Avrupa’daki Türk milliyetçiliği, yalnızca örgütsel bir yapı değil, Türkiye’deki siyasi gelişmelerin gölgesinde kendi özgün karakterini oluşturan karmaşık bir sosyal dokuyu temsil ediyor. Terörsüz Türkiye süreci ise Avrupa’daki milliyetçi diaspora camiasında büyük ölçüde sessizlikle karşılanıyor. Sürece dair görüşler, “mütereddit”, “muhalif” ve “sadık” suskunlar olarak üç ana grupta kendini gösteriyor.

Kürt sorununun neredeyse 50 yıl sonra geldiği bu evrede “barış” kavramı, sürecin hiçbir tarafı için silahlara veda ile sınırlı kalamaz. Konu dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerinden bu yönüyle büyük ölçüde farklılaşıyor. “Silah bırakma/terörü bitirme” ekseni ile çerçevelenmiş bir yaklaşım, Kürt sorununun çözümünün yürütücü aktörleri için toplumsal rıza yaratma inşasında bir anlatım kolaylığı sağlasa konunun çok katmanlı ana özüne temas için yetersiz kalacaktır.

Çözüm süreci, Türkiye gündemdeki en önemli meselesinden biri olmaya devam ediyor ama herkes bu sürece bambaşka pencerelerden bakıyor. Süreç, dünyadaki diğer çatışma çözümlerinden farklı, kendine has bir tarzla yürüyor. Belki de dünya literatürüne yeni bir çözüm yöntemini sokmuş olur Kürtler ile Türkler, belli mi olur.

Süreçte bir gecikme ve mütekabiliyet sorunu var. Kürt hareketine nazaran devlet geç ve küçük adımlarla hareket ediyor. Buna iyimser bakıp ‘Cüsseleri ve alışkanlıkları devletleri küçük ve ağır adımlar atmaya sevk eder’ diye düşünmek mümkün tabii ki. Ama galiba sorun bundan öte.

Bu ve benzeri süreçler literatürde “negatif barış” ve “pozitif barış” olarak ayrıştırılır. Negatif barış, şiddetin, terörün sona ermesidir. Pozitif barış ise şiddet, çatışma, teröre sebebiyet veren kök sebeplerin ortadan kaldırılması, toplumsal barışın kalıcı bir şekilde tesis edilmesidir. Her iki süreç için de ayrı ayrı toplumsal rızaya ihtiyaç duyulacağı açıktır. Sürecin ihtiyacı olan yasal çalışmalara desteğin sağlanması toplumsal destek ile güven arasındaki açı farkının kapatılması ile mümkündür.

Kimlik siyaseti, toplumları birleştirmekten çok ayırıyor, diyalog alanını daraltıyor, hatta kimi zaman şiddet riskini tetikliyor. Kimlik siyaseti kısa vadede kazandırır, uzun vadede ülkeyi tüketir. Demokratik cumhuriyet ise tüm kimlikleri oldukları şekliyle yaşatır ve ortak geleceği güçlendirir. Geleceğimizi ortak akıl ve eşit yurttaşlık üzerine mi kuracağız, yoksa kimliklerimizin dar sınırlarında mı tükeneceğiz?

Bu benzersizlik hali, sürecin üzerinde iki önemli stres yaratıyor: ilki, önceki 13 başarısız deneme nedeniyle taraflar arasında ve kamuoyunda derin bir güvensizlik mevcut. Güvensizlik hissi yavaş yavaş azalıyor olsa da henüz yeterli güven ortamına ulaşılmış değildir.

Erdoğan’ın son dönemdeki konuşmaları ve attığı somut adımlar, çözüm iradesinin yalnızca bir “söylem” değil, aynı zamanda ülkenin geleceği için bir “strateji” olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle bugün sorulması gereken soru, “Türkiye bu defa ortak akılla çözümü sahiplenebilecek mi?” sorusudur. TBMM Komisyonu’nun kurulmuş olması, bu soruya büyük oranda olumlu cevap verildiğinin göstergesidir.

En değerli varlığını kaybetmiş bir anne bile barış dediğinde, bunun anlamı büyük olur. Kimse buna kulaklarını kapatamaz. Ocağına ateş düşen bir anne başka ocakların sönmemesi için beyaz tülbendini ortaya koyduğunda, kimse başını çevirip görmemezlikten gelemez. En ağır bedeli ödeyen bir anne barış çubuğunu tüttürdüğünde, herhangi bir bedel ödemeyenlerin uzaktan çaldıkları savaş tamtamlarının bir kıymeti kalmaz. […]

Silah bırakmaya yönelik ulusalcı, aşırı sağcı ve örgüt çevrelerinden kaynaklı karşı çıkışlar rasyonel değildir. Kimlik, hafıza ve siyasal çıkarlarla derinden ilişkilidir. Dolayısıyla olan ve olası dirençler, çözüm/silah bırakma çabaları kadar ciddiyetle ele alınmalıdır. Silah bırakma süreçlerinde ortaya çıkan dirençleri iki ayrı kategoride değerlendirmek mümkün. İlki, silahı araç olarak kullanan örgütlerle görüşmelere başlanmasına ve silah bırakılmasına […]

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.