Yeşil Dalga: Alman Yeşillerin Popülerliğini Anlamak

Almanya’da yıllarca düşünülemez görünen birçok tabunun yakın zamanda çiğnenmesi, Yeşillerin bir zamanlar “çok radikal” diye reddedilen taleplerinin yakın gelecekte ana akım haline gelme ihtimalini arttırıyor. Gelişmeler, sadece Yeşillerin değil bir bütün olarak Alman siyaset sahnesinin değiştiğini de gösteriyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Haftalık yayın yapan Alman dergisi “Die Zeit’taki” röportajında Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Robert Habeck’e, Yeşillerin uzun bir süredir iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında talep ettiği ama sürekli “gerçekçi değil” diye yaftalanan adımların şimdi korona krizi nedeniyle bir anda hükümet tarafından hayata geçirilmesi karşısında kendisini kandırılmış hissedip hissetmediği soruldu.

 

Habeck’in asıl cevabından (ki kendisi gülerek herkesin korona tecrübesinden bizi bekleyen zorluklar hakkında ders çıkaracağını umduğunu söyledi) çok bu sorunun kendisi Alman Yeşiller Partisi’nin mevcut talihi ve bu siyasi akımın gelecek potansiyeline dair bir şey anlatıyor bize.

 

1980’lerde önceleri marjinal sosyal hareketler kapsamında düşünülen Yeşiller, son kırk yılda olağanüstü bir gelişme yaşayarak sadece gelecek federal hükümetin bir parçası olma yoluna girmekle kalmayıp Merkel’in muhafazakar CDU partisinin sadece birkaç oy gerisinde Almanya’nın ikinci en büyük partisine dönüştü.

 

2017’den beri Yeşillerin eşbaşkanlığını yapan Habeck de geçen yıl yapılan birkaç ankette Almanya’nın en popüler siyasetçisi olarak gösterildi. Bir sonraki şansölyenin kim olması gerektiği sorulduğunda katılımcılar çoğu zaman ilk isim olarak onu önerdi. Zayıflamış sosyal demokrat partinin (şu anda CDU ile koalisyon ortağı olan SPD) göstermesi muhtemel tüm adayları ve Merkel’in yerine geçmek için yarışan (hepsi hem içeride hem dışarıda tartışma konusu olan) dört adayı açık ara gölgede bıraktı.

 

Marjinal Hareketten, Geleceğin Siyasal Gücüne

 

Yeşiller, 1998 ile 2005 arasında sadece iki kez federal hükümet koalisyonunda yer aldı. O iki dönemde de, son döneminde Yeşillerin solcu kanadına Afganistan savaşını zorbalıkla kabul ettirmeye çalışan, süresi dolmadan istifa eden zamanın şansölyesi Gerhard Schröder’in liderliğindeki SPD’nin küçük ortağıydılar. Koalisyon sorunsuz geçmedi. Yeşillerin en çok öne çıkan politikacısı, dönemin Dışişleri Bakanı Joschka Fischer şansöyle ile çok yakın arkadaşken özellikle partinin tabanından birçok kişi onu partinin üzerine kurulduğu temellere aykırı düşen taleplere çok kolay teslim olmakla suçluyordu. Bir zamanlar içinden çıktığı sivil toplum akımının 1970’lerin savaş karşıtı hareketi olduğu hesaba katılırsa, Fischer’in NATO’nun Kosova müdahalesini kabul ettirmek için partisine baskı yapmak zorunda kalması partiyi bölünmenin eşiğine getirdi. Bir başka itiraz da hükümetin Almanya’daki nükleer enerjiyi bazı santrallere 2020’ye kadar mühlet tanıyan bir geçiş sürecinin ardından yasaklama kararını ihanet olarak gören nükleer karşıtı hareketten geldi.

 

Daha önce sadece belediye ve eyalet meclislerinde temsil edilen Yeşiller sadece iktidardayken tavizler vermek zorunda kalacaklarını değil SPD’nin kendilerine kolayca bir kenara atılabilecek küçük ortak (ki parlamentodaki sayılarına bakıldığında gerçekten de öyleydiler) olarak baktığını da fark ettiler.

