ABD–İran Görüşmelerinin Adresi Neden Umman?

Körfez’de İran’la en sorunsuz ve sürdürülebilir ilişkiyi kurabilmiş ülke olan Umman’ın bu özel konumu, geçici bir yakınlıktan ibaret değil. İki ülke arasındaki ilişkilerin uzun vadeli seyrinden beslenen, İran–Umman hattında on yıllara yayılan bir sürekliliğin ürünü.

neden umman

ABD ile İran arasındaki nükleer görüşmeler, Haziran 2025’te İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları sonrasında kesintiye uğramasının ardından yeniden Umman’ın başkenti Maskat’ta yapıldı.

 

ABD Başkanı Donald Trump, temasları “çok iyi” olarak tanımlarken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi. Ev sahibi Umman’ın Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi ise görüşmelerin sürmesini hedeflediklerini vurguladı.

 

Maskat’taki temaslar hemen bugünden yarına bir çözüm anlamına gelmese de taraflar arasında uzun süredir kesintili ve kırılgan biçimde yürütülen diplomatik kanalların yeniden açılması açısından kritik bir eşik oldu. Tarafların uzlaşının nerede başlayıp nerede tıkandığını görmelerine imkân tanıyacak, zamana yayılmış bir müzakere safhasının ilk adımı olarak değerlendirilmesi gereken bu süreçte Umman’ın tercih edilmesi ise elbette tesadüf değil.

 

Peki; ABD–İran müzakereleri neden İstanbul, Doha ya da başka bir yerde değil de Umman’da yürütülüyor?

 

Görüşmelerin ilk aşamada İstanbul’da yapılmasının planlandığı, ancak daha sonra Maskat’a taşındığı dikkate alındığında bu soru daha da anlam kazanıyor. Mekân seçimi, sürecin hassasiyetine ve tarafların hangi zeminde kendini daha güvende hissettiğine dair önemli bir gösterge olmakla birlikte, Umman’ın İran’la ilişkiler bağlamında sahip olduğu istisnai konumu anlamayı da zorunlu kılıyor.

 

İran’la En Sorunsuz Körfez Ülkesi

 

Körfez’de geleneksel olarak İran’la en sorunsuz ve sürdürülebilir ilişkiyi kurabilmiş ülke olan Umman’ın bu özel konumu, son yıllarda ortaya çıkmış geçici bir yakınlıktan ibaret değil; iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun vadeli seyrinden beslenen, İran–Umman hattında on yıllara yayılan bir sürekliliğin ürünü. Bu sürekliliğin modern dönemdeki kurumsal çerçevesi, Şah döneminde kurulan güvenlik temelli işbirliğiyle şekillendi.

 

Şah döneminde ilişki daha çok güvenlik temelliydi. 1970’lerde İran, Zufar (Dhofar) isyanı sırasında Umman’a askeri ve lojistik destek sağlayarak Maskat’ın iç istikrarının korunmasında doğrudan rol oynadı ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini iki ülkenin ortak sorumluluğu olarak ele aldı. 1979 Devrimi sonrasında İran’ın rejimi ve dış politikası köklü biçimde değişirken, bölgedeki birçok aktör Tahran’la mesafe koymayı tercih etmiş, Umman ise yeni rejimle ilişkilerini koparmamayı, İran’ı sistem dışına iten politikalara mesafeli durmayı seçmişti.

 

