Terörsüz Türkiye Süreci ve Diasporadaki Yansımaları – II: Kürtlerin Algısı
Diasporanın Türkiye merkezli siyasal süreçlere verdiği tepkiler yalnızca ideolojik tercihlerle değil, uzun yıllara yayılan travma, konum kaybı korkusu veya temsil ilişkileriyle şekillenmekte, Almanya’daki Kürt diasporasında süreç; umut, ihtiyat, travma ve radikalleşme eksenlerinde muhtelif yaklaşımlar üretmektedir.
Yazı dizimizin ilk bölümünde, “Terörsüz Türkiye” başlığıyla somutlaşan yeni dönemin diasporadaki Türk milliyetçileri üzerindeki etkilerini ve bu kesimlerde hâkim olan halet-i ruhiyeyi mercek altına almıştık. Türkiye’nin iç sınırlarını çoktan aşarak ulusötesi bir mahiyet kazanan Kürt meselesinin diaspora boyutu da Türk milliyetçiliğinin refleksleri gibi katmanlı bir yapı arz etmektedir. Meselenin diasporadaki en görünür öznelerinden biri olan Kürt diasporası için süreç, 50 yıla yayılan göç tarihinin, kimlik inşasının ve temsil ilişkilerinin yeniden sınandığı kritik bir dönemeçtir. Dizimizin ikinci bölümünde, umut, radikalleşme, ihtiyat ve travma arasında salınan Kürt diasporasının sürece dair geliştirdiği muhtelif yaklaşımları analiz edeceğiz.
Tarihsel Gelişim
Cumhuriyet döneminin en karmaşık ve uzun soluklu sorunlarından biri olan Kürt meselesi, zaman içinde yalnızca Türkiye’nin iç sınırları içinde ele alınabilecek bir konu olmaktan çıkmıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren Almanya’ya yönelen işgücü göçü, bu meselenin ulusötesi bir boyut kazanmasında önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’de yaşanan toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu göç hareketi, Almanya’yı Kürt meselesinin Türkiye dışındaki en erken ve en görünür alanlarından biri hâline getirmiştir. Başlangıçta işgücü açığını kapatmaya yönelik bir politika çerçevesinde şekillenen bu süreç, zamanla Kürt kimliğinin diaspora koşullarında yeniden tanımlanmasına ve siyasal bir içerik kazanmasına zemin hazırlamıştır.
1960’lı yılların başında Almanya’ya giden ilk işçi grupları, göç kararlarını büyük ölçüde ekonomik nedenlerle almış olsa da, geldikleri bölgelerin toplumsal ve siyasal sorunlarını da beraberlerinde taşımışlardır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan gelen Kürt işçiler, göçün ilk dönemlerinde örgütlü ve görünür bir topluluk niteliği taşımamaktaydılar. Daha çok bireysel uyum süreçlerine odaklanmışlardır. Ancak Almanya’da karşılaşılan görece özgür siyasal ortam ile Türkiye’de giderek artan gerilim, zaman içinde bu topluluğun kimlik temelli bir tavır geliştirmesine yol açmıştır. 1973 yılında yürürlüğe giren Aile Birleşimi Yasası, bireysel işçi göçünü aşan kalıcı bir yerleşim sürecini mümkün kılmış ve Kürtlerin Almanya’da istikrarlı bir nüfus oluşturmasını sağlamıştır. Bu gelişme, Kürt meselesinin ilk kez Türkiye sınırları dışında toplumsal ve siyasal bir gerçeklik olarak görünürlük kazanmasına katkı sağlamıştır.
1970’li ve 1980’li yıllar boyunca Almanya’daki Kürt topluluğu, Türkiye’de yaşanan siyasal krizlerin etkisiyle giderek daha belirgin ve politize bir yapıya dönüşmüştür. 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında Almanya’ya yönelen siyasal sığınma başvuruları, diasporanın yapısını da önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu dönemde diaspora, yalnızca kültürel bağların korunduğu bir alan olmaktan çıkmış, siyasal faaliyetlerin de yürütüldüğü bir mekâna dönüşmüştür. KOMKAR gibi dernekler aracılığıyla Kürtler daha örgütlü bir yapıya kavuşmuş. 1984 yılında terör örgütü PKK’nın Avrupa’daki çatı yapılanması olan FEYKA Kurdistan’ın kurulmasıyla birlikte Almanya’daki birçok dernek örgütün etkisi altına girmiştir. 1980’lerin sonuna gelindiğinde Kürt diasporası Almanya’da hem nüfus hem de siyasal görünürlük açısından daha güçlü bir konuma ulaşmıştır. PKK ise protesto ve şiddet eylemleriyle kamuoyunda daha sık gündeme gelmiştir.
