Yeni Siyasi Girişimler İçin Başarının Yolu

Yeni girişimler, çatışmayı söylem düzeyinde gerçekleştireceklerine inansalar da; siyasi particilik eninde sonunda örgütlenme meselesidir. Kartel partilerin yeni girişimcilerin önüne koydukları giriş engeli, geleneksel araçlarla ortadan kaldırılamayacağından, yaratıcı bir yıkıcılığa ihtiyaç var.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Ülkemiz siyasi parti girişimciliği açısından bereketli bir tarihe sahip. Çok partili demokrasiye geçilen1946 yılından bu yana 272 siyasi parti kurulmuş, Mart 2020 tarihi itibariyle de 88 siyasi parti aktif durumda. Ancak bu partilerin sadece 15’i yapılacak bir seçimde sandığa gidebilme hakkına sahip olarak görülüyor ki, zaten partilerin bir kısmında üye sayısı yazıyla sıfır olarak belirtilmiş. Ülkede 2002 yılından itibaren tek bir partinin iktidarı elde ettiği göz önünde tutulursa, siyasi parti girişimciliğinin bu kadar cazip olmasının sebepleri tartışılır. Siyasi parti tabelası altında kumarhane işletildiği biliniyor ama bu tür “yaratıcı” girişimlerin sayısı fazla olmasa gerek. Yargıtay verilerine göre sadece 2020’de 7, 2019’da ise 3 siyasi parti kuruluş dilekçesi vermişler. Rakamlar siyasi partiler konusunda en azından arz yönlü bir sıkıntı taşımadığımızı gösteriyor.

 

Yeni Siyasi Girişimlerin Başarılı Olabilmesi Sadece Bir Söylem Meselesi mi?

 

Kurulan her girişimin başarıya ulaşacağına dair bir garanti yok elbette ancak bu partiler arasından 2019 doğumlu Gelecek Partisi ve 2020 doğumlu Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) yerli ve yabancı analistlerin dikkatini çekmiş durumda. Henüz kamuoyu araştırmalarında toplamda yüzde 2 oy oranını geçemeyen bu iki parti liderlerinin popülariteleriyse partilerinin kat be kat üstünde, yüzde 25’lere kadar ulaşmış. Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın kişisel tanınırlıklarının partilerine oy olarak dönüp dönmeyeceğini tabii ki zaman gösterecek. Özellikle de Covid-19 gibi bir salgının tam ortasında bu tür uzun erimli spekülasyonlar yapmak oldukça yanıltıcı olabilir.

 

Her hâlükârda siyaset sahnesine hareket getiren Gelecek Partisi ve DEVA’nın nasıl bir yol haritası izleyecekleri ve daha önemlisi izlemeleri gerektiği konusunda çok sayıda tartışma bulunuyor. Önerilerden biri bu partilerin “özgürlükçü ve uzlaşmacı bir muhafazakâr damar”a can vermeleri” ve “(yeni) muhafazakâr (bir) dil” oluşturmaları yönündeyken; amacı iki turlu bir seçimde Cumhur İttifakı’ndan oy çalarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seçim kaybettirmek olan bu yaklaşımı eleştiren bir bakış açısı da bu iki aktörün “demokratik bir gelecek perspektifinin” inşasında yer alması gerektiğini savunuyor. Başka yazarlar özellikle Ali Babacan’ı kuru bir kucaklaşma retoriğiyle sınırlı kalmakla suçlayıp, elini kirletmesi ve daha aktif bir muhalefet tarzına geçmesi yönünde teşvik ederken, Babacan’ın sakin retoriğinin getirisinin daha fazla olabileceği görüşünde olanlara da rastlanıyor, bunun yanında başka bir diyalektik arayışı önerenler de var.

