Yerli Kâğıt Sanayii Yolunda Bir Ömür: Mehmet Ali Kağıtçı

Yerli kâğıt sanayiinin öncüsü Mehmet Ali Kağıtçı’ya göre sistemli bir çalışma ile iş birliğinin öneminin Türkiye’de yeterince kavranamamış olmaması, personel istikrarsızlığı, el işçiliğine eskisi kadar önem verilmemesi, süreksizlik ve düzenli bir sınai kalkınma planının eksikliği, kâğıtçılığın gelişiminin önündeki engellerdir. Dikkat edilirse Kağıtçı’nın “engel listesinde”, kâğıt ya da kâğıt imalatında kullanılan herhangi bir ürünün eksikliği ya da yokluğu ile ilgili bir madde yoktur!

mehmet ali kağıtçı

Fransız politikacı ve roman yazarı Erik Orsenna’nın Metis Yayınları tarafından çevrilen Kâğıt Yolunda isimli kitabını ilk okuduğumda, kâğıdın kıtaları aşan serüvenine şahitlik etmekten müthiş keyif almıştım. Kitabı bitirdiğimde beni hikâyeden daha fazla etkileyen şeyin aslında yazarın “tutkusu” olduğunu fark ettim. Bir nesnenin hikâyesinin peşine düşüp kıtaları aşması, farklı coğrafyalarda türlü zorluklarla karşılaşmasına rağmen pes etmeyişi çok daha etkileyici gelmişti bana. Orsenna’nın kâğıt yolundaki macerası, Türkiye’de yerli kâğıt sanayiinin öncüsü olarak bilinen -aslında yeteri kadar tanındığını düşünmüyorum- Mehmet Ali Kağıtçı’nın “yerli kâğıt” idealini ve bu yoldaki macerasını anımsatmıştı. İki ismi zihnimde buluşturan şey şüphesiz ki “Medeniyetin Hamuru Kâğıt’a” olan tutkularıydı.[1] 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında hiç tereddütsüz “Kağıtçı” soyadını alacak kadar mesleğine tutku ile bağlı bu adamın mücadelesi ve bu mücadelenin kazanımları yahut kayıpları, Türkiye’nin hikâyesinin bir parçası olması hasebiyle çok daha önemli ve anlamlıydı. Osmanlı bakiyesi, idealist bir Cumhuriyet aydınının yaşam öyküsüne bugünün Türkiye’sinden bakınca, çok tanıdık bir hikâye ile karşılaşmaktaydık.

 

20 Ağustos 1899’da Heybeliada’da dünyaya gelen Mehmet Ali Kağıtçı, 1923’te Darülfünun Fen Fakültesi Kimya Bölümü’nden mezun olduktan hemen sonra, hocalarının teklifi ile Kimya Enstitüsü Sınai ve Hayati Kimya Kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başlar. Bir yandan da Heybeliada Bahriye Mektebi’nde kimya dersleri verir. Buradaki görevlerinin yanı sıra bizzat sahaya inerek yurdun çeşitli bölgelerindeki hammadde kaynakları üzerine detaylı araştırmalar yapar. Sahada yaptığı uzun araştırmalar ve incelemeler onu selüloz-kâğıt sanayiine yöneltir ve kâğıtçılığı meslek olarak seçer.

 

Kâğıtçılık mesleğinin teorik ve pratik eğitimini almak için önce Almanya’ya, ardından Fransa’ya gider. Almanya Hannover’de Hannoversche Papierfabriken ve Alfred Gronau Kâğıt Fabrikası’nda bir yıl kadar hem işçi olarak çalışır hem de stajyerlik yapar. Daha sonra 1927’de, Fransa Grenoble Üniversitesi Fen Fakültesi’ne bağlı Kağıtçılık Yüksek Enstitüsü’nden (Ecole Française de Papeterie) 22 uluslararası öğrenci arasından birincilikle mezun olur. Fransızların “Burada kalın” tekliflerini “Ben ülkemde kâğıt sanayiini kurmak idealindeyim, bu uğurda Kimya enstitüsündeki mevkiimi bırakıp buralara kadar geldim, katiyen burada kalmam, memlekete döneceğim” diyerek reddeder ve ülkeye döner. 