 

Sonraki yıllarda Yeşiller halkta yeniden karşılık bulmaya çalıştı. Fanatik destekçileri onları davaya ihanet etmiş, makam ve mevki uğruna yozlaşmış olmakla suçladı. Bir zamanlar Almanya’nın soğuk savaş dönemi yerleşik parti sistemini yıkmak amacıyla yola çıkmış olan parti, artık siyasi ana akımın bir parçası olmuştu ki bazı solcu seçmenleri buna temelden karşıydı. Merkezdeki birçokları tarafından ise Yeşiller ahlak konusunda çok hırslı olup taleplerinde gerçekçi olmamakla yaftalanıyordu.

 

İkinci yafta Yeşillerin başını uzun süre ağrıttı. Çıkış noktalarına baktığımızda bunun kısmen doğru olduğu da yadsınamaz. Yeşiller; insan hakları, cinsiyet eşitliği veya çatışmaların barışçıl çözümü gibi konuları vurgulamayı seviyor. “Doğru olanı” yapıp ahlaken “doğru tarafta” yer almak hala sadece parti platformunun değil birçok Yeşiller üyesinin partilerini algılayış biçiminin de ayrılmaz bir parçası. Avrupalı devletlerin hala soğuk savaş sonrasının nimetlerinden faydalandığı 1990’ların sonunda Yeşiller, genel atmosferle uyumlu görünüyordu. Fakat “tarihin sonunun” gerçekten bir son olmayıp aksine 11 Eylül sonrası kaotik dünyaya çok sancılı bir geçiş dönemi olduğu anlaşıldıkça Yeşiller de tuhaf bir biçimde aykırı görünmeye başladı. İnsanlar hiçbir ilerici istikamet sunmayan ama küresel finans krizinin istikrarsız döneminde insanların en çok değer verdiği şeyi, istikrarı vaat eden CPU-SPD koalisyonunu tercih etti. Bu tam da Şansölye Merkel’in sunduğu şeydi: büyük vizyonlar yerine kusursuz işleyen bir makine.

 

Hükümet dağıldıktan sonra Yeşillerin bir sorunu daha vardı. Yönetimleri çok eskiydi: Jürgen Trittin veya Claudia Roth gibi önde gelen politikacılarının çoğu neredeyse 80’lerin başından beri partinin vitrinindeydi. İleriyi düşünen ilerici bir hareket olmakla gurur duyan bir parti için bu kolay savunulabilecek bir şey değildi.

 

Günümüzde Yeşiller hem yerelde hem de federal düzeyde çok farklı görünüyor. Partide hala sözü geçen bazı yaşlı liderler bulunsa da genç bir cephe ortaya çıktı. Geçen yılki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 50 yaşının çok altında olan birçok yeni meclis üyesi seçimi kazanmayı başardı. Bavyera veya Hamburg gibi eyaletlerde 40 yaş altı genç kadın adaylar seçim günü oldukça iyi bir performans gösterebildi. Federal düzeyde de Habeck ve kadın mevkidaşı (Yeşiller eşbaşkanlık modeli uyguluyor, bu da en az bir eşbaşkanlarının kadın olacağı anlamına geliyor), LSE mezunu, 39 yaşındaki Annalena Baerbock, benzer bir başarı hikayesi yarattılar.

 

Yeşiller, 2017 federal seçimlerinde kendilerini 1998’de iktidara taşıyan yüzde 6,7’nin üstünde ama 2019 Avrupa seçimlerinde aldıkları yüzde 20,7’nin çok altında bir oy (%8,9) alarak iyi bir performans sergiledi. 2017 koalisyon müzakereleri çetrefilli geçti. Büyük partilerin ikisi de tek başına Yeşiller ile koalisyon kuramayacak kadar zayıftı. Merkel kendi partisi CDU ile Yeşiller ve yeni güçlenmiş liberal bir parti olan FDP arasında bir ittifak kurmaya çalıştı. Ancak koalisyon görüşmeleri başarısız oldu çünkü FDP son anda hiçbir ciddi sebep göstermeden masayı terk etti. Sürekli ütopik hedeflere sahip olmakla suçlanan Yeşiller Merkel’in CDU partisi üyeleri dahil birçok gözlemci tarafından masadaki en sorumlu parti olarak tanımlanırken tavizsiz taleplerle uzlaşıyı imkansız hale getiren tarafın FDP olduğu ortaya çıktı.

 

Bu birçok merkez seçmeninin ezberlerini bozarak bir anda Yeşilleri muhtemel bir alternatif olarak görmelerini sağladı.