 

Görüldüğü üzere yeni girişimlere yol gösterenlerin ortaklaştığı bazı noktalar var, Erdoğan’ı ilk seçimde yenilgiye uğratmak -23 Haziran seçimlerinde olduğu/düşünüldüğü gibi- amacına yönelmiş bu çabada muhafazakar tabandan oy (ç)almaktan kurucu demokratik bir blokun parçası olmaya kadar uzanan bu yöntemler menüsünde temel enstrüman olarak “konuşmalar”, “retorik” ya da “diyalektik” görülmekte. Siyaseti bir üst yapı mücadelesi, bir söylem meselesi ya da bir siyasi reklam kampanyası olarak gören bu yaklaşım yeni değil; Jacques Seguela’nın neredeyse bir efsaneye dönüşen Mitterand kampanyasından beri reklamcıların siyasetçilere ve siyasete rağmen seçim kazandıkları iddiası dönem dönem özellikle göz çarpan başarılardan sonra ortaya çıkar. Ama siyaset retorikten ve şaşalı reklam kampanyalarından biraz daha fazlasını gerektirir, hatta siyaseti bunlardan ibaret görmek de uzun süreli bir sanrının bir tezahürü olarak teşhis edilebilir.

 

Siyasi Partilerin Örgütsel Yapıları ve Kaynak Yönetimi Sorunu

 

Siyaseti, siyasi parti çatısı altısında gerçekleştirmek gibi bir perspektif benimsemiş ve siyasi yolculuğunuzu aktivistlikten ayırmışsanız, karşılaştığınız sorun bir “kaynak yönetimi” meselesine dönüşür. Zaman, para, medyanın ilgisi, insan kaynağı ve seçmenin teveccühüne kadar neredeyse bütün kaynaklar kıt miktarda bulunduğundan; başarılı siyaset bir tür kaynak yönetimi başarısı ve kıt kaynaklarla ulaşılabilecek en yüksek hedefe ulaşmak anlamına gelir. Ve aslında siyasi partiler de bu kaynak yönetimi sorununa iktisadi bir çözüm bulabilmek amacıyla icat edilmiş kurumlardır.

 

Biz her zaman siyasi partileri “demokrasinin ayrılmaz unsurları” olarak görsek de, siyasi partiler modern zamanların bir ürünü olarak siyaset sahnesinde yerlerini alırlar. Ondokuzuncu yüzyılın ortasında hem ABD’de, hem de İngiltere’de seçimlerin tabana yayılması nedeniyle seçim kazanmak örgütlü bir çabayı gerektirdiğinden, siyasi görüşleri birbirlerine yakın olan ve seçim kazanmak isteyen siyasetçiler bir araya gelip ülke sathında siyasi mücadele vererek kendi aralarındaki yüksek siyasi tartışmalara vatandaşı da dahil ederler. ABD’de Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin, İngiltere’de Muhafazakâr ve Liberal partilerin ve birkaç Kıta Avrupası ülkesinde de Radikal/Liberal partilerin oluşumu erken dönem girişimler olarak görülür. Sosyalist/Sol partilerin yaygınlaşmasıysa daha sonraki bir döneme denk gelir.

 

Siyasi partilerin oluşum sürecini sosyolojik bir açıdan, yani hangi sosyal kırılımlara denk geldiğini göz önünde tutarak tartışmak mümkün, bir önceki yazımda bunu yapmaya çalışmıştım. Bunu tarihi klikler ya da fraksiyonlar arası kişisel husumetler olarak da okuyabilirsiniz, siyasi tarih yaklaşımı da buna biraz daha yakın durur. Bir de siyasi partilerin örgütsel yapılarına odaklanabilirsiniz ki bu hem sosyolojiyi hem de tarihi içeren bir yaklaşım olur.Biraz önce bahsi geçen kaynak yönetimi sorununu daha gerçekçi bir şekilde tartışmasından dolayı yeni girişimler babında tercih edilmesi gereken yaklaşım bu olabilir.