 

Türkiye’ye döndükten sonra yerli kâğıt sanayiinin bir an evvel kurulması için tek başına propaganda çalışmalarını yürütür. Ülkenin kâğıt ihtiyacını karşılayacak, dışa bağımlılığı önleyecek yeterli hammaddeye sahip olduğunu, işe nereden başlamak gerektiğini bulunduğu her yerde bıkmadan usanmadan anlatır. Bir yandan Vakit gazetesinde yazdığı yazılarla, diğer yandan da üniversite konferans salonunda ve Türk Ocağı lokalinde verdiği konferanslar ile Türk kâğıt sanayiinin bir an evvel kurulması için var gücüyle çalışır.

 

Kağıtçı’nın bu konudaki gayretlerini her fırsatta takdir eden ve çalışmalarını yakından takip eden CHP Kırşehir Milletvekili Lütfi Müfit Özdeş (Atatürk’ün yakın arkadaşı), onun yabancı ülkelerden teklif aldığını duyunca: “Daveti kabul edip gitmene bak!.. Burada senin kadrini bilmezler, enayilik etme sonra pişman olursun” der. Kastamonu Milletvekili Hasan Fehmi Hoca Efendi de Kağıtçı’yı Erenköy’deki köşküne davet eder ve “Yazdıklarını dikkatle okuyor, mücadelenin safhalarını yakından takip ediyorum. Nüfus kâğıdını orada değiştirdin mi? Yoksa aynı nüfus kâğıdı ile mi döndün? Eğer nüfus kâğıdını değiştirmeden döndü isen nafiledir. Ağzın ile kuş tutsan kadrini bilmezler. Senden çok daha aşağı Frenklere, hatta Fransa’da senin okuduğun mektepteki arkadaşlarına etek dolusu para verirler de sana hakkını vermekten kaçınırlar” diye ikazlarda bulunur.

 

Ülkesi için büyük idealleri olan hevesli bir genç için bu uyarılar gereksiz ve yersizdir. O, tüm bu ikazlara aldırmadan mücadelesine devam eder. Nitekim 1929 yılı başlarında, Tütün İnhisarı Umum Müdürü Behçet Bey adına kendisinden bir randevu talep edilir. Büyük bir heyecanla teklifi kabul eder. Nihayet çabalarının sonuç verdiğini, birilerinin dikkatini çektiğini düşünür. Birkaç gün sonra müdürlük binasında Behçet Bey ve idare meclisi ile bir toplantı tertiplenir. Kurulması düşünülen, günde 20 ton kapasiteli kâğıt fabrikasının projelerini, sipariş ve ihale şartnamelerini hazırlaması istenir. Büyük bir şevkle çalışmaya başlar. Yurtdışından benzer kâğıt üretimi yapan fabrikalardan kâğıt imalatı için gereken makinaların alımıyla ilgili teklifler alınmaya başlanır, fabrikanın projeleri, gerekli şartnameler hazırlanır. Sonunda iş ihale safhasına ulaşır. Ancak ihalenin yapılacağı gün kâğıt ve karton fabrikası kurma işinin geri bırakıldığı kendisine bildirilir. Söylentiye göre Başbakan İsmet Paşa raporları incelemiş ve fabrikanın verimli olmayacağına kanaat getirip ihaleyi durdurmuştur. Bu adımın durdurulması kendisinde büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Fakat o, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi şartların da farkındadır. Bu tür girişimlerin bürokrasi başta olmak üzere öteden beri var olan zihniyetleri hemen yıkacak düzeyde olmadığının bilincindendir. Bu yüzden bu sonuçsuz kalan girişim onda ilk başta derin bir hayal kırıklığı yaratmış olsa da mücadele şevkini kırmamış aksine meseleye daha fazla eğilmesine yol açmıştır.