1993 yılında PKK ve bağlantılı kuruluşların Almanya’da terör faaliyetleri sebebiyle yasaklanması, örgütün diaspora içindeki faaliyetlerini sona erdirmemiştir. PKK, farklı adlar altında kurulan yeni yapılar aracılığıyla varlığını sürdürmüştür. Özellikle finansal ve örgütsel ilişkilerini korumaya odaklanmıştır. 1996’dan itibaren terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Avrupa için daha uzlaşmacı bir söylem benimsemesi, Almanya ile ilişkilerde şiddetten uzak bir çizgi arayışını beraberinde getirmiştir. Bu süreçte, 1998 yılında Federal Savcılık PKK’yı terör örgütü değil, suç örgütü olarak değerlendirmiştir. Ancak Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından Avrupa genelinde protesto ve şiddet eylemlerinde yeniden artış yaşanmıştır. 2 Mayıs 2002’de Avrupa Birliği’nin PKK’yı yeniden terör örgütleri listesine almasıyla birlikte Almanya’da da örgüte yönelik yaklaşım sertleşmiş, diaspora içindeki faaliyetler ve protesto gösterileri yeniden gündeme gelmiştir. Buna rağmen Kürt topluluğu, Almanya’daki kültürel ve siyasal varlıklarını sürdürmeye devam etmiştir.
Almanya’daki Kürt göçü üzerine yapılan çalışmalar, bu topluluğun göç sürecinde yalnızca ekonomik gerekçelerle değil, Türkiye´de maruz kalınan sosyal ve siyasal yapısal sorunlara bir yanıt olarak politize olduğunu ortaya koymaktadır. Claus Leggewie’nin 1996 tarihli “How Turks became Kurds, not Germans” başlıklı çalışması bu durumu açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Leggewie’ye göre, Türkiye’de Kürt kimliğine yönelik kamusal meşruiyet eksikliği ile Almanya’da göçmenlere sunulan sınırlı siyasal katılım imkânları, Kürtlerin diaspora ortamında kimliklerini daha güçlü biçimde vurgulamalarına ve örgütlü bir siyasal aktör hâline gelmelerine katkı sağlamıştır. Bu yaklaşım, Almanya’daki Kürt topluluklarının ulusal bilinç geliştirme sürecini ve kamusal alandaki görünürlüklerini anlamak açısından önemlidir.
Nihayetinde Almanya’ya yönelen Kürt göçü ve terör örgütü PKK’nın diaspora alanındaki faaliyetleri, Kürt kimliğinin ulusötesi düzeyde şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Kürtler Almanya’da yalnızca kültürel sürekliliklerini korumakla kalmamış, aynı zamanda taleplerini kamusal alanda ifade edebilen diasporik bir topluluk hâline gelmiştir. Bu çerçevede Almanya, Kürt meselesinin ulusal sınırların ötesine taşındığı başlıca merkezlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Almanya’daki Kürt diasporasının mevcut “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin tutumu, yüzeyde siyasal tercihler gibi görünse de daha yakından bakıldığında derin toplumsal deneyimlerin, kırılmaların ve konumlanmaların bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tutumlar, yalnızca ideolojik yönelimlerle değil, bireylerin çatışma deneyimiyle kurdukları mesafe, diaspora içindeki statüleri ve geleceğe dair risk algılarıyla şekillenmektedir. Bu nedenle aşağıda sunulan kategoriler, sabit kimlikler olarak değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşullar içinde oluşmuş eğilimler olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda diasporadaki Kürtlerin Terörüsüz Türkiye sürecine dair tutumlarını şu kategorilerde izah edebiliriz:
Mutedil Destekçiler
Mutedil destekçiler, sürece ilişkin tutumlarını ideolojik bir sadakatten ziyade, mevcut siyasal iklimin kendilerine ne ölçüde alan açtığına bakarak belirleyen bir kesimi temsil etmektedir. Genellikle AK Parti ile DEM Partisi arasında konumlanan bu Kürt seçmen grubu için belirleyici olan, çatışmanın sona ermesiyle birlikte gündelik hayatın daha öngörülebilir ve istikrarlı bir zemine kavuşmasıdır. Siyasal aktörlere verilen destek, bu çerçevede kalıcı bir bağlılıktan çok, sürecin yönüne duyulan güvenle ilişkilidir ve büyük ölçüde araçsal bir nitelik taşımaktadır. Devletin güvenlikçi söyleminin sertleştiği dönemlerde siyasal iktidara mesafe koyan bu kesim, diyalog ve normalleşme vurgusunun güçlendiği süreçlerde yeniden yakınlaşabilmektedir. Mevcut sürece verdikleri destek ise genel olarak güçlü olmakla birlikte, geçmiş deneyimlerin yarattığı sınırlı bir ihtiyat payını da içermektedir.