 

Her ne kadar Michels ya da Ostrogorski gibi yazarlar da siyasi partilerin gelişimine yaratıcı yorumlar getirmiş olsa da, bu konuda en önemli katkıyı ülkemizde de çok tanınan Duverger’nin sunduğunu söyleyebiliriz. Duverger, 1951 yılında yazdığı ve kısaca “Siyasi Partiler” olarak bilinen çalışmasında partileri örgütsel yapılarına göre sınıflamaya girişir: Biraz önce bahsettiğimiz elitlerin kurduğu, genelde maddi kaynak sorunları olmayan “Kadro Partileri” ilk grubu oluşturur. Kadro Partileri güçlü bir lider ve etrafındaki elitin seçilmesini sağlamaya yönelik partiler olarak bilinirler, zayıf bir taşra teşkilatına sahiptirler, üyeleri hem niceliksel hem de niteliksel açıdan zayıf kalırlar, zaten seçmenler de eş-dost akraba ilişkileriyle oy verirler. İkinci tür partiler 1850’lerin sonunda seçmen tabanının genişlemesiyle doğmuştur, geniş kitlelere hitap etmesi nedeniyle “Kitle Partisi” olarak anılırlar. Kitle Partileri çok sayıda seçmene hitap etmesi gerektiğinden çok fazla insan kaynağına ve paraya ihtiyaç duyar, kapı kapı dolaşıp insanları ikna edecek ve aidatıyla katkıda bulunacak üyeler gerekir. Bu nedenle parti içi demokrasi önem taşır. Kitle Partileri seçmenleriyle iletişim kurabilmek için parti gazetelerine ihtiyaç duyarlar.

 

Duverger’nin parti tipolojisine bir katkı da Kircheimer (1954) tarafından gelmiştir.[i] (Batı) Almanya’daki siyasi partileri tarif etmek için “Catch-All/Herkesi Kucaklayan Parti” kavramını ortaya atan yazar, bu yeni parti sınıfının kitle partilerinin dönüşmesiyle ortaya çıktığını söyler. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki siyasi ortam sınıfsal tabanların seçim kazanmaya yetmemesine yol açtığından, siyasi partiler kendi sınıfsal kökenleri haricindeki seçmenlere de yönelmek zorunda kalmışlar, bir tür koalisyonlara dönüşmüşlerdir. Seçim kampanyaları bağımsız medya üzerinden yürütülünce kitle iletişim araçları üyelerin çabalarından daha önemli hale gelmiş, bu nedenle de profesyonel bir parti örgütü oluşmuştur. Üye aidatları parti harcamalarını finanse etmeye yetmediğinden bağışlar daha kritik rol oynar, bu da partinin toplumdaki güç odaklarıyla iyi ilişkiler kurmasına yol açar. Sonuçta parti örgütü önemini kaybederken, parti merkezi güçlenir ve toplumla ilişkiler baskı örgütleriyle kurulan koalisyonlara dönüşür.

 

Bir başka parti türü de Katz ve Mair (1995) tarafından önerilen Kartel Parti’dir.[ii] Kartel Parti dışarıdan “Catch-All” siyasi partilere benzese de önemli farklar taşır. Öncelikle bu tür partiler seçim kampanyalarını çoğunlukla da çok masraflı olarak ana akım medyada reklam kampanyalarıyla yürütürler, kampanyaların tasarımı çoğunlukla da partiyle gönül bağı olmayan profesyonel reklamcılara devredilir. Bu kadar masraflı kampanyaların yürütülmesini mümkün kılan, partilerin kendi lehlerine yaptıkları yasal değişikliklerle sağladıkları devlet fonlarının akışıdır. Partilerin gelirleri içerisinde üye aidatları ve bağışlar azalmakta, devlet hazinesinden aktarılan fonların payı artmaktadır. Buna iktidarla ilişkili kesimlerin enformel bağışlarını da ekleyebilirsiniz. Parti liderlerinin amacı bir şekilde fon akışını devam ettirmek olduğundan iktidarda kalmak ölüm-kalım meselesi haline gelir. Seçim dönemlerinde ne kadar sert kampanyalar yürütülürse yürütülsün, az sayıdaki parti liderleri kaynaklar üzerindeki kontrollerini kaybetmemek için uzlaşıp yeni girişimcilerin önlerini keserler. Zaten medyada yer alabilmek para gücüyle olduğundan, yeni girişimcilerin bu Kartel’in oluşturduğu giriş engellerini aşabilecek büyüklüğe genelde ulaşamazlar. Bu modelde partiler ile toplum arasındaki ilişki neredeyse yok olarak, yerini reklam kampanyalarına ve pazarlama araştırmalarına bırakır.