 

Tüm bunların yanında yabancı kâğıt kartelleri de sık sık kendisinden randevu talep etmekte, onu kendi çıkarları doğrultusunda ikna ve tatmin yollarını aramaktadır. Kağıtçı’ya: “Efendim siz Türkiye’nin tek kâğıt mühendisi ve tek mütehassıs elamanısınız. Bu müstesna durumunuzu değerlendirmelisiniz. Kâğıt fabrikası kurma çabalarınız sonunda ne gibi bir kazanç sağlayabilirsiniz ki? Sizi nihayet, kuracağınız fabrikanın genel müdürü yaparlar. Kuru bir aylığa kalırsınız. Temsil ettiğim teşekküller size çok daha verimli şartlar sağlayabilirler” şeklinde telkin ve tekliflerde bulunurlar. Diğer yandan da basın aracılığıyla yerli kâğıt sanayii karşıtı propaganda çalışmaları yürütürler. İstanbul’da yabancı dilde yayın yapan gazetelerde sık sık Türkiye’de bir kâğıt fabrikası kurulmayacağı yönünde yazılar yayınlanır. Kağıtçı, teklifleri reddettiği gibi bu yazılara da Vakit gazetesinde cevap vermeye çalışır.

 

1929 yılının sonlarında nihayet devlet, kâğıt sanayii meselesi ile ilgilenmeye başlar. İktisat Vekâleti’nin 8 Aralık 1929 tarihli ve 6547 sayılı tezkeresi ile ilk defa, ülkedeki kâğıt üretimini kendi iç kaynaklarımız kullanılarak artırmak maksadıyla hazırlanmasına karar verilen kâğıt sanayii programının raportörlüğüne davet edilir. Hemen Ankara’ya gider. Görüşmeler yapılır ve raporu hazırlamaya başlar. Birkaç ay içinde rapor tamamlanır ve sanayi programına konulması kararlaştırılır. Fakat proje bir türlü hayata geçmez. 

 

O günlerde çalışmalarını yakından takip eden, dönemin Sanayi ve Maadin Bankası Müdürü daha sonrasında CHP Kayseri milletvekili olacak olan Sadettin Serim “Kendini çok yoruyorsun nasıl didinip var gücünle çalıştığını görüyor üzülüyorum. Oğlum bu memleket öyledir ki sen çalışır çabalar meydana getirirsin; fabrika kurulup işler tıkırına girdikten sonra, başına geçip kaymağını sömürmek isteyenler türer. Benden tavsiye, kendini fazla yıpratma emi!” diye ona telkinde bulunur. Kağıtçı, Cumhuriyet rejiminin ideallerine ulaşmasında gerekli ve yeterli imkânı sağlayacağına inanıyor ve tüm bu ikazlara rağmen şevkle çalışmalarını sürdürüyordur. Fakat yıllar sonra, yaşanan o günler için şu cümleleri kuracaktır: “O parlak ilerleme devrinde, böylesine sakin adaletsizliğin kaçınılmaz olacağını -rejimin mükemmeliyetine kanmış- toy bir delikanlı olarak 1929 sonlarında nasıl kestirebilirdim?”

 

1932’de kâğıt fabrikası kurma meselesi İş Bankası Müdürü Celal Bayar’ın girişimi ile bir kez daha gündeme gelir. Ancak bu kez de dönemin İktisat Vekili Mustafa Şeref Özkan’ın, o dönemin sermayedarlarını da bir hayli kızdıran, devletçi yasaları engel olur. Şeref Bey’in görevden ayrılmasının ardından İş Bankası Umum Müdürü Celal Bayar iktisat vekilliğine getirilir. Böylelikle İş Bankası’nın kâğıt fabrikası kurma girişimi yeniden gündeme gelir. Nihayet 1933’te hazırlanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda kâğıt ve selüloz fabrikasının kurulması düşüncesi yer alır. Plan 1934’te onaylanır. Mehmet Ali Kağıtçı da 1 Mart 1934’te 350 lira aylıkla Sümerbank Umum Müdürlüğü’nde, kurulacak selüloz ve kâğıt fabrikasının kuruluş çalışmalarını yönetmekle görevlendirilir. Mehmet Ali Bey’in çabaları kâğıt mühendisi olduktan tam yedi yıl sonra nihayet sonuç vermiştir.