Bu yaklaşımın somut göstergelerinden biri, 1979’da Umman Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevi’nin İran’ı ziyaret etmesi oldu. Bu ziyaret, İslam Devrimi sonrasında İran’a giden ikinci üst düzey Arap yetkili olarak kayda geçti. Aynı çizgi İran–Irak Savaşı boyunca da korundu. Umman, bu dönemde Tahran’la diplomatik ilişkilerini kesmeyen nadir Körfez ülkelerinden biri oldu. Devrim ihracı söylemi, bölgesel gerilimler ve yaptırımlar döneminde dahi bu tutum değişmedi. Maskat, İran’ı doğrudan bir tehdit çerçevesine hapsetmekten kaçınarak, onu Körfez güvenliği ve istikrarı açısından kaçınılmaz bir gerçeklik olarak değerlendirdi. Bu bakış, Umman’ın somut bir güvenlik hesabı olan daha rasyonel ve uzun vadeli bir güvenlik okumasına dayanıyor: İran’ın dâhil olduğu olası bir askerî çatışmanın Körfez’de yaratacağı istikrarsızlık, Umman’ın iç ve dış güvenliğini doğrudan tehdit edecekti. Önde gelen Ummanlı akademisyen Abdullah Baabood’un “Oman’s Independent Foreign Policy” (Umman’ın Bağımsız Dış Politikası) başlıklı makalesinde de vurguladığı üzere, Umman bu çizgiyi İran’la ideolojik bir yakınlıktan değil; Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlama ve olası bir saldırı riskini önleme hedeflerinden hareketle benimsedi.

 

İşte bugün Umman’ı ABD–İran nükleer dosyasında kilit bir aktör kılan unsurlardan biri de bu tarihsel hafıza ve rasyonel süreklilik; taraflarla farklı dönemlerde kurulmuş, kopmamış ve her krizden sonra yeniden onarılmış tarihsel ilişki.

 

Mezhep Bir Etken mi?

 

İran’la ilişkiler söz konusu olduğunda mezhep meselesi çoğu zaman analizin merkezine yerleştirilir. Oysa Umman örneğinde bu çerçeve, tamamen yanlış olmasa bile yanıltıcıdır. Umman’ı Körfez’deki klasik Sünni–Şii kutuplaşmasının dışına yerleştiren şey, İran’la mezhepsel bir yakınlık değil, tam tersine mezhepsel rekabetin tarafı olmama iradesidir.

 

Umman toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturan İbadi kimlik, ülkeye Körfez’de alışılmış mezhep siyasetinin dışında bir alan açıyor. Bu durum Umman’ı İran’a doğrudan yaklaştırmıyor ancak İran’ı az önce bahsettiğim çerçeveye hapsetmeyen bir bakışın yerleşmesini sağlıyor. Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi ülkelerde İran algısı uzun süredir Şii yayılmacılığı ve kimlik temelli bir tehdit dili üzerinden kurulurken, Umman’da böyle tanımlanmıyor.

 

Sonuç olarak İran’la ilişki, Umman’da kimlik temelli bir korku üretmiyor. Bu küçük bir nüans değil. Mezhepsel tehdit algısının düşük olduğu bir ortamda diplomasi taviz olarak görülmüyor, İran’la temas kurmak iç politikada savunulması gereken riskli bir tercih haline gelmiyor. Maskat’ın İran’la konuşabilmesinin nedeni biraz da burada yatıyor.

 

Umman’ın Dış Politika Refleksi

 

Bu nedenlerden dolayı Umman’ı diğer Körfez ülkelerinden ayıran esas farkı, indirgemeci bir yaklaşımla mezhep temelinde değil, dış politika geleneğinde ve pratiğinde aramak gerekir. Maskat uzun süredir üç temel refleksle hareket ediyor: Başka ülkelerin iç işlerine karışmamak, diplomatik ilişkileri koparmamak ve bölgesel bloklaşmaların parçası olmamak.

 

Ülkenin “Ortadoğu’nun İsviçresi” olarak anılmasına yol açan bu yaklaşım, zaman zaman Umman’ı Körfez içinde fazla bağımsız, fazla temkinli, hatta fazla “pasif” bir aktör gibi gösterdi. Ancak bugün Maskat’ı ABD–İran gibi kırılgan bir dosyada kilit bir aktör haline getiren tam da bu düşük profilli çizgi. Umman’ın İran bakışı ne İran’ın politikalarını onaylamak anlamına geliyor ne de bölgesel ajandasını paylaşmak. Yalnızca İran’ı muhatap almayan bir Körfez güvenliğinin sürdürülebilir olmadığı varsayımına dayanıyor.

 

Söz konusu yaklaşım İran açısından da belirleyici oldu. Tahran, Umman’ı kendisine karşı cephe konumlandırmadı ve Maskat’la ilişkileri, başka dosyaların esir aldığı bir başkent olarak kodlamadı. Maskat’ın İran’la ilişkisini ideolojik değil, egemenliğe saygı, karşılıklı çıkar ve istikrar kaygısı üzerine kurdu. Umman, İran nezdinde “niyeti okunabilir” bir aktör olarak algılandı.