 

Siyasette Yenilenmenin Önündeki En Büyük Engel: Kartel Partiler

 

Ülkemizdeki siyasi partilerin kabaca 1950-1960’lardaki kadro partilerinden 1980’lerdeki “Catch-all” partilere evrildiği konusunda bir uzlaşma bulunur. Başından itibaren kitleleri sandığa götürmek için patronaj ağlarını kullanmayı tercih eden siyasi partiler, sınıfsal ilişkileri tesis etmeye fırsat bulamadan 1980’de kurulan siyasi partiler, siyasi katılımı teşvik etmeyen, ideolojilerden haz etmeyen 12 Eylül rejimi altında, kampanyalarını parti merkezinden medya aracılığıyla yürüten “catch-all” partilere dönüştüler. 1987 sonrasında artan siyasi rekabet ve herkese bir iktidar vaadinde bulunan koalisyon siyaseti nedeniyle de bu partilerin masrafları günden güne artar, parti örgütü ortadan kaybolur. Sonuç, Seguela’nın Türkiye ziyaretlerinde somutlaşan iletişim stratejileri ve Hazine kaynaklarına kökten bağımlılık yaratan finansman sorunu olarak gözükür. 1990’ların sonunda Türkiye siyasi partileri Hazine’den kaynak gelmese ilçe örgütlerine çay parası bile gönderemeyecek duruma gelirler; tabii ilçe örgütleri bu çabaya girmezler bile. Bu açıdan Türkiye’de Kartel Parti yapısının egemen olduğunu söyleyebiliriz.

 

Örneğin 2018 yılında Hazine’den dört siyasi partiye 800 milyon TL’den fazla yardım aktarıldığını biliyoruz, sıradan bir yılda 300 milyon TL olarak bu rakam çifte seçim nedeniyle bu kadar yükselmiş durumda. Yardımlardan aslan payını 450 milyon TL’ye yakın bir rakam ile AK Parti ve 210 milyon TL ile CHP alırken, MHP ve HDP’ye 100’er milyon TL düşmüş. 2020 yılı için öngörülen rakam 420 milyon TL, çoğunluğu AK Parti’ye gidecek. Harcamalara baktığımızda 2018 seçimlerinde toplam 1 milyar 400 milyon TL reklam harcaması yapıldığı ve bu miktarın 900 milyon TL’sini partilerin, 400 milyon TL’sini ise adayların harcadığı hesaplanıyor. Aynı kaynak, harcamaların çoğunlukla televizyon reklamları ve açık havaya odaklandığını ifade ediyor. Ülkemizde bu konuda şeffaflık olmadığından partilerin sıradan bir yılda nereye ne kadar harcadıklarını bilemiyoruz ama AK Parti internet sitesinde bulunan dosya 2016 yılında giderlerin yüzde 42’isinin teşkilatlara gönderildiği, yüzde 18’inin personel giderlerine aktarıldığını gösteriyor. Gelirlerinse yüzde 84’ü Hazine’den geliyor. Bu bütçe dağılımının diğer partilerde daha farklı olması şaşırtıcı olur.