 

İlk Yerli Kâğıt Üretilir

 

Kağıtçı, yıllardır bu konuda zaten saha çalışmaları yürütmektedir. Kâğıt ve selüloz imalatı için çeşitli hammadde kaynaklarını incelemiş, Hopa’dan İskenderun’a kadar bütün sahilleri dolaşarak akarsuların denize döküldükleri bölgelerdeki vasıflarını tespit ederek gerekli tahlilleri yapmış ve fabrika için en uygun yer olarak İzmit’i saptamıştır. 1934’te İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası’nın temelleri atılır ve 18 Nisan 1936 Cumartesi günü saat 14.30’da ilk yerli kâğıt üretilir. Fabrikanın resmi açılışı ise 6 Kasım 1936’da gerçekleşir. Aynı gün II. Kâğıt ve Selüloz Fabrikası’nın da temelleri atılır. Sümerbank Kâğıt ve Karton Fabrikası 1938 yılı sonunda Sümerbank Selüloz Sanayii Müessesesi adını alır. M. Ali Kağıtçı da 1 Ocak 1939’dan itibaren müessese müdürü olarak atanır.

 

Fabrika resmi olarak açılmıştır ama henüz tam kapasiteyle çalışmıyordur. Selülozun hammaddesi olan ürünler ülkede bulunmasına rağmen fabrikanın bütün unsurları bir türlü tamamlanmadığından selüloz hâlâ dışardan ithal ediliyordur. Kâğıt üretimi için gereken şap ve kaolin gibi diğer bazı maddeler de ülkede bulunmasına rağmen işleyecek fabrika olmadığından hep ithal edilmektedir. Kâğıt üretimi için elzem olan maddelerin üretimi için gerekli fabrikaların temelleri atılır. 1938’de gazetelerde fabrika lehinde olumlu haberler vardır. Ne var ki bu olumlu hava 1939 yılının başlarında tersine döner. İçeriden ve dışarıdan sistemli bir yıpratma hareketi başlar. Gazetelerde kâğıt fiyatlarının yüksekliğinden ötürü kitap fiyatlarının arttığı ve bu durumdan yayın hayatının olumsuz etkilendiği yönünde haberler çıkmaya başlar. Ayrıca gümrük vergilerinin yüksekliği ve kırpıntı kâğıttan kâğıt fabrikasının yeterince yararlanmadığı da eleştirilerden birisidir.

 

1939’da toplanan I. Türk Neşriyat Kongresi’nde artan kâğıt fiyatları ile İzmit Kâğıt Fabrikası’nın faaliyetleri, üzerinde önemle durulan konulardan biri olur. Gazete sütunlarında Ahmet İhsan Tokgöz, Velid Ebuzziya, Muhittin Birgen gibi isimler kâğıt sanayii fikrinin etraflıca düşünülmeden girişilen bir hamle olduğunu, kâğıdın pahalıya mal olduğu ve gelişmekte olan Türk kültür hayatına yarardan çok zarar verdiğini ileri sürerler. Ahmet İhsan, kâğıt fiyatlarındaki artışın sebebi olarak İzmit’teki kâğıt fabrikasını gösterir. Yaşar Nabi, Falih Rıfkı gibi isimler de bu eleştirilere cevap veren yazılar yazar. Mehmet Ali Bey yola çıktığı ilk günden beri içeriden ve dışarıdan gelen bu tür saldırılara alışıktır. Ancak I. Neşriyat Kongresi sonrasında, basında çıkan kâğıt fabrikası karşıtı yazılar devleti harekete geçirir ve inceleme başlatılır. Bu doğrultuda Müessese Müdürü Mehmet Ali Bey’den içerisinde 50 adet sorunun bulunduğu yazıyı “acele” cevaplaması istenir. Mehmet Ali Bey bu sorulardan bazılarını cevaplandırır, bazılarını da hemen cevaplanacak türden sorular olmadığını belirterek cevapsız bırakır.

