Niçin Köylülük?

İster dindar ister seküler olsun, açık veya gizli köylülüğünü dönüştürememiş toplumlarda elit üretimi beklemek hayalciliktir. Yozlaşma kaçınılmazdır. Statü temelli düzende meslek, üretim, yaratıcılık, velhasıl görgü olmaz. Olsa olsa gizli köylülük kendini yeniden üretir.

köylülük

Uzun süreden bu yana gündeme getirdiğim köylülük tartışmalarının hep içindeyim. Zira bir yönüyle kısır iç çekişmelerin, kimlik kapanının, çevre duyarsızlığının, tarihsel dizilerimizdeki trajikomik anakronizmin, devrim veya reformların arka planındaki fikirsizliğin, taklitçiliğin ve benzer pek çok konunun arkasında bu toplumsal gerçekliğin bulunduğu inancındayım. Bilindiği gibi bunu “Açık” (kent görgüsünden yoksun) ve “Gizli” (kent görgülü görünümlü) köylülük olarak tasnif etmekteyim. “Gizli köylülük”te kendini uygar olarak görüp anlam ve anlama duygusundan yoksun kültürsüz kesimi kastetmekteyim, ki bu durum yozlaşmanın bir başka sebebidir.

Köylülük terimi doğal olarak bir alınganlık yaratmakta. Bu anlaşılabilir bir şey. Tabi ki burada kastettiğimiz köylülük İzmir’in Şirince veya Bursa’nın Cumalıkızık köylülüğü değildir. Orta ve Kuzey Avrupa’daki, üretim, muhafazakârlık veya aristokrasinin alt yapısını teşkil eden köylülük de değildir. Köylülük ifadesi yerine belki mülksüzlüğün, sosyolojik oturmamışlığın temsili olan “taşra” terimi üzerinde de çalışılabilirdi. Ancak “köylülük” teriminin çağrışımı dil felsefesi açısından daha etkileyiciydi.

Biz küçükken Erzurum’da taşra veya köylülük denildiğinde, kentin üretim giriftliği içinde taşradan gelenlerin kentin yazılı olmayan hukuk kurallarına ve görgüye uyum yabancılığı olarak anlardık.

Ülkemizde Yaban romanından bu yana zihniyet olarak söz konusu köylerde köklü bir değişim olmamıştır. Köylerin önemli bir kısmı zenginleşmiş, kente göç etmiş ama zihniyetini de taşımıştır. 

Kentlerde kimlik oluşamamış, kentler adeta “mega taşraya” dönüşmüştür.

Bizim kastettiğimiz köylülüğün kolektif bilincinin arka planında göçerlik ve yağmacılık kültürü vardır. Bu hususlar, mezkur zihniyetin oluşumunu belirleyen ana unsurlardır. Çıktılar arasında görgü ve evrensel etik sorunları mevcuttur. Bu zihniyet probleminin ana unsurları olarak şunları sayabiliriz: 

Tanımadığı veya öteki kabul ettiği insanlarla ilişki kurma sorunu, farklı fikirlere tahammülsüzlük, zaman-mekân algısındaki kırılma nedeniyle plansızlık, kuralları içselleştirememe, ilişkiyi doğrudan kurma-maçoluk-, nerede nasıl konuşacağını bilememe… İlişkide konum ve statünün belirleyiciliği, buna eşlik eden kabalık ve hava atma güdüsü de eklenebilir. Anlama veya merak duygusunun eksikliği doğrudan taklide yöneltmekte, taklidin de başarı sayılması sonucunu doğurmaktadır. Görünürlük veya gösterişte sanat ve estetik yerine gücün konumlandırılması (ki burada sanat-estetiğin gösterişten ziyade anlamlandırma enstrümanı olmaması da eklenebilir), gücün haklılıkla karıştırılması, kısa vadeli ve pratik güç odaklı davranış biçiminde ısrar edilmesi ve bu süreçte görgünün üretilememesi dikkat çekicidir. Eleştirilerden ders çıkarmak yerine bunların kimliksel ve kişisel algılanması da bu çerçevenin bir parçasıdır.

İster dindar ister seküler olsun, açık veya gizli köylülüğünü dönüştürememiş toplumlarda elit üretimi beklemek hayalciliktir. Yozlaşma kaçınılmazdır. Statü temelli düzende meslek, üretim, yaratıcılık, velhasıl görgü olmaz. Olsa olsa gizli köylülük kendini yeniden üretir.

Şerif Mardin köylülüğe veya bu zihniyete, dar aidiyet kalıplarına sıkışmak olarak işaret eder. Kurum yerine kişisel ilişkilere dayanma, ilkeden ziyade aidiyetin ve gösterişin öne çıkması, bu tanımın bir bakıma somutlaşmış halidir. Köylülük nasıl dönüşür, görgü nasıl kazanılır veya üretilir bunlar ayrı yazıların konusu, cevap üretmek de kolay değil. Ancak bunun cevabının öncelikle toplumsal, zihinsel, mekânsal ve zamansal kapalılıktan kurtulmaktan geçtiğini görmek gerekmekte. Anahtarı da merak duygusu. İtalyalı veya Britanyalı seyyahlardaki ana motivasyon ticaret veya casusluk değildi. İngiliz oryantalistler konaklarını veya uçsuz bucaksız arazilerin içindeki şatolarını, Ortadoğu çöllerini veya Galapagos adalarınaı merak ettikleri için terk edip gittiler. Merak, bir şekilde öteki ile ilişki kurabilmeyi ve onu anlamayı da örgütler ayrıca kişiye esneklikte kazandırır.

Köylü bir zihniyetin en azından yöntemde kozmopolitleşmesi ve müphemleşebilmesi gerekir. Hayata ve ilahiyata soyut bakabilmeyi öğrenmesi gerekir. Bazen ülkemiz eğitim sistemindeki dil öğrenim yetersizliğinin kasıtlı köylülükten kaynaklandığı ihtimali akla geliyor. Zira dil öğrenimi merak dürtüsü olup dil öğrenen insan ötekini tanımaya başlayıp kendi anlam dünyasını geliştirebilecektir. 

Mesele köy ya da şehir meselesi değil; bir zihniyet meselesidir. Köylülük dediğimiz olgu, coğrafi değil kültürel ve metodolojik bir yetersizliğe, kabalığa işaret eder. Eğer bir toplum görgüyü, yani estetik inceliği, düşünce derinliğini ve kurumsal davranış biçimini üretemiyorsa, modernleşme yalnızca yüzeyde kalır. 

Biz köylülük tartışmalarını neden ciddiye alamıyoruz? Yoksa onu dönüştürecek bir zihniyet devriminin sonuçları mı bizleri ürkütmekte?

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.