve Suudi Arabistan’a yakınlaşan el-Beşir, bu vesileyle İsrail’le arasında üstü kapalı bir köprü kurdu. Darfur’da işlemiş olduğu savaş suçlarından kendisini aklamaya yönelik bu hamle sonucu, 2018’deki Münih Güvenlik Konferansı sırasında MOSSAD Başkanı Yossi Kohen ve Sudanlı mevkidaşı General Salah Goş, Mısırlı arabulucular ve de Suud-BAE desteğiyle bir araya geldi.

Hem İsrail hem de Sudan, hâlihazırda büyük değişimlere yol açması beklenen süreçlerden geçiyor. Sudan, El Beşir sonrası Batı’ya siyasal ve ekonomik olarak entegre olmaya çalışırken, İsrail ise Trump öncülüğündeki “Yüzyılın Anlaşması”na bölgede ve hinterlandında meşruiyet kazandırmak adına girişimlerde bulunuyor. Gerek Suud medyasında destekleyici mahiyette çıkan yazılar, gerekse BAE’nin Netanyahu-el-Burhan görüşmesini organize ettiğine dair çıkan haberler de bu yakınlaşmanın sadece iki ülke bağlamında kalmayacağını bizlere gösteriyor. Sudan gibi uzun yıllardır ilişkilerinin kopuk olduğu bir ülkeyle yeni bir sayfa açmaya çalışan İsrail’in Afrika dış politikasındaki bu yeni dönemini “karşılıklı meşrulaştırma” olarak adlandırmak kanaatimizce yanlış olmayacaktır.

İsrail’in Afrika Dış Politikası’nın Tarihsel Seyri [1]

İsrail ve Sudan arasındaki dalgalanan ilişkilere rağmen, böyle bir diplomasi çerçevesi Afrika kıtasında da yeni bir örnek oluşturabilir. Örneğin; Çad Devlet Başkanı Idriss Deby’nin Kasım 2018’de İsrail’i ziyaret etmesinden iki ay sonra, Netanyahu bir iade-i ziyaret gerçekleştirdi ve yaklaşık 50 yıl sonra ikili ilişkiler resmen restore edildi. İsrail ayrıca 2010’lu yılların ikinci yarısından bu yana, Afrika kıtasındaki diğer bazı ülkelerle birlikte özellikle Ruanda, Etiyopya, Kenya ve Uganda ile etkileşimlerini artırdı ve bazılarıyla da resmî ilişkileri yeniden tesis etti. Peki, bu süreç İsrail’in Afrika gündeminde ne ölçüde bir değişiklik olarak görülebilir?

Tarihsel olarak bakıldığında, ülkenin günümüze dek uzanan Afrika dış politikası üç bölüme ayrılabilir:

1. 1950’li yılların sonundan itibaren başlayan ve 1960’lı yıllarda “Altın Çağ” olarak adlandırılabilecek bir dönemde İsrail, bölgesel tecridi kırmak amacıyla oluşturduğu “Çevre Doktrini” kapsamında Afrika ülkeleriyle stratejik ilişkiler geliştirdi. Kıtadaki bazı ülkeler (Gana, Sierra Leone, Fildişi Sahili ve Nijerya dahil 33 ülke) İsrail için önemli ortaklar olurken, Etiyopya ile de yakın ilişkiler kurdu. Bu yükselen profilin, İsrail’in o dönem Fransa ile çok yakın ilişkiler kurmasının dolaylı bir sonucu olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu dönemde bağımsızlığına yeni kavuşmuş Afrika ülkelerine İsrail’in, ekonomik kalkınma modelinin yanı sıra Siyonizm’i de bir “bağımsızlık” ideolojisi olarak pazarlamasını ve kısmen karşılık bulmasını da hesaba katmak gerekir. Örneğin, ülkenin tarihindeki en etkin kadın figürü olarak sayılabilecek Golda Meir, dışişleri bakanlığı ve başbakanlığı döneminde bizatihi gündemi şekillendiren isimlerden birisi olmuştur. Ayrıca, ülkenin dışişleri bakanlığına bağlı Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı’nın (MASHAV) bu dönem yoğun bir faaliyeti söz konusudur.

2. Ancak 1967 Arap-İsrail Savaşı ile başlayan süreçle İsrail, bu diplomatik kazanımları giderek yitirmeye başlamıştır. 1973’deki Arap-İsrail Savaşı ve onu izleyen küresel petrol kriziyle, Arap devletlerinin Afrika Birliği Örgütü (OAU) ülkelerine ucuz petrol ve finansal destek karşılığında İsrail ile bağlarını koparmalarına yönelik baskısı, İsrail’in aleyhine sonuçlandı. Üstelik uzun yıllar boyunca bu bölgeye dair dış politikasında yaptığı yatırımlar, 10 Kasım 1975’te BM Genel Kurulu’nun Siyonizm’in ırkçılık olarak görüldüğüne dair kararına 19 Afrika ülkesinin destek vermesiyle, kısa sürede baş aşağı bir hâl aldı. Bu çetrefilli dönemde, her şeye rağmen bazı ülkelerle düşük seviyede de olsa sürdürülen ticari ilişkileri yine de not etmek gerekir.