 

1939’da devlet, basında çıkan eleştirilerden ötürü harekete geçer ve fabrika yabancı uzmanlara inceletilir. Bununla da kalınmayıp müessese müdürlüğünde yeni düzenlemelere gidilir. Fabrikaya ikinci bir müdür atanır. Mehmet Ali Bey artık fabrikaların işletme ve inşaatlarına ait işlere bakacak, ikinci müdür ise idari, mali ve ticari işlerin yürütülmesinden sorumlu olacaktır. Bu atamayla birlikte fabrikada iki başlı bir yönetim doğar ve bu da hâliyle çatışmaları beraberinde getirir. Yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, temelleri 1934’te atılan II. Kâğıt ve Selüloz Fabrikalarının inşaatının hâlâ tamamlanmamış olması, fabrika için kullanılması planlanan Sapanca Gölü’nün suyunun biteceği yönünde çıkan dedikodular, basında çıkan haberler ve eleştiriler Sümerbank yönetimi ve Kağıtçı arasındaki gerilimi günden güne artırır.

 

Mart 1940’ta Sümerbank Genel Müdürü Burhan Z. Sanus, Kağıtçı’ya gönderdiği yazıda Sümerbank İdare Meclisi Teftiş Heyeti raporlarına dayanılarak alınan iki kararı kendisine bildirir ve ortaya çıkan usulsüzlüklerden doğan zararın ilgili kişilerce ödenmesini ister. Bahsi geçen usulsüzlüklerden Mehmet Ali Bey sorumlu tutulmaktadır. Söz konusu usulsüzlüklerden ilki, Yunanistan’dan alınan 200 ton kaolinin uygun nitelikte olmamasına rağmen bunların üretimde kullanılması ve makinalara zarar vermesidir. İkinci usulsüzlük ise kırpıntı kâğıtların talimata aykırı bir şekilde satın alındığı ve devletin bu yüzden zarara uğratıldığı iddiasıdır. Mehmet Ali Bey her iki usulsüzlük ithamına da bir hayli tafsilatlı cevaplar yazar. Tüm bu gerilim 31 Mart 1941’de Kağıtçı’nın önce müessese müdürlüğünden işletme mütehassıslığına getirilmesi ve ardından 20 Haziran 1941’de Sümerbank Selüloz Sanayii Müessesesi’ndeki görevine tamamen son verilmesi ile sonuçlanır.

 

Uzun yıllar kurulması için uğraştığı fabrikadan çeşitli baskılar ve mesnetsiz iddialar sebebiyle uzaklaştırılmasının ardından İstanbul Belediyesi Hıfzıssıhha Enstitüsü Kimyahane Bölümü’nde çalışmaya başlayan Kağıtçı’yı yakın arkadaşı Ubeyd Öce, 1950 seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olarak partili arkadaşlarına önerir. Ancak seçim sonrasında CHP’nin meclise gönderdiği milletvekili listesinde Kağıtçı’nın adı yoktur. Bu adaylık meselesi yüzünden Kağıtçı, DP’nin ileri gelenleri tarafından CHP’li olarak algılanacak ve sonrasında büyük sıkıntılar yaşayacaktır.

 

“İşin Başında, İşin Mütehassısı Olmalıdır”

 

Kâğıt fabrikası müdürlüğü yaptığı yıllarda fabrikanın Muhasebe Müşaviri Serkis Nihat Bey bir gün kendisine “Siz bu işin mütehassısı bulunuyorsunuz. Her türlü hadiseler karşısında gerekli tedbiri ve kararları, geniş vukuf ve tecrübenize dayanarak alabilirsiniz. Fakat günün birinde nasıl olsa bu müessesenin başına kâğıt ihtisasından mahrum birini getireceklerdir. Bari şimdiden gerekli formülleri hazırlayınız ki memlekete kazandırdığınız bu muazzam eser, ileride sekteye uğramasın” der. Kağıtçı, bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Ona göre bir işin başında o işin mütehassısı olmalıdır. Kâğıt mühendisliği de ihtisas gerektiren bir iş koludur. “Nasıl ki bir hastanenin başına yalnız tabip bir müdür getirilir. En nüfuzlu ahbabı da olsa başhekimliğe kayrılması için mutlaka tabip olması şarttır. Aynı hal askerlikte, hukuk mesleğinde de öyledir” diyerek böyle bir şeyin mümkün olmayacağını söyler. Ne var ki zaman onu haksız çıkarır. Fabrika müdürlüğü görevinden alındıktan sonra tesisin başına getirilen müdürlerden hiçbirinin uzmanlık alanı kâğıtçılık değildir. Üstelik 13 Mayıs 1955 tarihli 6560 sayılı Kanun ile kuruluşun ismi Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları Umum Müdürlüğü (SEKA) şeklinde değiştirilmiş ve kuruluşun başına geçecek kişide aranan tek şart üniversite mezunu olmak şeklinde belirtilmiştir.