İhtiyatlı Destekçiler
İhtiyatlı destekçiler, sürece ilkesel düzeyde olumlu yaklaşmakla birlikte, geçmişte yaşanan kırılmaların biriktirdiği güvensizlik nedeniyle temkinli bir konumda durmaktadır. Genellikle klasik DEM seçmenini temsil eden bu kesim için belirleyici olan, sürecin başlatılmasından çok ne ölçüde sürdürülebilir olacağıdır. Daha önce yarım kalan girişimler ve bunları izleyen sert geri dönüşler, beklentiyi güçlü bir umutla değil, sürekli eşlik eden bir kuşkuyla birlikte üretmektedir. Bu nedenle destek, coşkulu bir sahiplenme yerine, “ihtimal”, “bekleme” ve “gözleme” dili üzerinden ifade edilmektedir. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu tutum, belirsizlik koşulları içinde şekillenmiş, deneyimle öğrenilmiş bir ihtiyatın ve kendini koruma refleksinin doğal bir sonucudur.
Travmalı Muhalifler
Bu grupta sürece yönelik tutum, siyasal pozisyonlardan çok, kişisel ve kolektif travmalar tarafından belirlenmektedir. Aile içinde yaşanan kayıplar, kopuşlar ve telafisi mümkün olmayan deneyimler, süreci onlar açısından salt bir siyasal açılım olarak değerlendirmeyi zorlaştırmaktadır. Bir yandan çatışmanın sona ermesi arzusu taşımaktadırlar, diğer yandan yaşanan bedellerin anlamsızlaşacağı kaygısı yaşamaktadırlar. Bu ikilemli duygu durumu, açık destek ya da açık karşıtlıktan ziyade, çekimserlik ve mesafe üretmektedir. Bu tutum, rasyonel bir siyasal tercih olmaktan çok, yas ve anlam arayışıyla iç içe geçmiş bir toplumsal duruş olarak anlaşılmalıdır.
Angajmanlı Salon Radikalleri
Bu kesimin sürece yönelik karşıtlığı, esas olarak diaspora alanında uzun süredir kurulan temsil ilişkilerinin, kurumsal hâkimiyetin ve rantın kaybedilme endişesine dayanmaktadır. Türkiye’nin, örgütün Avrupa’daki yapılanmalarını ve etki alanlarını sonlandırmayı hedeflemesi, bugüne kadar sahip oldukları muhataplık ve görünürlük zeminini doğrudan zayıflatmaktadır. Alman devleti nezdinde büyük ölçüde bu yapılar üzerinden kurulan temasların geçerliliğini yitirmesi ihtimali, sürece karşı sert bir mesafe üretmektedir. Almanya’daki “angajmanlı salon radikallerinin” Kürt toplumu ile dilsel ve kültürel bağları sınırlı olmasına rağmen, “Kürt meselesi” başlığı altında uzun süre uluslararası platformlarda tanınırlık ve itibar elde etmiş olmaları, yeni dönemde giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Hatta Kürt-Yahudi Kongresi oluşturma teşebbüslerinde de bulunmaları ekseri Kürtler tarafından hayretle karşılanmıştır.
Hasılı, “angajmanlı salon radikallerinin” radikal karşıtlıkları, açık bir barış reddinden ziyade, mevcut konumlarının, menfaatlerinin ve etki alanlarının korunmasına yönelik savunmacı bir tutum olarak ortaya çıkmaktadır.