 

Partilerimizin üyelik yapısının da zayıf olduğunu biliyoruz. 2020 yılı başında AK Parti’nin üye sayısı 10 milyon civarındayken, CHP’nin 1 milyon 300 bin üyesi var. MHP’de 500 binden az, İYİ Parti’deyse 266 bin üye bulunmakta. HDP’nin kayıtlı üye sayısıysa 40 binin altında. Bu rakamlarla parti üyelerinin ne gelir ne de insan gücü açısından partilere çok da katkısı olmayacağını düşünebiliriz. Bütün bunlara bir de hemen herkesin bildiği bir gerçeği, Türkiye yazılı ve görsel medyasının bırakın harici partileri, parlamentoda temsil edilen partilerin bir kısmına bile yer vermediğini eklersek; yeni girişimlerin önünde en önemli sorunun söylem ya da taktik değil, giriş engelini aşmak olduğunu açıkça görürüz.

 

Siyasetin Kartel Yapısının Koyduğu Engelleri Yaratıcı Bir Zihniyet İle Yıkmak Mümkün

 

Pekiyi, bu durum kader mi, yeni girişimlerin kartelin koyduğu engelleri aşmaları mümkün değil mi? Çünkü bu düzenin yeni girişimleri baştan başarısızlığa mahkûm ettiği açık. Geçmişten alacağımız bazı derslerle bu düzenin nasıl değişeceği üzerine akıl yorabiliriz. Öncelikle tarihi bir dönüşüm ya da devrim olup kartel partilerin tamamı devre dışı kalırsa, yeni gelenlerin önü açılabilir, ama insan iradesinin ürünü olmayacak böyle bir olasılığı yok sayalım.

 

Başka bir olasılık kartel partileri, kartel düzenini bozmaya ikna etmekten geçebilir. Yani Hazine yardımlarının daha adil dağılımı, küçük partilerin bu yardımlara erişiminin sağlanması, kamu ve özel yayın organlarında daha adil temsil, reklam harcamalarının sınırlanması ve siyasetin finansmanının şeffaflaşması gibi reformlar; şansları eşitlemese de yeni girişimlerin işini kolaylaştırabilir. Ancak, hangi şartlar altında kartel partiler kendilerini güçsüz kılacak bir düzenlemeyi yaparlar, bunu düşünmek lazım, bu konuda yaşanan en son düzenleme 2005 yılında AK Parti ve CHP arasındaki uzlaşmayla belirli bir oy oranının altında kalan küçük partileri dışlamak için yapılmıştı, oysa daha önce mecliste 3 milletvekiliyle temsil edilmek yeterliydi.

 

İkinci bir olasılık “zor oyunu bozar” ya da “kitle fonlaması” stratejisine başvurmak olabilir. Her ne kadar partilere yapılan bağışlar konusunda bazı sınırlamalar olsa da kitle fonlama yöntemlerine başvurarak finansal zorluklar aşılabilir. Bu işin kitabını yazan Obama-2012 kampanyasında bağışların yüzde 90’ı –234 milyon ABD Doları-, küçük bağışçılardan ve ülkenin her yerinden geliyordu. Benzer bir başarıyı tekrarlamak mümkün olmasa bile popüler aday Sanders’ın bağışlarının yüzde 53’ünün –114 milyon ABD Doları– küçük bağışlardan gelmesi bir gösterge olmalı. Dolayısıyla bu tür kampanyalar başarılı olursa giriş engellerinin kolayca aşılmasını sağlayabilir.