 

Tuhaflıklar silsilesi bununla da kalmamış, 1955’te kâğıt fabrikasında işlerin aksaması nedeniyle yurt dışından uzman arayışları başlamıştır. Bunun için Avrupa gazetelerine ilanlar verilmiş ve Kâğıt Mühendisi M. Raoul de Saint-Hilaire Türkiye’ye gelerek İzmit Kâğıt Fabrikası’nda çalışmaya başlamıştır. Bu yabancı mühendis Mehmet Ali Bey’in Grenoble Üniversitesi’nden dönem arkadaşıdır. Fabrikanın kuruluşuna öncülük eden arkadaşı Mehmet Ali Bey’in hayatta ve sağlıklı olduğunu, fakat İstanbul’da başka bir müessesenin başında bulunduğunu duyunca çok şaşırır. Avrupalı bir uzman olarak, SEKA gibi bir müessesenin başında neden bir kâğıt mühendisinin bulunmadığına pek tabii anlam veremez. Fabrika genel müdürü ile sık sık sıkıntı yaşar. Genel müdür kâğıtçılıktan anlamayan biridir. Ne teknik elemanlarla ne de bu yabancı uzmanla anlaşabiliyordur. İşleri yeterince kavrayamadığından sıklıkla çalışmaların aksamasına, işletmenin verimli bir şekilde çalışmasına da engel oluyordur. Saint-Hilaire meseleyi dönemin işletmeler bakanına açar. Fabrikanın verimli çalışabilmesi için mesleği kâğıtçılık olan bir mühendisin genel müdür olarak atanması gerektiğini, Mehmet Ali Bey’in bu göreve çok uygun olduğu, teklif edilirse seve seve kabul edeceğini söyler.

 

Bakanın cevabı Türkiye’de siyasi kutuplaşmaların nelere sirayet edebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Bakan: “Mehmet Ali Kağıtçı’nın bu işi başardığını ve halen de ıslah edip tekamüle kavuşturacağını biz de biliyoruz. Fakat parti mülahazaları, onu fabrikanın umum müdürlüğüne getirmemizi engel oluyor” der. 1950 seçimlerindeki adaylık meselesi Demokrat Partililerin Kağıtçı’yı CHP’li olarak mimlemesine yol açmıştır. Yabancı uzman bu cevap karşında bir şaşkınlık daha yaşar. Nitekim Batılı bir kafa için böyle bir şeyin olması kabul edilemezdir. Saint-Hilaire, bu şartlarda görevine devam edemeyeceğini düşünür ve ülkesine dönmeye karar verir. Gitmeden evvel son kez Kağıtçı’yı ziyaret eder. Orada kendisine “Mesleki ihtisas konularının, yetişmiş mütehassısların particiliğe feda edilmesi, memleketiniz için çok feci neticeler doğuracak istidattadır” diyerek vedalaşır.

 

Kurulmasına öncülük ettiği, neredeyse ömrünü adadığı SEKA, görevden ayrılmasının ardından tam 27 yıl sonra onu tekrar hatırlar. Bu hatırlama biraz da Süheyl Ünver’in çabalarıyla gerçekleşir. Ünver, Kağıtçı’nın, 18 Nisan 1962’de SEKA’da ilk yerli kâğıt numunesinin tecrübe edildiği günün yıldönümü kutlamasına davet edilmediğini öğrenince İzmit’e bir mektup yazar. Ünver’in mektubu tesir etmiş olacak ki 1963 yılındaki törene Kadıköy İskelesi’nden fabrika müdürünün gönderdiği arabayla alınıp İzmit’e götürülecek ve törende bir konuşma gerçekleştirecektir.