 

ABD açısından bakıldığında da tablo benzer. Umman, Washington’la askeri ve lojistik bağlarını sürdürdü ancak bu ilişki Maskat’ı otomatik olarak İran karşıtı bir hatta taşımadı. Tam tersine Umman, bu denge sayesinde her iki tarafla da konuşabilen nadir bir kanal olmayı sürdürdü.

 

Güvenli Zemin, Diplomatik Hafıza

 

Görüşmelerin Maskat’ta yapılması, Umman’ın uygun olması kadar, bazı ülkelerin İran açısından eşit derecede uygun olmamasıyla da alakalı. İstanbul’dan Maskat’a geçiş de bu bağlamda okunmalı. Türkiye’nin ev sahipliği potansiyeli teknik olarak mümkün olsa da, tarafların özellikle nükleer dosya gibi dar ve hassas bir gündemde daha yalıtılmış ve düşük profilli bir zemini tercih ettiği anlaşılıyor.

 

ABD’nin ilk aşamada Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) üzerinden mesaj iletmesi, Washington’ın farklı kanalları denediğini gösterdi. Ancak BAE–İran ilişkilerinde İsrail dosyası, bölgesel çatışmalar ve Körfez’deki kronik ihtilaflar bu hattın sınırlarını net biçimde ortaya koydu. Umman ise kendisini arabulucu olarak “pazarlamayan”, gündem dayatmayan ve süreci görünür bir diplomatik başarıya dönüştürmeyen daha sessiz bir çizgi izledi. Maskat’ın rolü daha çok kolaylaştırıcılık oldu.

 

Bu tercihin arkasında nükleer müzakerelerin geçmişine dair diplomatik hafıza da etkili oldu. 2013–2015 döneminde nükleer anlaşmaya giden sürecin ilk temaslarının Umman’da başlamış olması ve 2024–2025 yıllarında yine Maskat’ta yürütülen dolaylı görüşmeler, neden yeniden bu ülkenin seçildiğini de açıklıyor.

 

Sonuç olarak Maskat’ın, bölgede tansiyonun yüksek olduğu kritik bir zamanda yeniden devreye girmesi, basit bir ülke tercihinden çok, alışılageldik anlamda diplomasinin devre dışı kalmaya başladığı bir konjonktürde köklü bir diplomasi anlayışının hâlâ işlevsel olduğunu da gösteriyor. Umman, İran’a yakın olduğu ya da ABD’nin çizgisinde durduğu için değil; mezhepsel kutuplaşmanın dışında kalabildiği, ilişkileri koparmayı bir araç olarak görmediği ve diplomasiyi vitrine taşımadığı için bu rolü oynayabiliyor. Bugün Umman hem Tahran’ın güvendiği, hem Washington’ın ciddiye aldığı, hem de Körfez ülkelerinin arkasında durduğu nadir bir dengeye sahip. İran’ı tamamen marjinalize etmenin Körfez için ağır bedeller ürettiği geçmişte tecrübe edildi. İran’ı etkisiz hale getirmenin yolu onu yok etmek ya da istikrarsızlaştırmak değil, yönetilebilir diyalog içinde tutulan bir dengeye hapsetmekten geçiyor. Körfez’de de bu dengeyi Umman’dan daha iyi kurabilecek başka bir ülke yok. 

 

Umman’daki diplomasi elbette kısa vadede somut bir sonuç üretmeyebilir; nitekim tarafların birbirinin niyetlerinden derin kuşku duyduğu ve çatışmadan sağ çıkabileceğine, hatta bundan kazanç sağlayabileceğine inandığı bir tabloda tek başına yeterli olması beklenemez. Ancak en azından olası bir savaşı -şimdilik- önlemesi, tansiyonu düşürmesi ve tarafları aynı masada tutarak zaman kazandırması açısından, bugün için eldeki en gerçekçi diplomatik seçenek olmayı sürdürüyor. 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.