İstanbul, son yıllarda yalnızca büyüyen nüfusunun ve gökdelenlerinin değil, sokaklarında şekillenen yeni nesil suç örgütlerinin ağırlığını da taşıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bir silahlı yapı hakkında hazırladığı iddianame, bir şehrin mutlu edemediği çocukları kimin sahiplendiğine dair en karanlık cevaplardan birini barındırıyor.

Mevzuat boyutunda Türkiye’nin yaklaşımı dengeli olmalıdır. Toplumdaki güvenlik talebine yanıt vermek ve yasaların otoritesini hissettirmek için gerekli reformlar yapılabilir. Ancak bunu yaparken çocuk adaletinin temel ilkeleri göz ardı edilmemelidir. Çocuk hükümlülerin salt cezalandırıcı rejime tabi olması, onları ıslah etmeden topluma salmak anlamına gelebilir ki bu daha büyük bir güvenlik riski doğurur.

Ortaya çıkan tablo yalnızca adalet sisteminin değil, toplumun tüm dokusunun alarm verdiği bir tablo. Çünkü bu çocuklar suça doğmuyor; adaletsizliğe, umutsuzluğa ve sahipsizliğe doğuyorlar. Onları kurtaramadıkça, her geçen gün suçun yaşı biraz daha küçülüyor.

Çocuk adaletinde temel mesele, “suçun ağırlığı” ile “çocuğun algılama yeteneği” arasındaki dengenin kurulabilmesidir. Bugün kamuoyunu sarsan vakalar, elbette cezaların caydırıcılığını ve adaletin mağdurlar açısından tatmin edici olup olmadığını gündeme getirmektedir.

İstanbul’un dar sokaklarında, barut kokusu ve motor sesleriyle büyüyen kara bir masalın adı yankılanıyor. Bir iddianame, yalnız suç isnatlarını değil; gençlerin kayboluşunu, sokakların el değiştirmesini de anlatıyor. Şehir, kendi çocuklarını suçun cazibesine teslim ederken, Daltonlar sokakların yeni efendileri olarak anılıyor.

Bir korku filmi senaryosunu hep birlikte yaşıyor gibiyiz. Bazı aileler ve çeteler, çocuklarını adeta “suç çiftliklerinde” yetiştiriyor. İşledikleri her suç, o çocukların gözünde bir kariyer basamağı oluyor. Cinayet işlemek, gasp, uyuşturucu ticareti, hırsızlık…

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.