 

Avrupa’dan Ödül

 

Kendi ülkesine nispetle Avrupa bilim çevreleri onu en başından itibaren adım adım takip etmektedir aslında. Bunun en büyük kanıtı da kâğıtçılık alanında yaptığı çalışmalardan ötürü 1963’te Avrupa Selüloz, Kâğıt Mühendisleri ve Kimyagerleri Birliği tarafından verilen Onur Yüzüğü ve Beratı’dır. 3 Temmuz 1963’te Baden Baden’de Karhus binasında toplanan Avrupa Selüloz, Kâğıt Mühendisleri ve Kimyagerleri Birliği üyeleri, Kağıtçı ve eşi onuruna bir şeref yemeği verir. Ardından teşkilatın en önemli ödülü olan ve 1963 yılına kadar yalnızca beş kişiye verilmiş olan Onur Yüzüğü ve Beratı kendisine takdim edilir. Tören, Avrupa basınında geniş yer bulur ancak Türk basınında hiç gündem olmaz.

 

1963, Türk kâğıtçılığının kurulmasının, Kağıtçı’nın mücadeleye başlayışının da 40’ıncı yılıdır. İlk yerli kâğıt 18 Nisan 1936’da imal edilmiş olsa da Kağıtçı’ya göre Türk kâğıt sanayiinin temeli 14 Ağustos 1934 Salı günü atılmıştır. Yine Süheyl Ünver’in delaletiyle Tıp Tarihi Enstitüsü’nde, modern Türk kâğıt sanayiinin 30’uncu yıldönümü münasebetiyle 14 Ağustos 1964’te bir jübile tertiplenir. Bu toplantıda Kağıtçı bir konuşma yapar. Türk kâğıt sanayiinin kuruluş günlerindeki hatıralarından, Türkiye’de kâğıtçılığın karşısındaki engellerden uzun uzun bahseder. Daha sonra Kâğıtçılığımız ve Engelleri ismiyle yayınlanacak eserinde, sahanın içinden biri olarak gördüğü aksaklıkları ve çözüm önerilerini sıralar. Ona göre en büyük engel “işi ehline tevdi düsturuna riayetsizlikte ısrar” etmektir. Siyasi partiler arasındaki çekişmeler, şahsi mülahazalar, adam kayırmacılık, kurumlara liyakatsiz atamalar ehil insanların iş başına gelmesinin önündeki en büyük engellerdir. Ayrıca Türkiye’de iktisadi bir işletmenin istikrar sağlayıp uzun soluklu olması da pek mümkün değildir. Çünkü hem kurumların başındaki kişiler hem de ilgili yasalar ve mevzuatlar sık sık değişmektedir. 1927’de Fransız bir sanayiciye Türkiye’ye gelip Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan faydalanarak bir fabrika kurması teklif edildiğinde verdiği cevap, bir yabancının gözünün ülke gerçeklerini tasvir etmesi bakımından son derece önemlidir: “Evet bu kanundan faydalanılabilir, fakat kanunun değişmeyeceği ne malum? Zira sizde mecmua gibi sık sık kanun neşrediliyor… Sanayi ise istikrara muhtaçtır.” Kağıtçı’ya göre sistemli bir çalışma ile iş birliğinin öneminin Türkiye’de yeterince kavranamamış olmaması, personel istikrarsızlığı, el işçiliğine eskisi kadar önem verilmemesi, süreksizlik ve düzenli bir sınai kalkınma planının eksikliği, kâğıtçılığın gelişiminin önündeki diğer engellerdir. Dikkat edilirse Kağıtçı’nın “engel listesinde”, kâğıt ya da kâğıt imalatında kullanılan herhangi bir ürünün eksikliği ya da yokluğu ile ilgili bir madde yoktur![2]

 