Irkçı / Etnik Temelli Radikaller
Bu kesimde sürece yönelik karşıtlık, “angajmanlı salon radikalleri”nin aksine kurumsal konum yahut menfaat kaygısından ziyade, Kürt kimliğinin siyasal olarak nasıl tanımlandığına ilişkin katı bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Kürt kimliği, müzakereye açık bir toplumsal aidiyet alanı olarak değil, sınırları kesin şekilde çizilmiş bir siyasal proje olarak ele alınmaktadır. Bu yönüyle, az önce bahsettiğimiz gruptan bir hayli ayrılmaktadır. Kürtçeye, kültürel referanslara ve toplumsal hafızaya daha hâkim bir profil sergilemekte ve Kürt toplumu içinde de belirli bir tanınırlığa sahip bulunmaktadır. Buna rağmen uzlaşma ve kademeli çözüm arayışları, bu perspektifte çatışmanın sona ermesinden çok, hedeflenen siyasal ufkun daraltılması olarak görülmektedir. Dolayısıyla süreç, ilerleme değil, esas hedeflerden sapma olarak değerlendirilmektedir.
Savaş Yanlısı Radikaller
Bu kesimde sürece yönelik karşıtlık, yalnızca müzakere şekillerine değil, mevcut siyasal aktörlerin tamamına yönelmiş köklü bir reddiye niteliği taşımaktadır. Bu yaklaşımda Abdullah Öcalan sıklıkla, hatta 1999’dan beri “ihanet”le, PKK “yumuşama”yla, örgüt içindeki daha ılımlı çizgiler ise “uzlaşmacı” ya da “komprador” olmakla itham edilmektedir. Hatta devletle kurulan her türlü temas, baştan çok “teslimiyet” olarak yorumlanmaktadır. Uzlaşma ve diyalog, bu perspektifte taktiksel bir araç dahi sayılmamaktadır. Çatışmanın kendisi, siyasal meşruiyetin ve aidiyetin temel kaynağı olarak görülmektedir. Bu nedenle sürecin ilerlemesi, siyasal bir dönüşümden çok, bu radikal kimlik kurgusunun çözülmesi anlamına geldiği için kategorik şekilde reddedilmektedir.
Tedirgin Makbuller
Bu kesim, uzun süre devletle kurulan ilişki ve meşru siyasal alan içindeki görünürlük üzerinden konum kazanmış aktörlerden oluşmaktadır. Bu yönüyle, “angajmanlı salon radikallerinin” karşıt kutbunu oluşturmaktalar. Biri çatışma ve temsil üzerinden etki alanı üretirken, diğeri sistem içi uyum ve “makbuliyet” üzerinden merkezde kalmayı öncelemiştir. Bu konum, geçmişte bir ayrıcalık ve meşruiyet kaynağı olarak görülmüş, hatta zamanla açık bir övünç unsuruna dönüşmüştür. Sürecin ilerlemesiyle birlikte DEM ve Öcalan’ın yeniden muhataplık kazanması, bu kesimde merkezden çevreye itilme ve uzun süredir sahip olunan ayrıcalıklı yerin kaybedilmesi kaygısını artırmaktadır. Türkiye’de de buna benzer şekilde iktidar kanadında olmasına rağmen bazı Kürtlerin sürece dair menfi tavırları aynı zaviyeden okunmalıdır.
Nitekim bu bağlamda HÜDAPAR çevresi ve benzeri yapılar da bu kategori içinde değerlendirilebilir. Sürece verdikleri destekleri sınırlı ve şartlı kalmaktadır. İtirazları çoğu zaman ilkesel olmaktan ziyade, değişen temsil düzeninin kendi konumlarını zayıflatacağı endişesine dayanmaktadır.
Diasporanın Türkiye merkezli siyasal süreçlere verdiği tepkilerin yalnızca ideolojik tercihlerle değil, uzun yıllara yayılan travma, konum kaybı korkusu veya temsil ilişkileriyle şekillendiğini göstermektedir. Almanya’daki Kürt diasporasında süreç; umut, ihtiyat, travma ve radikalleşme eksenlerinde muhtelif yaklaşımlar üretirken, milliyetçi diaspora cephesinde ise önceki yazıda ele aldığımız üzere belirgin biçimde sessizlik, hâkimdir. Dolayısıyla Terörsüz Türkiye süreci, diasporada yalnızca bir barış ya da güvenlik tartışması değil; aynı zamanda yıllardır donmuş temsil düzenlerinin, alışılmış konumların ve kimlik siyasetlerinin yeniden sınandığı bir eşik olarak belirmektedir.
Bir sonraki yazıda diasporadaki iktidara yakın çevrelerin Terörsüz Türkiye sürecine yaklaşımları ele alınacaktır.
AYDIN ENES SEYDANLIOĞLU