Parti özellikle de 25 yaş altı genç kadınlar, memurlar ve orta gelirli işçiler arasında oldukça iyi performans sergiliyor. En kötü performanslarını ise daha muhafazakar sayılabilecek 60 yaş üstü erkekler arasında gösteriyorlar. Yeşiller liberal, kentli, batı Almanya orta sınıfı için ideal bir parti haline geldi.

 

Geçen yılki Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra yapılan anketler partinin çoğunlukla daha önce SPD veya CDU’ya oy vermiş seçmenlerden oy aldığını gösterdi. Bu da partinin sosyal demokratların artık yeterince ilerici olmadığını düşünenler ve CDU’nun çok fazla sağa kaydığını hissedenlerin partisi haline geldiğini gösteriyor. İktidara gelirlerse Yeşiller, bu iki grubu aynı anda tatmin etmekte zorluk yaşayabilir.

 

Yeşillerin Yükselişini Etkileyen Dinamikler

 

Lider kadrosu dışında Yeşillerin yükselişini sağlayan üç şey vardı: a- diğer partilerin zayıflığı, b- diğer partilerden daha liberal görünmeleri ve c- iklim değişikliğinin önem kazanması.

 

Yukarıda anlatıldığı gibi Şansölye Merkel’in Alman seçmenlerine uzun süredir sunduğu şey bir istikrar duygusuydu. Fakat ortalama bir Alman bile artık bu istikrarın belki de bir yanılsama olduğu izlenimine kapıldı. Almanya, aşırı sağcı “Almanya için Alternatif” (AfD) partisinin yükselişiyle birlikte 2015/16 Avrupa’ya gelen mültecilerden etkilenen birkaç ülkeden biri oldu.

 

Merkezci zihniyete sahip birçok Almanın (merkezci-muhafazakarlar dahil), Alman modelinin istikrarı konusunda uzun süredir beslediği birçok inanç sarsılmış oldu. SPD ve CDU/CSU partilerinin buna verdiği tepki çoğu zaman liberal görüşlü seçmenleri kendilerinden uzaklaştırarak liberal ve açık bir toplumu savunmak yerine sağa kaymalarına neden oldu. Bu durum özellikle de Merkel’in mülteci politikasından sonra ve görev süresinin sona yaklaşmasıyla birlikte potansiyel haleflerin parti içinde onun siyasi mirasını kazanmak için kavga verdiği CDU için geçerliydi. Bunlar arasında Merkel’in mülteci politikasına destek mi vermeli yoksa araya keskin bir mesafe mi koymalı sorusu yer alıyordu. Bir zamanlar az çok tek bir ağızla (Merkel’inkiyle) konuşan, istikrarın merkezi olan CDU, artık aşırı sağcılarla mücadele konusunda çoğu zaman çok muğlak bir gündemi olan ve birçok aktörün didiştiği bir parti haline geldi. Bu da kendilerini aşırı sağcılığa karşı mücadele veren, mültecilere yönelik daha olumlu bir yaklaşım sergileyen, temel özgürlüklerden yana çok daha açık bir duruş sergileyen parti olarak konumlandıran Yeşilleri daha da cazip hale getirdi.

 

Diğer husus Yeşillerin temel konu başlıklarından biri olan iklim değişikliğinin siyasi tartışmalarda önem kazanmaya başlamasıydı. 2018/19’da tüm Avrupa’da Gelecek için Cumalar veya Soy Tükenmesi İsyanı gibi kitle hareketleri kurulup zor tartışmalara konu olan iklim değişikliğini merkeze taşıdı.

 

Sadece 2019’da Almanya’da en büyüğü yaklaşık 300.000 kişiyi sokağa döken birkaç protesto düzenlendi. İklim değişikliği uzun bir süre siyasal tartışmada marjinal bir konu olarak kaldı ama bir anda tüm tartışma programları ve manşetlere hakim oldu. Merkel harekete sempati gösterse de son yirmi yılda ülkeyi yönetmesine rağmen küresel ısınmayla mücadele için ihtiyaç duyulanın çok gerisinde kalan bir hükümetin başı olarak birçokları tarafından suçlandı. Yeşiller ise yıllardır federal hükümette yer almamış olmanın yanında gündeminin merkezinde ekolojik konulara yer veren tartışmasız tek parti olmaktan da faydalandı.