Mehmet Ali Kağıtçı’nın 1964’te sözünü ettiği aksaklıklar bugün hâlâ tartıştığımız meselelerin başında geliyor. Kağıtçı’nın yerli kâğıt sanayii macerası boyunca bürokratik ve siyasi mekanizmalarla yaşadığı çatışmalar, karşılaştığı sıkıntılar, Türkiye’nin “nitelikli insan sermayesini” efektif bir biçimde kullanamama basiretsizliğinin geçmişten gelen kötü bir “huy” olduğunu gösteriyor. Alanında uluslararası bir otorite olarak kabul edilen ilk ve tek kâğıt mühendisini kuruluşuna öncülük ettiği fabrikadan türlü bahanelerle kovup, yerine yabancı ülkelerden yana yakıla mühendis arayan 1940 Türkiye’sinden alacağımız ders çok! Belki de Mümtaz Soysal’ın şu uyarısını her daim akılda tutmak gerek: “Ocaklarında adam yakılan makinelerden, iş değil ancak pis kokular çıkar ve cadı kazanları hiçbir zaman istim tutmaz. Kendi insanlarını yakıt olarak kullanan ülkeleri de başka lokomotifler çeker, bir yerlere götürür.”[3]

 

Kaynakça

 

Mehmet Sarıoğlu, Bir Cumhuriyet Aydını: Mehmet Ali Kağıtçı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008.

 

Türk Kâğıt Sanayii’nin Öncüsü: Mehmet Ali Kağıtçı, Haz. Baki Kara, SAPPİ, İstanbul.

 

Mehmet Ali Kağıtçı, Türk Kâğıt Sanayiinin 30. Yıldönümünde: Kağıtçılığımız ve Engelleri, Ercan Matbaası, İstanbul, 1964

 

__

[1] 1980’de TRT’de bir programa davet edilir. Sunucu Nazmi Kal programı açarken onu “1922’de İstanbul Darülfünunu’ndan mezun olan bir gencin Türkiye’yi medeniyet hamuruna kavuşturmasının öyküsünü kendi ağzından dinleyeceğiz” diye takdim eder. Yaklaşık bir saat kadar süren bu programda 81 yaşında bir adamın mesleğine olan tutkusunun ve heyecanın nasıl hâlâ diri kalabildiğini görmek mümkün.

[2] 1982’de, doğduğu yerde, yani Heybeliada’da vefat eden Kağıtçı’nın yaşamı ve mücadelesi, Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarında Osmanlı bakiyesi, eğitimli, idealist aydın prototipini yansıtması bakımından olduğu kadar Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik şartları ve imkânları göstermesi bakımından da son derece önemlidir. Mehmet Ali Kağıtçı, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen ömrünün son yıllarına kadar üretmeye devam etmiştir. SEKA’nın başında bulunduğu süre zarfında, Belediye Hıfzıssıhha Enstitüsü’ndeki görevi sırasında ve hatta emeklilik yıllarında dahi yetiştiği ülkeye hizmet etme gayesiyle hareket ettiği çok açık bir biçimde görülür. Kimya-ı Sınai Laboratuvar Kitabı (1925), Fabrikacılık ve Sanayi Notları ile Selüloz ve Kâğıt (1928), Kanda Glikoz (1930), Kağıtçılık Tarihçesi (1936), Besin Kılavuzu (1949), Afyon (1940), Kâğıtçılığımız ve Engelleri (1964), Kağıtçılığımız ve Yurdumuza Has Cevher Afyon Mahsulümüzü Kurtarma Savaşımız (1977), Yazma (1978) ve daha birçok kitabın yanı sıra Vakit, Yeni İstanbul, İktisadi Yürüyüş, SEKA Postası gibi gazete ve mecmualarda onlarca sayıda makale kaleme alan Kağıtçı, geriye miras olarak SEKA’nın yanı sıra ciddi bir eser külliyatı da bırakmıştır.

[3] Söz konusu yazıda Mümtaz Soysal, 1980’de yaşanan petrol krizine bir çare olarak Türkiye’nin petrol arama ve üretme işine girişini desteklediğini ancak bunun için yeterli araçlara, gerekli ekipmanlara, iyi yetişmiş teknik personele sahip olunması gerektiğini belirtir. Fakat o yıllarda iyi yetişmiş elamanların birçoğunun ya düşük ücret politikası ya da partizanlık gibi sebeplerle kamudan ayrılıp yabancı şirketlere geçtiklerini söyler. Diğer pek çok şeyde olduğu gibi bu işte de devletin elindeki imkânları ve araçları iyi kullanamadığını eleştirir. Mümtaz Soysal, “İnsan Yakıtlı Ülke”, Milliyet, 08.10.1980.

 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.