3. 1980’lerden itibaren ise ilişkilerdeki kopukluk yerini kademeli olarak yakınlaşmaya bırakmıştır. Bunun başlıca sebebi, 1979’da Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış anlaşmasıyla beraber artık Afrika ülkelerinin, tıpkı dönemin Demokratik Kongo Cumhuriyeti Başkanı Mobutu Sese Soko’nun dediği gibi, “kardeş Mısır ile dost İsrail arasında kalmak” zorunda olmamasıdır. Afrika ülkelerinde azalan Sovyet nüfuzu ve de görece zayıf kalan Arap maddi desteği de, bu duruma ön ayak olan diğer sebepler olarak sayılabilir. Yine de İsrail için, bu yeni süreçte çok önemli bir fark söz konusudur; 1960’lı yıllardaki idealist temeller üzerine oturtulmuş bir dış politikanın aksine artık daha seçici -hatta pragmatik- bir politika izlenecektir. BM Genel Kurul oylamalarında Afrika ülkelerinden gelen desteğin eksikliğiyle yaşanan hayal kırıklığının yanında İran ve Suudi Arabistan’ın etkisi de bu yolun tercih edilmesine sebebiyet verecektir.

Yeni Dönemde İsrail’in Afrika Dış Politikası

2008’den itibaren Afrika ülkeleriyle özellikle ekonomik ilişkilerini güçlendiren İsrail, ayrıca Mağrip El Kaidesi, Boko Haram ve Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele eden bazı devletlerle güvenlik hususunda işbirliğine gitmiştir. 2016 yılında Netanyahu’nun dört Doğu Afrika ülkesini içeren bir dizi ziyaretle birlikte, artık sadece İsrail’in Afrika’ya döndüğü değil, aynı zamanda Afrika’nın da İsrail’e döndüğü yorumları yapılmıştır.

Bugün İsrail, geçmiş yılların inişli çıkışlı politik süreçlerinden çok daha avantajlı bir konumda görünüyor: BM’nin, Filistin Sorunu’nun çözümüne dair kapasite yetersizliğinin yanı sıra, Körfez Devletleri ile yaşanan yakınlaşma da İsrail’i özellikle kıtanın doğusunda daha özgüvenli bir dış politika izlemeye teşvik etti. Orta Doğu’daki İran etkisini kırmaya yönelik çabaların gölgesinde, İsrail’in Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’la Afrika’da emareleri görülmeye başlanan işbirliğini ilerletmesi bir hayli muhtemel görünüyor. Bu işbirliğinin ana eksenini, İran’ın –bir taraftan da Katar ve Türkiye’nin- İslamcılığın “kötü yüzü” olarak gösterilip, diğer kamptaki Suud-BAE liderliğindeki “ılımlı İslam” imajının köpürtülerek meşruiyet kazandırılması oluşturuyor. Körfez finansmanının yanında, İsrail’in güvenlik hususundaki tecrübeleri, bu işbirliğini elverişli hâle getiriyor.

Nitekim Libya’da Körfez ülkelerince desteklenen ve kendisinin “terörist” diye tanımladığı İslamcı gruplarla savaştığını belirten Halife Hafter’in, geçtiğimiz yıllarda çıkan haberlere göre İsrailli yetkililerle BAE arabuluculuğuyla birçok kez bir araya geldiği ve MOSSAD vasıtasıyla da silah desteği aldığı biliniyor. BAE’nin, yine aynı şekilde İsrail’in son zamanlarda ilişkilerini yeniden tesis ettiği Çad, Mali, Nijer gibi yoğun Müslüman nüfuslu Sahra altı ülkelerle gelişen ilişkilerinde önemli bir partner rolünü oynamasını beklemek de mümkün.

Ne var ki, bu İsrail’in yakında Afrika’da yeni müttefikler kazanacağı veya Afrika devletlerinin İsrail’e karşı tutumunda radikal bir değişim olacağı anlamına gelmemektedir. İsrail’in işleri sorunsuz bir şekilde yapabilmesi için zamana ihtiyacı olacak. Yine de şimdiden Filistin Meselesi’nin artık gittikçe bölgesel bir düzleme sıkışacağını söylemek pek de zor değil. 

__________ 

[1] Arye Oded, Africa and Israel: A Unique Case in Israeli Foreign Relations (London ; Portland, OR: Vallentine Mitchell, 2018).

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.