 

Almanya’da yıllarca düşünülemez görünen, Almanya’nın küresel ihracatta başarı hikayesinin köşe taşlarından biri olan aşırı güçlü otomotiv sektörünü sorgulamak gibi birçok tabunun yakın zamanda çiğnenmesi Yeşillerin bir zamanlar “çok radikal” diye reddedilen taleplerinin yakın gelecekte ana akım haline gelme ihtimalini arttırıyor.

 

Bu da yukarıda alıntılanan röportajda belirtildiği gibi sadece Yeşillerin değil bir bütün olarak Alman siyaset sahnesinin değiştiğini gösteriyor.

 

Muhtemel Riskler

 

Şu anda Yeşiller, ikisi geleneksel olarak oy almakta zorlandığı Doğu Almanya bölgesinde olmak üzere 16 eyalet parlamentosunun 9’unda temsil ediliyor. Ancak korona krizi partinin ani yükselişini ciddi anlamda duraklattı. Başka birçok ülkede olduğu gibi güçlü hükümet müdahalelerinin etkisi altında kalan birçok seçmen, iktidar partilerinin etrafında kenetlenerek CDU’yu neredeyse yüzde 40’a yükseltti. Uzun bir süredir zayıflamakta olan CDU’yu yakalamak üzere olan Yeşiller şu anda tekrar yüzde 16-19 bandına geriledi. Bu oran onları yine de federal bir seçimde en büyük ikinci parti ve muhtemel bir koalisyon ortağı yapacaktır ama CDU ile çok daha zayıf bir konumda hükümete katılacaklar.

 

Yeşillerin bir sorunu daha var: Merkel’in yerine kimin geçeceği hala netleşmiş değil. Onun yerine geçmek için rekabet edenlerin hiçbiri anketlerde iyi bir performans gösteremedi. Fakat pandemi nedeniyle ilgi odağı haline gelen ve en çok beğenilen 3. siyasetçi konumuna yükselen (Habeck 8.sıraya düştü) mevcut Sağlık Bakanı Jens Spahn eskiden beri ateşli bir popülist imajına sahip. Gelecek hükümetin başına geçmesi halinde birçok Yeşiller üyesi pürüzsüz işleyecek bir koalisyon beklemiyor. Pandemi sırasında iyi performans gösteren bir diğer muhtemel aday da yine birçok sağcı muhafazakar görüşüyle koalisyonu oldukça zorlaştıracak olan Bavyera Başbakanı Marcus Söder.

 

Birçok şey de krizin etkilerinin Almanya’yı ne kadar sert vuracağına bağlı olacak. Korona krizi, gündemin birinci maddesi olan iklim değişikliğini yerinden etti. Bununla birlikte Avrupa’yı yakında etkileyecek olan ekonomik kriz de seçmenlerin seçim günü daha muhafazakar tercihler yapma ihtimalini arttırabilir. Şu anda Alman hükümeti tarafından alınmış olan, endüstrilere kısıtlama getirme veya milyar dolarlık destek paketleri gibi adımlar Yeşillerin iklim değişikliğiyle mücadele fikirleriyle uyumlu. Aynı zamanda pandemiyle birlikte güçlü bir hükümetin insanları ve doğayı korumak için piyasalara güçlü bir şekilde müdahale etme hakkı olması gerektiği fikri de zemin kazandı. Fakat bu politikaların şimdi ana akım haline gelmiş olması, Yeşillerin bunları kendilerine has fikirler olarak sunmasını zorlaştırabilir.

 

Son ama bir o kadar önemli konu da parti yönetiminin son aylarda birlik pozu vermede aşırı titiz davranırken şimdiye kadar tartışmalı olan birçok başlığın hasır altı edilmesi. Özellikle yeni hükümetin göç ve mülteci politikası sadece muhtemel koalisyon ortağı CDU ile değil aynı zamanda parti içinde de gerçekçi bir uzlaşı isteyenlerle daha çok değerlere dayanan bir yaklaşıma bağlı kalmayı savunanlar arasındaki devasa sorunları da gözler önüne serebilir.

 

Tüm bunlar Yeşillerin potansiyeli yüksek bir parti olarak yoluna devam ettiği anlamına geliyor. Maalesef her şeyi bir anda kaybetme ihtimali de var.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.