 

Kitlenin gücünden yararlanmanın bir başka yolu da “gönüllüler” yoluyla olabilir. Partiyle doğrudan ilişkisi olmayan ve ancak seçim sürecine girildiğinde emeklerini koyacak, -genelde de- genç insanlar kartel partilerin çoktandır boşladığı yüzyüze temas ve kapı ziyareti yüklerini üstlenebilirler. Yine Obama-2012 kampanyasında 2.2 milyon gönüllünün çalışmış olması bu konuda “hedef” oluşturuyor. Ülkemizde 2009’da Murat Karayalçın tarafından denenen bu yöntem sadece 4 bin 500 gönüllü devşirip başarısız olsa da, 2019 çifte seçimlerinde Ekrem İmamoğlu’nun özellikle ikinci seçimde 100 bin “İstanbul Gönüllüsü” ile çalıştığı iddiası, bu hedefin ulaşılabilir olduğunu gösteriyor. Tabii bu gönüllüleri iyi bir “mikro-hedefleme” teknolojisiyle donanımlandırmak şart.

 

Geleneksel medyanın yok saydığı yeni girişimler için bir alternatif de sosyal medya olabilir. Özellikle hem dünyada hem de ülkemizde geleneksel basılı ve görsel medyanın hem itibarını hem de etkisini kaybettiği göz önünde tutulursa, mesajı iletmek için sosyal medyanın zihin açıcı dehlizlerinde yolculuk yapabilmek mümkün olabilir. Özellikle yeni neslin en önemli bilgi kaynağı olan sosyal medya, mesajların doğrudan hedefleme yoluyla iletilmesini sağlar, bu da kartel partilerin medya ambargosunun aşılmasını sağlar. Sosyal medya kullanımının maharet istediği kesin, yine Obama’nın bu konuda başarılı olduğu konusunda bir uzlaşma var. 2019 Mart ve Haziran seçimleri de sosyal medyanın yoğun kullanımına sahne oldu. Bu konuda İmamoğlu ekibinin daha başarılı olduğu söylense de, karşı görüşler de var. Sosyal medyanın her zaman hayırhah sonuçlar üretmediğini, Yankı Odaları ve Yalan Haber konusunda son derece kötü bir itibara sahip olduğunu da hatırlayalım.

 

Kartel partilerin koyduğu giriş engelini aşmanın bir başka yolu da insanları mobilize etmek yerine zaten mobilize etmiş ve bu kapasiteye sahip kurumlarla işbirliği yapmak olabilir. Her ne kadar ülkemizde siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları birbirlerine uzak dursalar da, yeni partiler için yerelde örgütlü, kendi konularında bilgili ve ilişki ağlarının içerisinde yer alan sivil toplum kuruluşlarıyla diyalog kurmak; parti platformunu sivil toplum kuruluşlarına “dayatmak” yerine, platformu beraber inşa etmek önemli bir avantaj sağlayabilir. Ülkemiz geleneğinde siyasetçiler sivil toplumu “kullanışlı araçlar” olarak görüyor olsalar da, bunun “kartel zihniyeti” olduğunu hatırlayalım, aşılması gereken engellerden biri de bu zihniyet…

 

Sözün özü, her ne kadar yeni girişimlere yol göstermeye soyunanlar, çatışmayı söylem düzeyinde gerçekleştireceklerine inansalar da; siyasi particilik eninde sonunda örgütlenme meselesi olarak önümüze çıkar. Şu anda ülkemizde egemen olduğunu düşündüğümüz kartel partilerin yeni girişimcilerin önüne koydukları giriş engeli, geleneksel araçlarla ortadan kaldırılamayacağından, yaratıcı bir yıkıcılık ihtiyacı belirir. Bu yaratıcılık; saydığımız üzere fon kaynaklarını geliştirme, insanların kalplerini ve cüzdanlarını harekete geçirme, sosyal medyayı akıllıca ve etkin kullanma, konusunda uzman sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliğine gitme ve en önemlisi bütün bunları gerçekleştirebilecek yeni zihinleri devşirmeyle mümkün olabilir.

 

_______

[i] Kirchheimer, O. (1954). Notes on the political scene in Western Germany. World Politics6(3), 306-321.

[ii] Katz, R. S., & Mair, P. (1995). Changing models of party organization and party democracy: the emergence of the cartel party. Party politics1(1), 5-28.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.